Karganın Bülbül gibi ötmesini beklemek

Dünyada her şey değişip duruyor. Değişmeyen hiçbir şey yok. Her değişim iyi yönde/gelişim yönünde olmuyor. Bazı değişimler bozulma, yok olma vb olumsuz neticelere de yol açabiliyor. Bu olumsuz neticelerin en önemli sebebi ise kaçınma, kolaycılık ve her çeşit yersiz direnç sayılabilir.

Yani değişim iyi yönde de olsa kötü yönde de olsa muhakkak gerçekleşiyor. Ancak değişimden muaf gibi duran ve daimi olarak varlığını sürdüren bir konu var; “Gerçekten kaçma/gerçeği tahrif etme” biçiminde kısaca tarifleyebileceğimiz insanlık halimiz. Nasıl bir illetse bu, insanlığı olmayacak noktalara sürüklemekte, insanlığın başlangıcından günümüze kadar varlığını değişmeden sürdürmektedir. Bu “Gerçekten kaçma hikâyesi” insanlığı kılıktan kılığa sokmakta, varlığını unutturup başına akıl almaz işler, musibetler getirmekte. Bu kaçınma hallerinde insanlığın kullandığı en geçerli/en kullanışlı ve en kadim araç ise “Bahane”. Her derde çare bazı eski zaman ilaçları gibi!

 Bizim de bu yazıyı yazmaya bahane kıldığımız bir TV dizisi. Yeni yayına giren ve hayli popüler olan “Maraşlı” dizisi girişte yapmış olduğunuz kısa değerlendirmemizin çıkış noktası.

 Kısaca dizi hakkında bilgi verirsek; “Maraşlı lakaplı eski bir asker olan Celal Kün dizinin ana karakteri. 9/10 yaşlarında olan kızı bir saldırıda yaralanıp, kronik hasta oluyor ve konuşma yetisini yitiriyor. Bu durumdan babasını sorumlu tutup, ilişkisini donuk bir hale getiriyor. Maraşlı kızının intikamını almak için Gizli servisinde peşinde olduğu gizli ve tehlikeli bir yapıya savaş açıyor. Bu savaşı Gizli servisin çatısı altında veriyor. Peşinde olduğu yapının ana karakterinin kızı Mahur’a aşık oluyor.”

Her klasik kurmaca da olduğu gibi burada da iyi ile kötünün savaşı var. Tesadüf olmalı ki kötü karakterlerden birinin adı da Savaş. Bu alışılagelen kurmaca da iyinin iyi gibi, kötünün de kötü gibi davranması bekleniyor. Ancak ne yazık ki ilgili yapıtta ilgi çekme adına kötünün her yaptığı iyinin ona her yapacağına tartışmasız bir bahane oluyor. İyinin hiçbir sorumluluğu hiçbir kısıtlaması yok.

Örnek üzerinden gidersek; Dizinin temel başlangıç noktası Maraşlının kızının başına gelenler. Buradan hareketle Maraşlı kızı için büyük bir intikamın peşine düşüyor. Dizinin ilerleyen bölümlerinde Maraşlının kızı ve sevdiği Mahur çeşitli kötü adamların hedefi oluyor ve zarar görüyorlar. Her seferinde Maraşlı bunu yapanlardan kanlı bir biçimde intikam alıyor.

Bu noktada bizim sorgulamamız başlıyor. Maraşlı sevdiklerinin zarar görmemesi için üzerine düşeni ne kadar yapıyor? Nelerden vazgeçiyor?

Öncelikle içinde bulunduğu hayata bakalım: Gittiği yol kötülerle savaş. İçinde her türlü dünyevi kötülük barındırıyor. Böyle bir savaşın içinde kötülerden bazı değerlere dikkat etmesini beklemek nasıl bir saflık! Kötülerin kendilerine has bir hayatı var. Bulundukları noktaya gelebilmek için hangi aşamalardan geçmişler, neleri feda etmişler?

İyi kahramanın, bunların varlık sebebi olan/en değerlilerine saldırıp kendi en değerlilerine dokunulmamasını beklemesi ne kadarda gerçekçi bir yaklaşım!

Kahramanlık her şeyi göze alarak hiç kimsenin cesaret edemediği şeyleri yapmak değil mi? O zaman kahramanlık fedakârlık, risk, vazgeçmek değil mi? Burada bir tercih yapılmıyor mu? Kahramanlık mı, sıradanlık mı, diye...

Böyle bir savaşın içine girip sonuçlarını düşünmemek mi? Kendi planlarını/hırslarını/mecburiyetlerini sevdiklerini riske atmamak için arka plana atmak mı ?

Maraşlı nazarında değerlendirirsek, istisnalar hariç genel olarak “insan tercihleridir” biçiminde kalıplaştırabileceğimiz bir kavrama ile ifade edebiliriz, diyeceklerimizi. Hangi kararı alırsak alalım, sonuçlarından öncelikle kendimiz sorumlu olmalıyız.

“Seçimlerimiz” sonuçları ile birlikte bir anlam ifade eder. Sonuçları işimize geldiği gibi yorumlayıp temel sorumluluklarımızdan kaçamayız.

Örnek olarak kullandığımız dizi karakteri üzerinden gidersek; Maraşlı riskli bir hayatı seçtiğinde ya aile kurmayacak, ya varsa öncelikle ailesini güvende tutacak bir yol bulacak, ya da böyle bir savaşın ana karakteri olmayacak. Bu konuda en tehlikeli seçimleri yapıp, değer verdiklerinin zarar görmemesini kötü adamların insafına, değerlerine bırakmak en az o kötü adamların yaptıkları kadar eleştiriye açık ve sorumluluk gerektiren bir durumdur. Maraşlı ister zorunluluk olsun, ,ister duyguları/hırsları olsun bir seçim yapıp yola koyulduğunda o yolda olabileceklerin sorumluluğunu da almalı, suçu intikamlarına bahane edeceği, kötü adamların tercihlerine yıkmamalıdır.

Kısaca “İnsan Tercihleridir”. Tercihlerin sonuçları mutlak olmaktadır. Beğenmediklerimizi “Bahaneler” ile başkalarının sorumluluğuna bırakmak ne o durumu çözer ne de gelecekteki olumsuz yansımalarını.

 “Karganın Bülbül gibi şakımasını beklemek” bizim sorunumuzdur. Karga her daim kendi gibi olur ve o muhteşem güzel sesini çıkarır.

 Biz tercihimizi yaparız: Ya kargaya sabah akşam bülbül gibi ötmediği için serzenişte bulunup o bet sesine katlanır; Ya da bülbüle ulaşıp onun güzel nağmelerini dinleriz.

İnsan tercihleridir. Bahaneler kaçış yolculuklarımızın bileti olmamalıdır; Bazen ya dönüşü astarından pahalıya gelir, ya da dönüşü hiç mümkün olmayabilir.


Epitel Hücrelerde Yeni Keşfedilen Geometri: Skutoid


2018 yılı Temmuz ayında Nature Communications’ta yayımlanan bir araştırmada bazı epitel hücrelerin kıvrımlı yapılar oluşturmalarını sağlayan özel bir geometrik şekilde oldukları keşfedildi. Keşfin doku mühendisliği ve yapay organ çalışmalarında faydalı olması umuluyor.

Tüm hayvanların vücudu dokulardan ve dokuların birleşmesiyle meydana gelen organlardan oluşur. Dokular vücudun çeşitli kısımlarını ve organları oluştururken kıvrımlı ve karmaşık yapılara dönüşür.

Epitel hücrelerin bu yapıların oluşmasında temel bir işlevi vardır. Epitel hücreler sıkı bir şekilde istiflenerek derimizin, kan damarlarının ve organların dış tabakalarını oluşturur. Bu kıvrımlı ve karmaşık yapıları oluşturabilmek için epitel hücrelerin şekillerinin prizmamsı ya da piramidimsi olması gerektiği düşünülüyordu.

Ancak sadece ince kesitler üzerinde inceleme yapıldığı için gerçekte ne olduğu bilinmiyordu. ABD’den ve Avrupa Birliği’nden araştırmacıların ortak olarak yürüttüğü yeni bir araştırmada ise epitel hücrelerin biçimleri daha derinlemesine ele alındı. Araştırmacılar, hücrelerin alt ve üst kısımlarının çok farklı alanlar kapladığı kıvrımlı dokuları bilgisayar ortamında modelledi. Daha önceki araştırmalarda ortaya konan bir bulgu, epitel hücrelerin üst ve alt yüzeylerinin farklı tipte hücrelerle komşu olabildiğini gösteriyordu. Araştırmacılar özellikle bunun nasıl mümkün olduğunu anlamaya çalıştı.

Sonunda hücrelerin bu tür bir yerleşimi ancak şekilleri prizmaya benzer olursa sağlayabileceği anlaşıldı. Bu prizma benzeri şeklin üstte beş, altta altı kenarı var. Yan kenarların biri ise bir noktadan sonra “Y” biçiminde çatallanıyor.

Araştırmacılar bunun matematikçiler tarafından çoktan tanımlanmış bir şekil olduğunu düşünüyordu, ancak araştırmaları sonucunda tamamen yeni bir şekil olduğunu anladılar. Bunun üzerine şekle, böceklerin arka tarafındaki, kanatlarını da içeren gövde kısmı olan “skutum”a benzerliğinden esinlenerek skutoid adını verdiler ve daha sonra bu şeklin gerçek dokularda olup olmadığını araştırmaya başladılar.

Sonuçta sirke sineklerinin tükürük bezindeki epitel hücrelerin %75’inin, sirke sineklerinin gelişmekte olan embriyolarında bulunan kıvrımlı yapılardaki epitel hücrelerin ise %50’sinin skutoid biçimli olduğu görüldü. Daha kıvrımlı olan dokularda skutoid oranı daha yüksekti. Skutoidler aynı zamanda zebra balıklarının dokularında, ayrıca kısa bir ön incelemeden sonra memeli hücrelerinde de gözlemlendi. Bu da araştırmacılara skutoidlerin, doğada kıvrımlı doku yapıları oluşturmanın yaygın bir yolu olduğunu düşündürdü.

Skutoid biçimli hücrelerin keşfi doku mühendisliği ve yapay organ üretme çalışmaları açısından hayli önemli. Çünkü hücrelerin üç boyutlu düzenlenişini anlamak ve kontrol etmek bu çalışmaların çok önemli bir parçası. Araştırmanın liderlerinden Luis Escudero’ya göre yapay organları oluşturan hücrelerin gerçek dokulardaki gibi istiflenmesini sağlamak gerekiyor.

Kaynak: Bilim Teknik 2018 Eylül

Türkiye’nin İlk Yerli Aktif Fiberi Üzerine Söyleşi

İletişimin en önemli malzemesi olan fiber optik kablolar günümüzde haberleşme, sağlık, savunma alanı gibi birçok alanda kullanılıyor. Biz de Bilim Genç olarak 10 yıllık bir çalışma sonucu İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezinde (UNAM) üretilen ilk yerli aktif fiber projesinin yürütücüsü olan Dr. Öğr. Üyesi Bülend Ortaç ile fiber optik kablolar ile ilgili bir söyleşi gerçekleştirdik.

TÜBİTAK Bilim Genç: Sizi tanıyabilir miyiz? 

Dr. Öğr. Üyesi Bülend Ortaç: 1975’te İstanbul’da doğdum. Lise eğitimimi 1993 yılında Kabataş Erkek Lisesinde tamamladıktan sonra 1997 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Fizik Bölümünden mezun oldum. 2000 yılında kazandığım Millî Eğitim Bakanlığı yurt dışı eğitim bursu ile Paris ENS Cachan Üniversitesinde yüksek lisans ve 2004 yılında Rouen Üniversitesinde doktoramı tamamladım. 2005-2009 yılları arasında Friedrich-Schiller Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarlarında doktora sonrası bilimsel çalışmalar yaptım. 2009 yılından bu yana İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi Malzeme Bilimi ve Nanoteknoloji Enstitüsünde ve Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezinde (UNAM) araştırma grubumla beraber çalışmalarıma devam ediyorum.

TÜBİTAK Bilim Genç: “Aktif Fiber Optik” projenizden bahseder misiniz?

Dr. Öğr. Üyesi Bülend Ortaç: Fiber optik, ışığın saf camdan üretilen çok ince iplikçiklerin içinde yansıyarak iletilmesi prensibiyle çalışan bir tür kablodur. Işık, iç yansımalar aracılığıyla fiber optik kablonun merkezinde tutularak, uzun mesafeler boyunca iletilebilir.

Fiber optik kablo üç kısımdan oluşur. Bunlar merkez, cam örtü ve kılıftır.

Merkez: Fiberde ışığın içinden ilerlediği cam merkezdir.

Cam Örtü: Işığın merkezden dışarı çıkmasını önleyen cam kılıftır. Merkezin dışını sarar ve merkezden yansıyan ışığı merkeze geri gönderir.

Kılıf: Fiberi dış ortamdaki darbe ve nem gibi zararlardan koruyan plastik kılıftır.

Aktif fiber optikler lazer kaynağının ana bileşenlerinden biridir. Aktif fiber optikleri, savunma alanında kullanılmak üzere geliştirilen yüksek güçlü lazer sistemleri projesi kapsamında ürettik. Böylece ilk defa aktif fiber optiklerin tasarım, üretim, karakterizasyon (yani özelliklerinin belirlenmesi) ve uygulama süreçleri ülkemizde gerçekleştirildi.

TÜBİTAK Bilim Genç: Pasif fiber ile aktif fiber arasındaki fark nedir?

Dr. Öğr. Üyesi Bülend Ortaç: Fiber optik kablolar pasif ve aktif olmak üzere ikiye ayrılır. Pasif fiber, optik kablolarda sadece ışığı (sinyal ve bilgi) iletmek amacıyla kullanılır. Aktif fiber ise daha karmaşık bir yapıya sahip olup farklı amaçlarla kullanılabilir. Aktif fiberin ham maddesi silisyum ve oksijenden oluşan silikadır ve merkezinin üretiminde periyodik tabloda nadir toprak elementleri olarak isimlendirilen elementler de kullanılır. Optik olarak aktif olan yani polarize ışığın yayılma düzlemini çeviren bu elementler kılıf bölgesinden gelen fotonlar ile uyarılır ve lazer ışığının temelini oluşturacak yeni fotonların üretilmesini sağlar. Bu tür aktif fiberler yüksek güçlü lazer sistemlerinin kalbini oluşturur.

TÜBİTAK Bilim Genç: Fiber optikler nasıl çalışır? 

Dr. Öğr. Üyesi Bülend Ortaç: Uzun ve düz bir tünel düşünelim. Işın demetimizi düz bir tünel boyunca göndermek kolay olacaktır. Fakat tünelde dönüşler yani kıvrımlar olursa tünelin sonuna ışın demetini iletmek için ışığı yönlendirmek gerekir. Bunun için aynalar kullanılabilir. Tünel boyunca çok fazla dönüşlerin olduğu durumda ise tüm tünelin iç duvarlarını ayna ile kaplamak ışığın yönlendirilmesinde en kolay çözüm olacaktır. Fiber optiklerde de durum böyledir. Fiber optiğin merkezinde, ışın demetini ilerlemesi için yönlendiren cam kılıf tünelin iç duvarlarına kaplanan ayna görevi görür. Bu sayede fiber optiğin içindeki ışık, kıvrımlı bölümlerde cam kılıfa çarpıp yansıyarak kablonun sonuna kadar ulaşır. Bu, Snell Yasası ya da tam yansıma prensibi olarak bilinir. Işığın fiber optik kablonun içinde tam yansıma prensibine göre ilerlemesi için önemli olan merkezin ve cam kılıfın kırıcılık indisleri ile kritik açıdır.

Fizik derslerinde öğrendiğimiz üzere ışığın geliş açısı belirli bir değerin üzerinde ise ışık çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçemez ve yoğun ortamda hapsolur. Bu açı kritik açı olarak isimlendirilir.

Bizim projemizin temel amacı, ışığın fiber dışına sızmasını engelleyip sinyalin en az kayıpla ilerletilmesini sağlamak. Bu amaçla merkezinin kırıcılık indisi cam kılıfın kırıcılık indisinden büyük fiber optik kablolar üretmeye ve ışığın fiber optik kabloya uygun açı ile gönderilmesini sağlamaya çalışıyoruz.

Kısaca projemizde, ülkemizin sahip olduğu tek fiber optik üretim altyapısında fiber optik kablonun hem merkezini hem de cam örtü kısımlarını kılıf ile kaplayarak verimli fiberler üretiyoruz. Ayrıca camın içine eklediğimiz elementlerle merkez ve cam kılıf ara yüzünde gerekli yoğunluk farkını oluşturuyoruz. Böylece sinyalimizi fiber optik kablonun içine hapsedip gereken noktaya istediğimiz özelliklerde ilerlemesini sağlıyoruz.

TÜBİTAK Bilim Genç: Başka hangi alanlardan araştırmacılar ile çalışmalar yürütüyorsunuz?

Dr. Öğr. Üyesi Bülend Ortaç: Fizik, kimya, biyoloji, malzeme bilimleri, makine ve elektrik-elektronik mühendisliği ve tıp alanlarındaki araştırmacılar ile birlikte çalışmalar yapıyoruz.

TÜBİTAK Bilim Genç: Kariyer tercihi yapacak gençlere neler tavsiye edersiniz?

Dr. Öğr. Üyesi Bülend Ortaç: Geliştirdiğimiz fiber optik teknolojileri günümüzde birçok alanda kullanılıyor. Ancak bu teknolojiler geçmişte ülkemizde üretilemediği için yurt dışından alınmaları gerekiyordu. Bu nedenle fiber optik teknolojilerine yönelik araştırmalar ülkemiz için iletişimden sağlığa, savunmadan endüstriye büyük bir öneme sahip. Bu alanlara ilgi duyan gençler de kariyer seçimlerinde fiber optik teknolojilerini ilgi duydukları alanlara entegre edebilirler. Çünkü hangi alan için olursa olsun, öncelikle ihtiyaç duyulan fiber optik kabloları tasarlayıp üretmek, ardından da geliştirdiğimiz fiber optiklerin sağlık, savunma, endüstri gibi farklı alanlarda kullanılması büyük bir mutluluk veriyor. Hayallerimizi hayata geçirmek için gerekli tüm altyapı ve iradeye sahibiz.


Koronavirüste beklenen aşı müjdesi Ankara'dan geldi! İnsan denemelerine başlanacak...


Türkiye'de ilk kez bir Kovid-19 aşı adayı, insanlarda denenmeye başlanacak. 10 yıl önce, başka bir proje için geliştirilen yapay akciğer modeli ile azot tankında dondurularak bekletilen akciğere özel bağışıklık hücrelerinin 'uyandırılarak', Kovid aşısı araştırmasında kullanılması, projede hızla yol kat edilmesini sağladı. Böylece, hem ilk sonuçları, hem de etkinliği açısından dünya devlerinin Kovid-19 aşısında elde ettiği başarıya Ankara'da da ulaşıldı. Her şey yolunda giderse yıl sonunda hazır olması hedeflenen yerli Kovid aşısı, burundan uygulanacak ve dünyada ilk kez bir aşının ek içeriğinin belirli bir süreliğine de olsa tedaviyi destekleyici özelliği de olacak.

Sanayi Bakanlığı'nın, Kovid 19 salgınının Çin'de ortaya çıkmasının ardından Şubat ayı sonlarında Türkiye'de aşı geliştirmek için özel sektör ve üniversitelere çağrı yapması ve Sağlık Bakanlığı'nın da yönlendirmesiyle yerli koronavirüs aşısı geliştirmek üzere bir bilim ordusu kuran Nanografi A.Ş. ve aşı ekibi, 5 aydır büyük bir gizlilik içinde yürüttükleri aşı çalışmalarının detaylarını ilk kez Demirören Haber Ajansı (DHA) ile paylaştı. Kamu ve özel sektör desteği ile üç üniversiteden bilim insanlarının geliştirdiği aşının gönüllü insan denemeleri için gerekli başvuruları da yapıldı. ODTÜ, Ankara Üniversitesi ve Gazi Üniversitesi gibi Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden kimya, genetik, biyokimya ve tıp alanlarında her biri önemli çalışmalara imza atmış akademisyenlerden oluşan 40 kişilik ekip, Kovid 19'a çare olacak aşıyı geliştirmek için gece gündüz çalıştı, hayvan ve bağışıklık hücresi deneylerini tamamladı. Çalışma sonuçlarını içeren dosyalar ve detaylı raporlarla etik kurul onayı için başvurusu yapılan aşı çalışmasında, maymun denemeleri ile eş zamanlı olarak insan denemeleri de yürütülecek.

"10 Yıldır Uyuyan Yapay Akciğer Hücrelerini Uyandırdık" 

Yerli Kovid aşısı ekibinde akciğere özgü insan bağışıklık hücreleri deneylerini yürüten Ankara Üniversitesi Tıp Fakütesi İç Hastalıkları Bölümü Fizyopatoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nuray Yazıhan, çalışmanın temellerinin ODTÜ Kimya Bölümü laboratuvarlarında atıldığını anlattı. Yazıhan, "Aşının ilk formülasyonu orada yapıldı ve onların dizaynı seçildi. Bağışıklık sistemi konusunda daha önce de çalışmalarım olduğu için belli malzemeler zaten elimizde vardı. Yaklaşık 10 yıl önce Almanya ile ortak yürüttüğümüz bir projemiz vardı. Bu proje kapsamında akciğer hücrelerinin hipoksik yani oksijensiz kalırsa, enfeksiyon geçirirse ya da astım gibi alerjik reaksiyonlarla karşılaşırsa nasıl tepki vereceğini çözebilmek için yapay bir akciğer modeli çalışmıştık. Alveol dediğimiz akciğerlerin nefes aldığı bölümleri, laboratuvar ortamında yapay olarak geliştirmiştik. Kovid aşısı için yola çıktığımızda, o modeller elimizde hazırdı" diye konuştu.

Ayrıca akciğere özel makrofaj denilen vücuttaki yabancı maddelerin yok edilmesini sağlayan bağışıklık hücreleriyle de çalıştıktan sonra azot tankında dondurarak sakladıklarını anlatan Prof. Dr. Yazıhan, "Yaklaşık 10 yıldır uyuyan bu hücrelerimizi yeniden uyandırdık ve geliştirdiğimiz aşının akciğerdeki etkilerini hem yapay alveol modelimiz, hem de bu hücreler üzerinden anlamaya çalıştık. Bu da çalışmada çok hızlı yol almamızı sağladı. Hayvan çalışmaları ile beraber hücre çalışmalarını da gerçekleştirmiş olduk" dedi.

"Virüsle Bulaştığı Yerde Savaşmaya Başlayacağız"

Geliştirilen aşının dünyadaki örneklerden farklı olarak enjeksiyonla değil nazal yolla yani burundan verilecek şekilde dizayn edildiğini vurgulayan Prof. Dr. Yazıhan, "Nazal aşılar genellikle çok tercih edilmiyor. Ama bu virüsü düşündüğünüzde, enfeksiyonun ilk bulaşma yolu nazal sistem. Burada da mukoza dediğimiz bir yapı var. Aslında bağışıklığımız için de çok kritik mukoza yapısı. Hem bir bariyer görevi görüyor hem de hastalık için ortam oluşturuyor. Bizim yaptığımız çalışmayı dünyadaki benzerlerinden ayıran ve kritik olan kısmı, aşı formülasyonunu hangi maddeler içinde verdiğimiz ve nasıl uyguladığımızla ilgili. Çünkü aşıda en önemli nokta, doğru ve güçlü bir bağışıklık yanıt oluşturmanız ve aşı uyguladığınız kişiye bir zarar vermemeniz. Tüm bunların ince ayarlarını biz buradaki çalışmamızda yaptık. Akciğere özel makrofaj dediğimiz, insan bağışıklık hücreleriyle de çalıştık. Yani sadece hayvanda tek tip hücre ile değil, hem hayvan çalışmasını hem de insan bağışıklık hücreleri üzerindeki çalışmayı bir arada yürüttük ve bu nedenle de sonuca yaklaşmak açısından oldukça zaman kazandık" şeklinde konuştu. 

"Dünyadaki Aşılara Göre Bizim Aşımızın Potansiyeli Daha Yüksek"

Bağışıklığı uyaran aşı formülasyonlarının yanına ek maddeler olarak konulan adjuvanların da vücutta aşırı yanıt oluşturmadan bağışıklığı doğru yönlendirebilmesini sağladıklarının altını çizen Prof. Dr. Yazıhan, "Bu açıdan baktığımızda, insan denemelerinde de olumlu sonuçlar alabileceğimizi ve diğer aşılara nazaran bizim aşımızın potansiyelinin daha yüksek olabileceğini düşünüyorum. Sonuçların başarısı açısından şu anda gündemde de olan uluslararası aşı çalışmaları ile aynı noktadayız diyebilirim. Hatta nazal aşı olması itibariyle alternatifimiz yok. Nazal aşı zor bir aşı ama diğer yandan da hem uygulama alanı virüsle mücadele açısından çok uygun, hem de enjeksiyon gibi farklı uygulama yöntemlerine nazaran etkinliği daha yüksek. Deney hayvanlarımızdaki sonuçlarımız böyle. Sıçan çalışmalarını tamamlamış durumdayız. Herhangi bir yan etki de görmedik. Bu, çok önemli. Böyle olduğu için de artık maymun çalışmalarına başlayabiliyoruz. Klinik çalışmalara yani gönüllü insan denemelerine geçebilmemiz için etik kurulu başvurularımızı, dosyalarımızı, raporlarımızı ilgili yetkililere sunduk. Süreç olumlu devam ederse insan çalışmalarına hazırız" ifadelerini kullandı.

Hayvan Deneylerindeki İlk Sonuçlar

Hayvan deneylerinde elde ettikleri sonuçlara göre, geliştirdikleri aşının yaklaşık bir yıl koruma sağladığı yönünde sonuçlar aldıklarını söyleyen Prof. Dr. Yazıhan, "Tabii ki sıçanların yaşam ömrü ile insanların yaşam ömrü çok farklı. Onların haftalık dönemine göre süreyi hesaplıyoruz. Mesela sıçanlarda gebelik süresi 3 hafta, insanda 9 ay. Yani onlarda yapacağınız 3 haftalık bir çalışma aslında bizim 9 ayımıza denk geliyor. Bu hayvanlara iki dozlu aşılama yaptığımızda, yaklaşık 2 ila 4 hafta etkisinin devam ettiğini gördük ki bu da bir yıllık bir süre demek kabaca. Bu da gayet iyi bir sonuç. Ama bu bir öngörü sonuçta. Asıl sonuçları insan çalışmaları yapıldığı zaman göreceğiz" dedi. 

"İlk Kez Bir Aşının Tedaviyi Destekleyici Özelliği De Olacak"

Koronavirüste bağışıklık sisteminin virüsle savaşırken aşırı çalışması sonucu vücuda da zarar verebildiğine işaret eden Prof. Dr. Yazıhan, "Hücresel düzeyde lenfosit dediğimiz, daha uzun dönem kalıcı bağışıklık sağlayan hücrelerde azalmalar görüyoruz Kovid'de. Bunun önüne geçebilmek için immünmodülasyon denilen (bağışıklık sistemini düzenlemeye yönelik) bir sistemin doğru yönlendirilmesi önemli. Bizim şu an çalıştığımız aşının bu özelliği de olacak. Asıl amaç bağışıklık hücreleri içerisinde yer alan T hücrelerini aşı ile doğru yönlendirebilmek. Aksi taktirde bu T hücreleri, vücuda zarar veren bir sistem halini alabiliyor. Eğer siz bu T hücrelerini doğru yönlendirebilirseniz, hem hastalıkla savaşabiliyorsunuz hem de bu bağışıklık hücrelerinin bu savaşı daha sonra tekrar hatırlamasını sağlıyorsunuz ki aynı etkenle karşılaştığında ne yapacağını bilsin. Bu aşının etkinliğini biz hem doğal katil hücrelerinde, hem T hücrelerinde, hem de makrofajda denedik. Aslında aşılardan tedavi edici bir etki beklemeyiz normal şartlarda. Ama bu yönüyle bizim aşımızın çok uzun süreli olmasa da böyle bir etkisi de söz konusu olacak. O zaman aşının destekleyici içeriğini hastalığın erken dönemlerinde immünoterapi tedavilerine ek olarak kullanma imkanı da doğacak. Dünyadaki çalışmalara baktığımızda, denek hayvanları ve hücre kültürü sonuçlarımızın onlarla yarışabilecek düzeyde olduğunu ve en az onlar kadar etkili bir aşı geliştirdiğimizi görüyoruz" şeklinde konuştu.

"Aşının Formülü Bu Laboratuvardan Çıktı"

ODTÜ Kimya Bölümü'nden Doç. Dr. Görkem Günbaş ise aslında başka bir araştırma için aldıkları fonla kurdukları laboratuvarda, Kovid aşısı çalışmalarına katkıda bulunmak için ekibiyle beraber yola çıktıklarını anlatarak "Biz burada daha çok aşının fikir bazında öncül çalışmalarını yaptık. Temel mantığımız, virüsün kendisi olmadan üzerinde olan bir yapıyı, enjeksiyonla değil nazal yolla vererek vücudu Kovid spesifik bir antikor üretmeye ikna edebilir miyiz şeklinde oldu. Bu ana fikirle geliştirdiğimiz ana formülasyonun çıkış noktası bu laboratuvar oldu" dedi.

"Hem Bağışıklığı Artırıyor Hem De Yan Etkisi Yok"

Doç. Dr. Günbaş'ın laboratuvarında biyokimya alt grubunun takım lideri olarak çalışan Moleküler Biyoloji Uzmanı Dr. Ahmet Çağlar Özketen ise Dünya Sağlık Örgütü'nün listesinde Kovid aşıları için 4 senaryonun önde olduğunu belirtti ve "Birincisi zayıflatılmış virüs aşıları, ikincisi mRNA bazlı aşılar, üçüncüsü 'virus like particle' dediğimiz virüs benzeri parçacıklar içeren aşılar ve dördüncüsü de 'subunit vaxcine' dediğimiz virüs elementlerinin yani virüsün belli protein veya DNA ya da RNA parçalarını içeren aşılar. Bizimkisi bu sonuncu gruba giriyor. Subunit aşılar genelde daha az yan etkili olması yönünden tercih ediliyor. Aşı formülümüzde, virüsün insandaki ACE 2 reseptörüne bağlanma bölgesini modifiye ederek çıkardığımız bir protein var. Buradaki ana hikaye, adjuvan formülasyonunuz yani aşıya eklediğiniz katkı maddeleri oluyor. Bir de biz nazal uygulamayı seçtiğimiz için, hem bağışıklığı artırıcı hem de istenmeyen yan etkileri ortadan kaldıran bir formül denedik. Bununla alakalı hayvan deneylerinde olumlu sonuçlar aldık. Herkes belirli ülkelerle anlaşma yapıp onların tesislerini kullanıp büyük dozajlarda ürün üretmeye çalışıyor. DSÖ'nün tahminine göre 2021 ortalarında aşı çıkacak ama belirli bir süre de sırf aşının ülkemize gelmesi için beklemek söz konusu olabilir. O yüzden maliyetli de olsa yerli aşı çalışmalarına geçmek çok önemli" şeklinde bilgi verdi.

"Yıl Sonuna Hazır Etmeyi Hedefliyoruz"

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın salgınla mücadelede bilimsel araştırmaların desteklenmesi için özel sektöre de çağrı yapması sonucu harekete geçen Ahlatcı Holding bünyesindeki Nanografi A.Ş.'nin, Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Ahlatcı'nın sınırsız desteği ile bu aşı çalışmasındaki başarıya ulaştığını anlatan şirketin Genel Müdürü Dr. Osman Coşkun, biyoteknoloji grubu ile DNA konusunda yaklaşık 3-4 yıldır başarılı olan bir çalışma yürüttüklerini ve aynı ekiple Kovid 19 aşı geliştirme konusunda neler yapılabileceğini görüştüklerini anlatarak "ODTÜ, Ankara Üniversitesi ve Gazi Üniversitesi'nden bilim insanları ile akademik işbirliği yaptık. İhtiyacımız olan tüm ürünlerin, proteinlerin daha önceden elimizde hazır olması çok büyük avantaj oldu. Kovid aşısı olarak şu anda tüm küresel ilaç firmalarının geldiği noktaya ulaştık diyebiliriz. Bundan sonraki süreçte yapacağımız çalışmalarla inşallah yıl sonu itibariyle bu aşı çalışmasını tamamlamayı hedefliyoruz" dedi.

Patentlerle Koruma Altına Alındı

Dünya Sağlık Örgütü ve uluslararası otorite kuruluşların (FDA, EMA vb) tavsiye ettiği protokol ve uygulamalar ışığında gerçekleştirilen AR-GE çalışması sayesinde aşı kliniğe girerse referans kabul edilen protokolleri de sağladığı için üretim safhasından sonra ihracatının da kolayca gerçekleşmesi sağlanacak. Çalışma boyunca kullanılan özgün malzemelerin patent başvuruları ile koruma altına alındığını ve yakında uluslararası bilimsel dergilerde yayınlanmak üzere makalelerin de uzmanlar tarafından hazırlandığı çalışmaya dair bilgiler veren Dr. Coşkun, "Tamamen yerli ve milli olarak yürütülen bu çalışmada üretim aşamasında da hiçbir ithal bağımlılığımız olmayacak. Patentleri ile çalışmada kullanılan malzemeler ve proteinler ile tamamen bize ait olan bir aşı üreteceğiz" dedi.

Sanayi Ve Teknoloji Bakanlığı İle Sağlık Bakanlığı Destekledi 

Firma olarak asıl ilgi alanlarının nanoteknoloji ve biyoteknoloji olduğuna dikkat çeken Dr. Coşkun,  "Şubat ayında dünyada Kovid pandemi süreci başlayınca bizim bu konuda çalışma yapmamız için Sanayi ve Teknoloji Bakanımızın teşviki ve Sağlık Bakanımızın da desteğiyle girişimlerimize başladık. Bütün süreci, olabildiğince gizlilik içerisinde yürüttük. Bu yaptığımız çalışma, üniversite, özel sektör ve kamu işbirliğinin çok güzel bir örneği oldu. ODTÜ Teknokent'te bizim merkezimiz bulunuyor. ODTÜ akademisyenleri ile çalışma yaptık, genetik konusunda özellikle. Sonra da Ankara Üniversitesi'nden yine kıymetli hocalarımıza çalıştık ve Gazi Üniversitesi bunlar arasında yer aldı. Özel sektör olarak ise Yönetim Kurulu Başkanımız Sayın Ahmet Ahlatcı'nın bize sınırsız desteği oldu. ekibimizin ihtiyacı olan tüm ürünleri, dünyanın neresinde oluşa olsun en hızlı şekilde temin etme imkanı sağladı. Kamu olarak da özellikle TÜSEB (Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı) ve TİTCK (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu) Başkanlıkları bize çok güzel yol gösterdiler. Kısa zamanda bu noktaya gelmemizde vesile oldular" ifadelerini kullandı.

Kaynak: Hürriyet Gazetesi