Sayfalar

Edebiyat - Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat - Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çocuklar Süper Kahramanları Neden Sever?

Temel özellikleri açısından bütün edebî eserlerdeki karakterlerle benzeşse de süper kahramanlar, sıradan insanların ulaşamayacağı güçlere sahip olmaları ve bunları toplum yararına kullanmaları açısından diğer kurgu karakterlerden ayrılır. Bunlar dışında süper kahramanların her zaman kazanmaları, iyilerden yana kötülere karşı olmaları, ilgi çekici kostümler giymeleri, yaptıkları kahramanlıkların sıradan insanlara ilham vermesi de ortak özellikleri arasındadır.

Bu özelliklere çizgi karakterin, süper kahraman olma yolunda geçirdiği değişimi de eklemelidir. Bütün süper kahramanlar bir değişim geçirirler. Bu değişim hikâyeye kurgusal bir zenginlik katarken, çizgi karaktere de hikâyenin merkezîne yerleşme olanağı sağlar.

Çocukların İç Dünyası

Çocuğun çevresine bağımlı olarak hayatını sürdürür. Bu bağımlılık ilişkisi yaşamsal temel ihtiyaçların temini, sevgi ve güven gibi birçok duygusal desteği barındırır. Nasıl yürümek ve konuşmak için desteğe ihtiyaç duyuyorsa kendini güvende hissetmek için de desteğe ihtiyaç duyar. Ve çocuğun kötü ve olumsuz durumlarla baş edebilmek için aradığı yardımcı ve destek ihtiyacını süper kahramanlar karşılayabilir. Örneğin bir korkusuna karşı süper kahramanlar aracılığıyla ek bir psikolojik bariyer daha edinmiş olabilir.

Süper kahramanlar, çocuğun karşısında kötü ve olumsuz durumla baş edebilen bir örnek oluştururken bedensel bütünlükleri, fiziksel üstünlük ve yeterlilikleri ile güç ve mükemmeliyet duygusu da verirler. Çocuk, güçlülerin yanında olma duygusuyla süper kahramanla duygusal bir yakınlık kurar.

Ya Sabır!



Anlaşıldı çocuklar, bugün sizden kaçış yok! Hikaye anlatılacak. Baştan uyarayım, bu her zamankinden biraz daha uzun. Dikkatlice dinlemenizi öneririm, sonunda sizden bir ricam olacak.

“Vurgun” desem çoğunuzun aklına ya bir zamanların meşhur şarkısı, ya da bir çeşit üç kağıt gelir, değil mi? Benimse zihnimde anılar canlanır, biraz hüzünlenirim.

Bakmayın şimdiki oturaklı halime! Bir zamanlar uçuk kaçık biriydim. Bu hikâye,  kendimi bulmak için çıktığım yolculuğun belki de en özel anıydı. Kendimi tanımamda, durulmamda bir dönüm noktası oldu. 

Bazen öyle anlar olur ki;  Zamanı durdurabilir, hatta ötesine bile geçebilir. Nadiren olur böyle şeyler. İşte, benim anlatacağım hikayede böyle bir şey.

Neyse lafı çok fazla uzatmayayım, hikaye yeteri kadar uzun zaten! Söze “O”ndan başlayayım, hikayenin asıl kahramanından;

“O” benim gibi sırtında çantası, nerde akşam orda sabah,  diyar diyar dolaşan bir yolcu değildi. Ben geçim derdi olmayan, güya kendini bulmak adına yollara düşen şehirli bir ukalaydım. “O” ise seçme şansı, şımarma hakkı olmayan, imkanları kıt taşralı bir oğlandı.

"O" , yazları okul harçlığını çıkarmak için, vakit geçirmeden işe koyulan; Hem dil öğrenip hem de tatil yapıyorum diye teselli bulan sebatkar temiz bir çocuktu.   

Keyfi kaçtığında, çalışma şevki azaldığında en fazla, iyot kokusunu derince içine çekip, denizin sonsuz maviliğine doğru “sabır” diye üflerdi. 

Çalıştığımız otel denize sıfır, beş yıldızlı tatil köyü idi. Burada on beş on altı saati geçen sürelerde, neredeyse hiç durmadan çalışıyorduk. Çalışma koşulları kötü, maaşlarda düşüktü. Bu yüzden, hep bir personel devir daimi oluyordu.İkimizde şartlardan memnun olmasak da, O zaman kaybı olmasın;Bense keyfine, muhabbetine çalışmaya devam ediyorduk.

Otel yaz boyu kalabalıktı. Personel sık değiştiğinden yük genellikle eski personelin üzerinde oluyordu. Eski dediğime de bakmayın, en eskimiz iki/üç aylıktı! 

Ne zaman eleman sıkıntısı olsa, eski çalışanlar sabahtan akşama nöbete kalırdık. Bu müdürlerin bulduğu tek çözümdü. Patronlar zaten bu işlere hiç karışmaz bütün işi onlara bırakırdı. Onlarda yüklenebildikleri kadar bizlere yüklenirdi. Tabii bunun da bir sınırı vardı; Geriye, kovsalar da gitmeyecek olanlarımız kaldığından bizlere fazla dokunmazlar, hatta saygı bile duyarlardı. Öyle ki büfelerden yemek-içmek yasak olmasına rağmen,  bu konuyu görmezlikten gelir, yakalanmamak kaydı ile o kadarlık bir ayrıcalık tanırlardı bize.


Şiir Geri Gelmeli

Şiir, insan ruhunun ehlileşmeye, olgunlaşmaya, medeniyete aşk ile yol almış halinin kelimelerle dışa vurumudur. Bu yolda gidilen her an, insanlığı medeniyete götüren sevdalı birer adımdır.
Medeniyetten kastımız, teknolojinin çepe çevre sarmaladığı, insani eylemlerimizi ele geçirdiği ve neredeyse insana düşünmesini, konuşmasını, hareket etmesini yasaklayan; Modern dünyanın, yapay ışığı ile kör edip, kaotik cümbüşü ile sağırlaştırarak insanlığı kaskatı bir hale getirdiği soğuk hava hapishanesi değil.
Medeniyetten kastımız, insan ufkunu açan, zihninde erdemli, çalışkan, aşkın en ateşli, en oldurucu kavını barındıran bir gelişim, bir gidişat, bir inşa alemidir.
Şiire giden yol, şiire uygun yol böyle medeni bir çizgide olan zihinlerde aşkın alev almasıyla hareket bulandır.
Günümüzde bu medeniyet çabası durduğundan, engellendiğinden, ötelendiğinden, unutturulmak istenildiğinden şiire çıkan yollar viraneleşmiş, işlerliğini kayıp etmiştir. Hele ki yeni nesiller de, yabancılaşmış, zihinlerde sakınılan, uzak durulan itici bir olgu halini almıştır.
Mehmet Akif’in benzetmesine nazire edercesine ifade etmek isteriz ki, yeni nesillerde ki bu halin sebebi; Modernitenin zehirli ısırığı neticesinde, “modernizm kudurması” yaşayan zihinler, bu hakiki medeniyete ait her olgudan, her eserden uzak durmakta, itici bulmakta ve yaklaşamamaktadır.
Bu yollarda oluşan her iz, evrende bir yıldız misali ışıdığından, ne yazık ki insanlığın bu medeniyetten doğan hakiki aydınlığı sönmüştür.
Günümüzde Postmodern ve ötesi tepkilerle tekrar bir yol bulmaya çabalayan bu medeniyet arzusu, öncelikle sanatta rüştünü ispat edip, ancak ondan sonra tüm insanlığa yeniden umut olabilecektir.
İşte, bunun kelimelerde hayat bulacağı ve gönüllerdeki aşk ile medeniyet ateşini yakmaya yarayacak olan bu büyülü şey şiirdir.
Bundandır ki “Şiir bir an evvel geri gelmelidir”.

Kendinizi Büyük Fırsatlara Nasıl Hazırlamalısınız?

Biraz ilginç bir ikilem bu. Başarılı olmamızı sağlayacak büyük fırsatı neden gerçekliği göz ardı ederek kovalamaya başlarız? Bunun nedeni insanların kendi başarılarına gerçekten inanmamaları olabilir mi? Nihayetinde bu, başarısız olunca uydurulmuş kuru bir bahane. Bu büyük fırsat karşınıza çıkar ama siz fark edemez ya da doğru şekilde kullanamazsanız insanları hayal kırıklığına uğratma ve itibarınıza zarar verme riskini almış olursunuz. Büyük ihtimalle böyle bir fırsat da karşınıza bir daha çıkmaz.
Büyük fırsatlar yakalayamamaktan daha kötü olan tek durum bu fırsatları ortada hiç sebep yokken kullanamamanızdır. Sizin için derlediğim sorulara vereceğiniz yanıtlarla harika bir fırsata ne kadar hazır olduğunuzu ölçüp eksiklerinizi giderebilirsiniz.
1. Gerekli altyapınız/kaynağınız var mı?
Birçok insan kendisini hemen meşhur edecek bir televizyon reklamında oynamak ya da hızla yayılacak bir makale yazmak ister. Tüm bunlar kulağa çok hoş gelse de, geri dönüşler internet sitenizin çökmesine neden olacak ya da altyapınızın müşteri trafiğiyle baş edememesine yol açacak kadar baskın olabilir. Büyük bir iş üzerinde çalışıyorsanız fırsatın büyüklüğünü omuzlayabilecek insanları ve süreçleri hazırlamak gibi, o işin bitmesi için gereken araçlara sahip olduğunuzdan emin olun.

Konuşma Bir Kompozisyon Değildir

Bir dinleyici grubuna bir kompozisyon okursanız, onları sıkıntıdan öldürebilirsiniz. Kısa bir süre önce katıldığım bir konferansta, bir konu üzerine dünya çapında uzman olan çok başarılı birisi bir konuşma yapıyordu. Ne yazık ki yaptığı aslında bir konuşma değil bir kompozisyonu okumaktı. Kendisinin üst düzey akademik birikimi yazıyı mükemmel hale getirmişti ama aynı tarzın, halka yönelik bir saatlik bir sahne konuşmasında da işe yarayabileceğine yönelik hatalı bir yargıya varılmıştı. Bir metnin dümdüz okunması biçiminde, tekdüze ve uzun bir kürsünün ardından yapılan bu konuşma, sonunda dinleyiciler tarafından takip edilmez bir hale dönüştü.
Eğer konuşmacı iletişim profesörü Bob Frank’in şu sözlerini dikkate alsaydı konuşması iyi olabilirdi: “Bir konuşma arka ayaklarına kalkmış bir kompozisyon değildir.” Bir konuşma oluşturmakla bir kompozisyon yazma arasında büyük bir farklılık vardır. Dinleyici önünde konuşma konusunda yeni olanlar, yazı tarzlarını taklit etmenin başarısız sonuçlar vereceğinin farkına varmalı.
Konuşmalar basitleştirme gerektirir. Ortalama bir yetişkin bir dakikada 300 kelime okuyabilir fakat insanlar dakikada 150-160 arası kelimeyi dinleyebilir. Benzer biçimde, araştırmalar işitsel hafızanın görsel hafızadan zayıf olduğunu göstermiştir. Yani birçoğumuz saatlerce okuyabilirken bir konuşmaya odaklanma becerimiz daha düşüktür. Bu nedenle kısa ve net konuşmalar hazırlamak önemlidir. On dakikalık bir konuşma sadece 1300 kelimeden oluşur. Yazılı metinler elden geçirilebileceği, defalarca okunabileceği ve düzenlenebileceği için net ve detaylı olabilir fakat konuşmadaki kelimeler anlık takip gerektirdiğinden kısa, etkileyici ve konuyla doğrudan ilgili olmalıdır.

İletişimin Yolu Edebiyattan Geçer

Günümüz toplumunda hepimiz çok fazla konuşuyoruz. Kendi sesimizin, kendi sözümüzün en geçerli, en güçlü avaz olmasını istiyoruz. Başka sesler de olduğunu onlara da yer açmak gerektiğini düşünmüyoruz.
Hâlbuki iletişim konusunda en çok ihtiyaç duyduğumuz şey susup muhatabımızı dinlemektir. Gerçek bir iletişim ancak karşımızdaki insanın sözlerine yer açmakla mümkün olabilir. Bazen biz susacağız karşımızdaki konuşacak bazen de biz konuşacağız muhatabınız susacak.
Gerçek bir iletişim, birbirimizin sözleri arasında uzlaşılabilir bir nokta bulup oradan ilerlemeyi gerektirir. Tabii ki karşımızdakini anlıyor olabilmekte gereklidir.
Dinlemek, kişinin sözcüklerini duymaktan çok daha öte bir şeydir. Karşımızdaki kişi ile iletişim kurarken muhatabımızın kendini özel ve değerli hissetmesi çok önemlidir. Karşımızdaki kişiye karşı samimi olmamız gerekir. İletişim kurduğunuz kişiye samimi olarak yaklaştığınızda yani kişi onu içten dinlediğinizi hissettiğinde konuşmanız daha sağlıklı ilerleyecektir.
Empati de bununla alakalıdır. Empati sadece kendini karşındakinin yerine koymak değil, aynı zamanda onun da bunu hissedebiliyor olmasıdır. Aslında çok fazla lafazanlığa da gerek yok, iletişimin sırrı budur.
Edebiyattan Empatiye
Doğru bir iletişim için iyi insanlığın vasfını içinde toplayan, empati yönü kuvvetli, muhatabının derdini, sıkıntısını samimiyetle dinleyip anlayamaya çalışacak bunun için özel gayret gösterecek kişi olunmalıdır.

Edebiyat ve Her Şey

Şeyh Gâlib der ki “Gele bir devr ki bu Gâlib’i yâd eyleyeler / Fırsat-ı sohbeti ahbâb ganîmet bilsün.” Yani “öyle bir gün gelecek ki Gâlib’i hatırlayacaksınız ve ondan söz ederken bu sohbet fırsatını ganimet bileceksiniz.” Şeyh Gâlib büyük bir şair olduğu için bunu söyleyebilir, benim burada ifade etmek istediklerim için böyle bir durum söz konusu değil elbette, estağfurullah.
Nefî’nin çok sevdiğim bir beyiti vardır: “Rind-i aşkız hâsılı Nef’î-i bî-pervâ gibi / Âşinâya âşinâ, bîgâneye bigâneyiz.” İlk dizesi değil belki ama ikincisi bir mottodur benim için. Nef’î burada der ki “Bize kim yakın, bize kimler dostluk gösteriyorsa işte biz onlara aşinayız.” Bu mecliste sizlerle birlikte birbirine aşina olanlar arasında bir sohbet olsun istiyorum.
Divan Edebiyatı
“Edebiyat ve Her Şey” konusuna gelirsek… Burada edebiyatın önceliği olduğunu söyleyebiliriz. Dikkat ederseniz konumuz “Her şey ve Edebiyat” değil, tam tersi. Bu nedenle önce edebiyattan söz edip oradan her şeye geçebiliriz. Edebiyat derken, burada kendi tercihlerimi öne çıkarmak durumundayım. Çünkü benim için edebiyat demek şiir demektir. Neden? Modernleşme denilen süreçle birlikte Türk edebiyatına giren türlere karşı biraz bigâne durdum. Batı’dan ithal roman, hikâye, tiyatro ve deneme gibi türlerden söz ediyorum. Hatta bir anlamda “kritik” ya da “eleştiri” dediğimiz türden de söz etmemize olanak yok. Osmanlı toplumu modernleştikten sonra Türk edebiyatına giren türler bunlar. Türk edebiyatında Batılı anlamda bir roman ya da öykü geleneğine ancak Tanzimat’tan sonra rastlayabiliyoruz. Ama şiir var ve hep var. Yani Türkler İslam’a intisap etmeden önce başlayan bir şiir geleneği mevcut. İslam’la birlikte daha da gelişen, gümrah hale gelen büyük bir şiir geleneğinden bahsediyorum. Bu gelenek hem Divan edebiyatı bağlamında hem de halk şiiri bağlamında… Bâkî’nin, Fuzûlî’nin, Nedim’in, Nef’î’nin ve benzeri büyük şairlerin eserlerini okurken yakın çevremdekilere hep şöyle derken bulurum kendimi: “Bu adamlar bizden iyi yahu.” Gerçekten Divan edebiyatımız büyük bir edebiyattır. Ama maalesef okullarımızda bu hazineyi yeterince değerlendiremiyoruz.
Şiirin Geriye İtilmesi
Benim tezim hep şu olmuştur: İslam Medeniyetinin söylemi doğrudan doğruya şiirdir. Bugün Türkiye’de şiirin geriye itilmesi, şairlerin kimliklerinden yeterince söz edilmemesi; buna karşın romancıların özellikle çok daha fazla kamuoyunda kendilerinden söz ettiren kişiler olması, açıkçası bana çok hüzün verici geliyor. Çünkü şiirin geriye itilmesi durumu söz konusu ise bu bir medeniyetin geriye itilmesi anlamına gelir. “E ne var bunda?” ya da “Şimdi roman çağı” diyenlere karşı bunu böylece kabullenmek durumunda mıyız? Elbette değiliz. Çünkü Türk insanı asırlar boyu kendini şiirle dile getirmiştir. Aslında bu konuyla ilgili bir tartışma da açmak istiyorum. Tevfik Fikret’in dediği gibi “Barika-i efkârdan musademe- i hakikat doğar.” Yani fikirlerin çatışmasından hakikat şimşeği doğar, demektir. Yoksa birbirimizi destekleyecek argümanlar ileri sürmenin bir getirisi yok.

Türkçe, yeni bilim terimlerine kavuştu

Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Türkçe Bilim Terimleri Sözlüğü Projesi kapsamında hayata geçirilen Mühendislik Terimleri Sözlüğü, Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Sankur’un yürütücülüğünde hazırlanarak www.tubaterim.gov.tr adresinde kullanıma sunuldu. Yüzlerce akademisyenin gönüllü katkısıyla, adeta kuyumcu titizliğiyle çalışması sonucunda kapsamlı bir kaynak oluşturduklarını belirten Sankur, Türkçeye bilim ve teknoloji terimleri kazandırmayı amaçlıyor.
22 mühendislik alanının temel terimlerini kapsayan, eğitim ve öğretimde, yayınlarda, yönetmeliklerde geçen, endüstri, araştırma ve ticaret pratiğinde kullanılan 33 bin terimden oluşan Mühendislik Terimleri Sözlüğü, şimdiye kadar gerçekleştirilemeyen Türkçede terim  birliğine varılması konusunda önemli bir  rol oynayacak; diğer yandan da Türkçe bilim ve teknoloji yazınında bir başvuru kaynağı olacak.
Projenin yürütücülüğünü üstlenen Prof. Dr. Bülent Sankur, yaklaşık 35 yıldır ülkemizde bilim dilinin gelişmesi için emek veriyor. Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen TÜBA 47. Genel Kurulu’nda, Mühendislik Terimleri Sözlüğü’nün yayına girmesi sürecindeki çalışmalarından dolayı kendisine bir plaket sunulan Prof. Dr. Bülent Sankur ile yürütücülüğünü üstlendiği proje hakkında konuştuk.
2010’ların başından bu yana bu projenin başındasınız. Öncelikle, bu çalışma nasıl bir ihtiyaçtan kaynaklandı, öğrenebilir miyiz?
Yaklaşık 35 yıldan beri sözlüklerle, terim çalışmaları ile uğraşıyorum. Bu biraz Türkçeye olan tutkumdan Türkçenin güzelliğine inancımdan kaynaklanıyor. Bilimin, felsefenin düşüncenin ancak bir dilin aydınlığında gelişebileceğine inandığım ve Türkçenin de buna elvereceğine inandığım için uzun yıllardan beri güzel Türkçe yazı yazmaya çalışıyor; Türkçe terimler geliştirmekle uğraşıyorum. Daha önce Türk Dil Kurumu üyesiydim, birçok defa sözlüklerim yayımlandı ve İnternet’teki elektronik sürümlerinin yüzbinler mertebesinde indirildiğini duydum. Daha önceki çalışmalarım kendi meslek alanımda,  bilişim ve elektronik mühendisliği alanındaydı. O alanda çok kapsamlı bir sözlük hazırlamıştım. Bu sözlük defalarca basıldı ve piyasada tükendi. Önceki çalışmalarımı dikkate alan kurum beni, Türk Bilimler Akademisi Mühendislik Bilimleri Sözlüğü’nün yürütücülüğüne getirdi ve halen bu görevi sürdürmekteyim.
Bu proje, Türkçedeki kavram ve terim kargaşasını bir noktada sona erdirmek, bir terim birlikteliği sağlamak, Türkçe’nin gelişmesine yol açmak amacıyla başlatılmış olan bir proje. Bu projenin sonunda 100 bin terime yakın bir dağarcık ortaya çıkacak. Mühendislik bilimlerinde dalındaki sözlükte 33 bin terim var. Bu halen gelişmekte olan bir dağarcık. Doğa bilimleri sözlüğü, tıp terimleri sözlüğü, sosyal bilimler sözlüğü olmak üzere dört sözlüğün birlikteliğiyle 100 bin terim civarında olacak. TDK'nın Türkçe Sözlüğünde 55.000 madde başı olduğunu düşünürsek bu çalışmanın TÜBA’nın sözlük gelişimine ne kadar önemli bir katkısı olduğu anlaşılır.

İnsanlığın Mahrem Tarihi

Bazı şeyler/anlar vardır, akılda takılı kalır. Mesela yediğiniz bir şey, aldığınız bir tişört, dinlediğiniz bir müzik, izlediğiniz bir film, gittiğiniz bir mekân gibi. Yıllar geçse de bir şekilde aklınızda kalır. Nasıl bir etki bırakmışsa silinip gitmez o. Böyle etki bırakanların başında okuduklarımızda önemli bir yer tutar. Genelinde bu kategoriye pek fazla sayıda şey girmez. Az olurlar ama etkilidirler. Bir şekilde bulunduğu yerden size fısıldar ve sizi kendine çekmeye çabalar.
Bu yazımıza konu olan işte böyle bir kitap. Yıllar önce işsiz güçsüz bir zamanda Ankara’nın soğuk ve kasvetli 2003 yılının Ocak ayında sığındığımız bir kütüphanede karşılaştığımız bir kitap. Yanlış hatırlamıyorsak bu yer Kocatepe Camii’nin Kütüphanesi olmalı idi. Çoğu dini içerikli, ciltli ve pekte ilgimizi çekmeyen bir sürü diğer kitaplar arasında bu kitabı elimize almıştık.
Aslına bakarsınız kitabın ne kapağı, ne arka tanıtım yazısı ne de yazarı dikkat çekici idi. Normal bir zamanda belki de ilgimizi hiç çekmeyecekti. Şimdi düşününce bir nebze olsun belki adı dikkatimizi çekmişti diye düşünüyoruz.
Ancak kitabı okumaya başlayınca inanılmaz bir şekilde kendisine çeken ve duygusal kabarmalar yaşatan etkisi ile karşılaştık. Sanki mucizevî bilgilere ulaşıyormuşçasına kitabı bir an önce okumak ve okuduklarımızı unutmamak istiyorduk. Hemen hemen her okuduğumuz sayfadan satırlarca notu ajandamıza aktarıyorduk. Yazmaktan okumaya fırsat bulamıyorduk. Bir ara yazmayı bıraksak ta, okuduklarımızı zamanla unuturuz endişesi ile tekrar başlıyorduk. Bu sefer daha seçici davranıp, her şeyi yazmamaya çabalıyorduk.
Sonuç olarak 12 sayfaya yakın not alıp, yaklaşık yedi günde bitirmiştik kitabı. Ama ne okuma! Memur gibi erkenden kütüphaneye gidip, kapanışa kadar bırakmıyorduk elimizden. Hatta akşam çıkarken de farklı bir yere koyarak başkasının eline geçmesine tedbir alıyorduk.
Bu kitabı herkesin okuması gerektiği fikrine kapılmıştık. Belki de hayata, olaylara bu açıdan bakınca çözebilirdik pek çok sorunu, anlaşmazlık konularını, diye düşünüyorduk. Kitabın bu şekilde bizi etkilemesinin, coşkuya neden olmasının nedenini tam olarak anlayamasak ta, tahminen, içinde bulunduğumuz zamanın sosyo-ekonomik yapısı ile kişisel olarak yaşadığımız işsizliğe bağlı sıkıntıların muhakkak ki bir etkisi vardı.
Yıllar sonra bu kitaptan notlar aldığımız ajandaya göz gezdirince yazılanlar bir kez daha kendisine çekti bizi. “Dünyada kimsenin önceden sezemediği bir saygı kıtlığı yaşanıyor” notu üzerine başlayan yolculuğumuz, kitabı satın alma noktasına kadar götürdü. Şimdi yeniden okuduğumuz bu kitabı notlar alarak değil de, altını kurşun kalemle çizerek tamamlamaya çalışıyoruz.
Ve bu kitaptan bazı notları sizlerle paylaşarak, üzerlerine kendi düşüncelerimiz aktarmak istiyoruz. Belki bu şekilde içimizde ki coşkun duyguları dizginleyip, kitabın yarattığı güzel etkiyi sizlere iletmeyi başarabiliriz.Sonuç olarak bu blogun amacı da bu değil mi; iyi ve güzel olan şeyleri paylaşmak.
Evet bu harika kitap, Ayrıntı yayınlarından çıkan Theodore Zeldin’in “İnsanlığın Mahrem Tarihi” . Kitabın arka sayfasında tanıtımı şu şekilde yapılıyor;
"İnsanlığın Mahrem Tarihi, insanlık hafızasını tazelemeyi amaçlayan bir unutulmuşlar derlemesi, tarihe geçenlerden çok geçmeyenlerin tarihi. Zeldin, insanlığın unutulmuş anılarını gün ışığına çıkararak, köşeye sıkıştığı noktalardan çıkış yolları bulabilmesi için insanoğlunun ufkunu genişletmeyi ve modern zihinlere yerleşmiş yanılsamaları yıkmayi deniyor. Zeldin’e göre her kuşak, tıpkı kendisinden önceki sayısız kuşak gibi, dünyaya kendi çağının gözlüklerinden bakarak binlerce yıllık insanlık deneyimini boşa harcıyor. Kendi atalarının sınırlı ve kolay kolay değişmeyen hafızasını kullanmayı tercih ederken, geçmişin karanlığına gömülüp giden koca bir insanlık hafızasından yararlanma fırsatını kaçırıyor. Bu fırsatta yatan en değerli hazine, hayatın kendi çağımızın ışığıyla aydınlanmış görüntüsünün değişmez bir son durak değil, beklenmedik dönüşler yaparak ilerleyen insanlık tarihinin rastgele bir noktası olduğunu keşfetmek. Zeldin’in unutulmuşlar tarihi, insanların hayata ve kendilerine ezelden beri bugünkü gibi bakmadıklarını göstermekle kalmıyor, umudun tükenmeye yüz tuttuğu noktada insanlığın imdadına yetişen şeyin her zaman yeni bakış açıları, yeni düşünce biçimleri ve yeni yaklaşımlar olduğunu hatırlatıyor. Kayıp insanlık hafızasının içinde kolayca tarihe gömülen bu zikzaklı geçmiş, Zeldin’e göre, insanlığın gelişiminde her zamankinden daha umutsuz olmamızı gerektiren bir noktada durmadığımıza işaret ediyor. İnsanların tarih boyunca aşka, dostluğa, sekse, korkuya, mutluluğa, zamana ve yalnızlığa karşı pek çok farklı bakış açısı geliştirdiğini, iyimserlikle kötümserlik, merhametle acımasızlık, hoşgörüyle bağnazlık, diğerkâmlıkla bencillik, merakla uyuşukluk arasında her zaman gidip geldiğini bilmek, çağın gözlüklerinden kurtularak yeni gözlükler edinme fırsatını hazırlıyor. İnsanoğlunun duygular dünyasında keşfe çıkmaya her zamankinden daha istekli olduğu bir çağda Zeldin, duygular tarihinin kuytularına ışık tutarak, insanlık hafızasını tazeliyor. Son iki yüz yılın etkileyici teknolojik patlamasına rağmen insanoğlu, özel hayat kulvarında pek çok bakımdan hâlâ emekleme çağını sürüyor. Zeldin bize kıyamete doğru sürüklenmekte olmadığımızı, bildik insanlık mücadelesini sürdürdüğümüzü haber veriyor ve özel hayata yönelik yeni bakış açıları, insanlar arası ilişkilerde yeni bağlılıklar, amaç duygumuzu yeniden kazanmakta kullanabileceğimiz yeni yöntemler öneriyor. Kötümserliğe direnenler İnsanlığın Mahrem Tarihi’ni sevecekler.   "
Belki biz de bu yüzden sevdik bu kitabı; Kötümserliğe direnenlerden olduğumuzdan. Bakalım siz neden seveceksiniz?

Deliduman'ın Gönülçelen Hali

Geçen günlerde Emrah Serbes’in “Deliduman” kitabının yoğun bir biçimde yapılan tanıtım faaliyetlerine şahit olduk. Pek çok farklı biçimde ve mecrada bu kitaptan bahsedildi. Duymayanımız kalmamış gibidir.
Bizlerde Gülenay Börekçi’nin Egoistokur isimli sitesindeki yazı ile müdahil olduk konuya. “DELİDUMAN: Gülüyorsunuz,ağlıyorsunuz; isyandasınız…” isimli yazının içeriğinde kitaptan bazı alıntılar sunulmuştu. Bu satırları okumaya başlar başlamaz, bazı çağrışımlar bizi dürtmeye ve bunun sonucunda da aşağıdaki yorumu yazmaya kadar götürdü bizi;
“Merhaba, Gülenay Hanım, bilmiyorum fazlamı ön yargılı olacak ama daha ilk girizgâhınızı okur okumaz aklıma Salinger’in “Çavdar Tarlasında Çocuklar (Gönülçelen)” kitabındaki anlatım üslubu geldi. Yorumu yazmadan da kitaptan alıntılara baktım, bayağı aynı dil… Fare hikâyesi kısmını okumamış olmamıza rağmen orada da bir “Fareler ve İnsanlar” kitabında ki benzer hikâye aklımıza geldi. Sizi bilmem ama başkasının ağzı ile yazılmış hissi veren kitaplardan hep uzak durmuşumdur. Zamanla bu ön yargıyı kırabildiklerimde ise kısmi yanılgılar yaşayıp kitaba geç ulaşmış olmanın burukluğunu tatmışım. Bilmiyorum kitabın sizi bu kadar etkilemiş olması dikkatimizi kitaba çekti. Bakalım bu engelleyici ön yargılarımızı kırıp ta kitaba ulaşabilecek miyiz?”
Buna karşılık olarak şu yanıtı aldık,
“Merhaba, Çavdar Tarlasındaki Çocuklar’ı okudum elbette. Hayır, anlatıcıların yaşı dışında benzemiyorlar. Fareler ve İnsanlar’a da benzemiyor o bölüm. Önyargılarınızı unutun ve bence okuyun :)”
Aynı yazıya başka bir okur da şu mesaj ile dahil oldu,
“Çavdar Tarlasında Çocuklarla bir diğer benzerliği kardeşi idealize etme durumu. Holden’da kardeşini yerlere göklere koyamazdı, burada da aynı durum geçerli.”
Acaba böyle bir benzerlik/çağrışım kitabı okuyanlarda da yaşandı mı yoksa sadece yazıdaki paylaşılan kısımlarla ilgili genel geçer bir durum mu?

Cem Mumcu’yla Yazarlık ve Yayıncılık Üzerine

Dizüstü Edebiyat Serisi ile büyük başarı yakalan OkuyanUs Yayınevi’nin sahibi Cem Mumcu ile yazarlık ve yayıncılık üzerine bir şöyleşi yaptık. Psikiyatriden sosyal medyaya kadar bir çok konuda görüşlerini paylaşan Cem Mumcu, bibliyom bir babanın bibliyoman oğlu olduğunu söyleyerek sohbete başladı. Mumcu, kitaplara olan tutkusunu, bu tutkunun onu nasıl yazarlığa ve yayıncılığa sürüklediğini anlattı.
Edebiyat dünyasına girişiniz Okuyan Us Yayınevini kurmanızla mı başladı yoksa yazdığınız bir kitabın yayınlanmasıyla mı?
Yazdığım yazıların bir çok dergide yayınlanmasıyla. Sayısız dergide yazılarım vardır, şiirlerim vardır. Ben yazmaya şiirle başlamıştım. Hala yazarım şiir ancak yayınlamam. Nedense şiirin şuanda yayınlanası bir dönemde olmadığını düşünüyorum. Çocukluğumdan berizaten temel meselem okumaktı. Bir bibliyomanın oğluyum ben.

Nice 30 Yıllara: Skylife Dergi

Her yayın baştan sona okunmak tutkusuyla hazırlanır. Skylife’ın bunun da ötesine geçerek okuyucuları tarafından koleksiyonu yapılan bir dergi olması bizim için gerçek bir gurur kaynağı… Belirtelim ki Skylife, Türk Hava Yolları’nın gözbebeği olarak gördüğü hizmetlerinden. İlk sayısından bugüne değin hep titizlikle hazırlandı; gelişmesi için sürekli çaba harcandı ve elinizdeki görünümüne ulaştı.
Türkiye’nin önde gelen uluslararası dergisi Skylife, bugün dünyanın 201 kentinden Türk Hava Yolları uçağına binen Türk, Avrupalı, Afrikalı, kısacası dünyanın dört bir yanından yüz binlerce yolcu tarafından takip ediliyor.

Bahane Şiiri ve Hayat

Bahane, niyet saklayıcı, gerçeği saklayıcı şeylerdir, gerekçelerdir. Yalana yakın ama yalan olmayandır.
Şeffaf bir maskedir, biraz üstüne varınca gerçeğine varabileceğimiz. Bahane kandırmanın başlangıç halidir.
Bahaneler sakınmak, kaçınmak için kullanılabileceği gibi, katılmak, varmak içinde kullanılabilir.
Bahane küçük güzelliklere yol açabildiği gibi küçük sıkıntılara da yol açabilir. Ama etkisi ve bağlayıcılığı güçlü olamayan şeylerdir.
Aslında bahaneler gerçek niyetlerin doğrudan gerçekleşmesi durumunda yaratacağı etkileri törpülemek, hafifletmek için kullanılan etki azaltıcılarıdır. Dolaylı yoldan bir ön savunmadırlar.
Kararsızlıkların, ikilemlerin çıkış noktalarıdır. Kişilerin karar alabilmesini sağlayan onları kararsızlık sarmalında kurtaran geçici çözümlerdir.
Tabii ki her şey gibi Bahanelerde kararında ve yerinde kullanılmalıdır. Doğru kullanılmadığında etkisini ve inandırıcılığını kayıp ederler.
Bahanelerin çok olduğu hayatlar bir yerlere varamadan oldukları yerlerde salınıp dururlar. Sürekli rölantide çalışan bir araç gibi, ne bir hareket ne de bir işe yarayan enerji üretirler.
Bahaneler büyük sıkıntılara geçici çare olmak için sınırlı olarak kullanıldığında faydalı olabilir. Ancak kesinlikle kalıcı çözümler için beklenilmemeli ve daimi olarak kullanılmamalıdır.
Bahaneleri bir yemeğin sosu, baharatı olarak düşünürsek kullanılma kararını buradan daha güzel anlayabiliriz. Nasıl ki yerinde ve kararında kullanıldıklarında tat kattıkları aşlara, kararını kaçırınca bir kaşık bile alınamaz hale sokarlar.
Bahane şiiri, hayatın temel alanlarında serpiştirilmiş sosları, baharatları birer porsiyon olarak hazırlayıp, tadımlık olarak sunmuş okuyanlara.
Katıksız ve yalın bir yapıya sahip olan şiir lafı uzatmak adına kendi bahanelerini kullanmamış. Meramını en kestirme yoldan, doğrudan sunmuş bir solukta.
iyiturks

Tırtıl ile Gülün Aşkı

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, kor alevin üstünde kör kuyunun dibinde, taa Kaf dağının eteklerinde hayalperest bir tırtıl yaşarmış. Sürekli hayaller kurar, onların gerçekleşmesini beklermiş. Ama ne yazık ki hiçbiri gerçek olmazmış. Çünkü tırtılın hayallerinin hepsi çok uçuk kaçıkmış.
Masal bu ya! Tırtılın yolu bir gün Peri Padişahının sarayına düşmüş. Tomurcuk bir güle rastlamış Gülizar’da. İlk bakışta aşka düşmüş bir tırtıl olduğunu unutarak! “Kozaların en güzelini, en yumuşağını, en alımlısını örerim al yanaklıma” diyerek pembe hayallerle konuvermiş gülün yaprağına.
İlk başlarda iltifatlar, kurlar çok hoşuna gitmiş gülün, ama gönlü yokmuş yinede karasevdalı tırtılda! Açmaya başladıkça tomurcuklar, gelmeye başlamış bülbüller gün be gün, görmek için al yanaklı bu gülü.
Gül, karar vermiş kurtulmaya tırtıldan;  Çünkü onun varlığı engel olmuş bülbüllerin gelişine, daha da yakınına. Çıkarmış dikenlerini başlamış acımasızca batırmaya karasevdalı tırtılın bağrına. Dayanamamış zavallı bu acılara, kendini zor atmış bir dutun yaprağına; Giderken de bir dörtlük döktürmüş kalsın diye bir hatıra çok sevdiği al yanaklısına:

Türk edebiyatının Wikipediası tanıtıldı

Türk edebiyatının Wikipediası olarak tanımlanan "Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü Projesi" toplantıyla tanıtıldı.
İsen, Türkçe'nin başlangıcından 20. yüzyıla kadarki divan, aşık ve tekke edebiyatına ait şair ve yazarların edebi birikiminin bütününü kapsayacak, bilimsel verilere dayılı bir biyografi sözlük hazırladıklarını bildirdi.
Sözlüğün, titiz bir inceleme ve editörlük aşamasından sonra genel ağ ortamında dünyanın hizmetine sunulduğunu belirten İsen, bu yılın başında başlayan çalışmaların, gelecek yıl tamamlanmasının planlandığını söyledi. Projede, önce madde başı olarak yer alacak isimlerin belirlendiğini anlatan İsen, bu isimlerin editörler tarafından kendi içinde kategorilere ayrılarak her ismin edebiyat tarihindeki konumu ölçüsünde çalışmada yer almasının sağlandığını vurguladı.
Çalışmayla 12 bin 138 şair ve yazar sayısına ulaşılacak
Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nde yer alan maddelerin, belirli aralıklarla yeni araştırmalar ışığında güncelleneceğini kaydeden İsen, daha önce de benzer çalışmalar yürütüldüğünü ancak bunun kadar kapsamlı olamadığını söyledi.
"Tezkirelere Göre Divan Edebiyatı İsimler Sözlüğü" adlı çalışmada 3 bin 180 yazar ve şair ismi belirlendiğini, bu çalışmayla sayının 12 bin 138'e ulaşacağını öngördüklerini anlatan İsen, "Daha önce tezkirelerde gündeme gelmemiş ama eserleriyle edebiyat dünyasında var olmuş isimlerin tanıtılarak, bu zengin birikimin kütüphanelerin tozlu sayfalarında kalmaktan kurtarılması amaçlanmaktadır" dedi.

Sakin Şehrin coşkulu Edebiyat Festivali

Birbirinden ünlü yazarları ve şairleri okurlarıyla bir araya getirecek olan Seferihisar Edebiyat Günleri, Türkiye’nin ilk “Sakin Şehri” Seferihisar’da 22 Haziran’da başlıyor.
22-28 Haziran 2013 tarihleri arasında düzenlenecek Seferihisar Edebiyat Günleri’nde gündüzleri yazarlık atölyeleri, akşamları ise tarih ve deniz kokusunun iç içe olduğu Sığacık Kaleiçi’nde şiir geceleri, çeşitli söyleşiler ve müzik dinletileri yer alacak.
Oxford ve 19 Mayıs Üniversiteleri ortaklığıyla dünyadaki ilk Yaratıcı Yazarlık Merkezi’nin temelini atmaya hazırlanan Seferihisar, bu yıl ilk kez düzenlenecek bu edebiyat festivaliyle kültürel değerlere sahip çıkmaya devam edeceğinin işaretini veriyor.
Festivalin açılış konuşmasını ünlü şair ve yazar Murathan Mungan yapacak. Bejan Matur, Orhan Alkaya, küçük İskender, Mehmet Yaşın, Haluk Şahin, Cezmi Ersöz,  Gonca Özmen, Hüsnü Arkan, Mehtap Meral (kapanış konseri), Serra Yılmaz (şiir seçkisi), Emrah Serbes (söyleşi), Murat Uyurkulak (söyleşi) ise şiir / söyleşi gecelerine katılacak diğer isimler.
Atölye çalışması yapacak yazarlar ise Pınar Kür, Mario Levi, Ayfer Tunç, Murat Gülsoy, İnci Aral, Buket Uzuner,  Gülşah Elikbank, Neslihan Acu ve Latife Tekin.
Atölyeler dışında tüm etkinliklerin ücretsiz olacağı festivalde, yazarlık atölyelerine katılım 25 kişi ile sınırlı olacak. 1 hafta sürecek bu atölye çalışmalarında, katılımcılar yazarlarla aynı tesiste konaklarken Seferihisar'ın güzelliklerini görme şansı da bulacak.
Başvurular ve ayrıntılı bilgi için Seferihisar Belediyesi Kültür Sosyal İşler Müdürlüğü  0 232 743 3960 no’lu telefondan Berfin Çelikkol Uzun ya da Sinem Kankaya ile irtibata geçilebilir. 
E-mail: kultursanat@seferihisar.bel.tr .

40 Yılda Bitirilen Çeviri


Ahmet Cemal; Almancanın en iyi çevirmenlerinden. Türkçeye Almancadan kazandırdığı yapıtlar, saymakla bitmez: Hamsun'dan Açlık'ı mı sayalım, Bachmann'dan Malina'yı mı, Kafka'dan Dönüşüm'ü mü, Musil'den Niteliksiz Adam'ı mı? Ama onun tam 40 yıldır üzerinde çalıştığı bir roman vardı ki, işte o roman geçtiğimiz günlerde tamamlandı ve İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. 20. yüzyılın en büyük romancılarından Hermann Broch'un kaleme aldığı Vergilius'un Ölümü adlı romandan bahsediyoruz. Cemal'in 1972'de çevirmeye başladığı roman, yazarının başka dillere çok zor çevrilmesiyle biliniyor. Ömrünün 40 yılını adadığı eser bir yana, yıllar önce Cumhuriyet'teki köşesinde 'ölümle kurduğu yakınlık'tan bahsettiği yazısı da hâlâ belleklerimizde. Bir arkadaşından borç isterken, ondan sadece nasihat almış ve bir anlığına dahi olsa hayattan çekip gitmeyi düşünmüş, ve bunu da cesurca ifade etmişti. Yıllarca parasızlık çekmiş olsa da ömrünü edebiyata adayan bu adam, aynı zamanda İttihat Terakki'nin üç paşasından biri olan Cemal Paşa'nın torunlarından, paşanın büyük oğlu Necdet'in oğlu. Cemal Paşa'nın Tiflis'te bir suikaste kurban gitmesinden sonra parmağından kesilerek çıkarılan yüzüğü taşıyor. Dedesinin vasiyeti gereği kendisiyle aynı ismi taşıyan torununun parmağında olan yüzük, bu söyleşinin sadece bir objesi ama romanın önsözüne yazdığı aile hikayesi nedeniyle onunla paşa torunu olmayı da konuştuk. Her ne kadar 'cehennemden farksız,' diye nitelediği çocukluk günlerine geri dönmek zorunda kalsak da, onu cehenneminden çıkaran Antikçağ şairi Vergilius'la kurduğu yakınlığa bir ömür adaması tadına doyulmaz bir sohbete vesile oldu. Tabii mevzu çeviri olunca, çeviri dünyasından edebiyat alemine, oradan Türkçenin sorunlarına kadar uzanmamak olmazdı. Ahmet Cemal; 40 yıl sonra nihayet bittiğinde, bitti diye üzüldüğü en büyük çevirisinin öyküsünü Pazar SABAH'a anlattı.
Hayatımın Anlamıydı
- Normalde biz gazeteciler yeni bir kitap çıktığında kitap söyleşileri yaparız. Ama istisna bir örnek olarak bir çeviri röportajı yapacağız sizinle. 40 yılda bir kitap çevirdiniz. Bu kitap 40 yılınıza ne kattı?
- Ben çok küçük yaşta okuma yazma öğrendim. Aile hayatımdaki koşullar nedeniyle hayattan çok korkardım. Her şeyin aslından çok korktuğum için çevirisini yapmaya başladım. Zaten çok sonra yazdığım bir kitabın adını Hayattan Çevirdiklerim koydum. Bir de, dille oynamayı sevmek gibi bir özelliğim var. Lise son sınıftan itibaren hem çalıştım hem okudum. Zorunlu işler yaptım. Çevirmenlik hayatım edebiyatla değil, noter bürolarında başladı. O yıllarda hayatımda para karşılığı olmayan, kendi kurguladığım bir dünyam da olsun diye düşünmüştüm. Bu romanla o yıllarda Avusturya Kültür Ateşeliği'nde karşılaştım. Orada yarım günlük bir işe girmiştim. Romanı bir haftada okudum ve 'Benim hayatımın anlamı bu olacak,' dedim. Başka kitaplar da çevirmeye başladıktan sonra, ancak bu romanı bitirirsem kendime çevirmen diyeceğimi düşündüm. Bu kitap, 40 yılıma anlamlı bir şey için yaşadığım duygusunu kattı. Zamanla olmaya başladığını hissettiğimde bu daha çok arttı. Ve yazarın ağzından konuşmaya başladığımı gördüm. Bir edebiyat çevirisi yaptığınızda, yazarla konuşamazsanız yapmamalısınız. Bu yüzden geri çevirdiğim çeviriler vardır.
- Bu 40 yılda pek çok önemli çeviriye de imza attınız. Nasıl başardınız bunu?
- Bununla eş zamanlı olarak son 10 yılda Niteliksiz Adam'ı çevirdim mesela. Ama ben daima iki çeviri üzerinde çalışırım, çünkü birinde olan yorgunluğumu öbürü giderir. Niteliksiz Adam, aynı dönemde, ama farklı bir üslupla yazılmış bir kitap. Çeviriyi bitirdiğimde kitabımı okuması için başkalarına vermişim duygusuna kapıldı. Bir sevgiyi paylaşmak gibi.
Broch Gibi Konuşabilirim
- Nasıl bir adam Broch?

Yunus Emre: Hoşgörü Çınarı


Türk halk şairlerinin tartışmasız öncüsü olan ve Türk’ün İslam’a bakışını Türk dilinin tüm sadelik ve güzelliğiyle ortaya koyan Yunus Emre, sevgiyi felsefe haline getirmiş örnek bir insandır. Yaklaşık 700 yıldır Türk milleti tarafından dilden dile aktarılmış, türkü ve ilahilere söz olmuş, yer yer atasözü misali dilden dile dolaşmış mısralarıyla Yunus Emre, Türk kültür ve medeniyetinin oluşumuna büyük katkılar sağlamış bir gönül adamıdır. Bazı kaynaklarda Anadolu’ya gelen Türk boylarından birine bağlı olup, 1238 dolaylarında doğduğu rivayet edilirse de bu kesin değildir; tıpkı 1320 dolaylarında Eskişehir’de öldüğü yolundaki rivayetlerde olduğu gibi. Batı Anadolu’nun birkaç yöresinde “Yunus Emre” adını taşıyan ve onunla ilgili görüldüğünden “makam” adı verilen yer vardır.
“Bir garip öldü diyeler Üç gün sonra duyalar Soğuk su ile yuyalar Şöyle garip bencileyin” diyen Yunus, belki de doğduğu ve yaşadığı topraklardan çok uzaklarda bu dünyadan göçüp gittiğini anlatmak istemektedir. Türkiye’nin pek çok yerinde Yunus Emre’nin mezarı olduğu iddia edilen pek çok mezar ve türbe vardır. 

Egoist Okur ve Gülenay Börekçi

Hürriyet Gazetesinin düzenlediği Bumerang ödüllerinde en iyi blog ödülünü alan Egoist Okur'un yaratıcısı gazeteci Gülenay Börekçi, arkadaşımız Sayım Çınar'ın sorularını yanıtladı; Egoist Okur, nasıl doğdu, içinde neler var, kimler katkıda bulunuyor, kaç kişi takip ediyor, Egoist Okur'la ilgili yeni planları neler?..
Edebiyat dedikodudan ibarettir ama bütün dedikodular da edebiyat değildir
Habertürk’ün hafta sonu eklerinde çalışan Gülenay Börekçi yi uzun yıllardır tanırım. Bu röportajı yapmak için aylardır peşinden koştuğumu da belirtmeliyim. Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” polemiği patladığında, tartışmayı bir adım öteye götürmeye, Tutunamayanlar’ın dokunulmazlığını sorgulamaya ilk cesaret eden Gülenay Börekçi’nin  Egoist Okur adlı bir internet sitesi oldu. Bütün yıl başka bir sürü enteresan haber, röportaj, yazı okuduk Egoist Okur’da. Bahadır Baruter’in ülkesine sitem mektubunu, Altay Öktem’den 30 bin kitabın “tutuklanma” hikayesini, “ermiş” Paulo Coelho’nun satanist olarak geçirdiği yılları, Tolstoy’un büyük aşkı Prenses Elisabeth Obolenskaya’nın gazetede resmini gördüğü yakışıklı bir Türk’e âşık olarak ülkesini terk edişini, sonra da Reşat Nuri Güntekin’in kuzeni olan o Türk’le evlenmesini, Yıldız Savaşları’nın yönetmeni George Lucas’ın bir Halide Edib hayranı olduğunu hatta The Greedy Heart of Halide diye bir belgesel çektiğini, romancı Dave Eggers’ın ödüllü romanı Ne Nedir’i Datça’da tatilde yazdığını, Survivor gibi reality show’ların bir Türk psikologun 50 yıl önce ABD’de gerçekleştirdiği toplumsal deneyden ilham alarak yaratıldığını, bu yıl yaşanan sahte Nobel hadisesini ve daha neleri neleri…
Sonunda Egoist Okur adlı bu güzel, zengin ve ödüllü blogun yaratıcısı Gülenay Börekçi’yle konuşmaya karar verdim. Habertürk gazetesinin hafta sonu eklerinde çalışan, kitap ekini hazırlayan ve şimdilerde HT Cumartesi’de kitaplara dair Kâğıt Kokusu adlı köşeyi yazan Gülenay bize çok ilgi gören blogunu ve edebiyat dünyasını son zamanlarda olup bitenleri anlattı…
Gülenay, seni ilk olarak Hürriyet binasında, Amica ve Biba gibi dergileri çıkardığın yıllardaki sohbetlerimizde tanımıştım. Picus dergisiyle medyadaki en parlak edebiyat gazetecilerinden biri olarak çıktın karşımıza. Şimdi Habertürk’tesin. Şunu soracağım: Kitaplardan çok yazarlarının haber olmasına ne diyorsun? Son olarak Orhan Pamuk’un gizli aşk ilişkileri gündeme geldi…

Bilginin Görkemli Mekanları


Kütüphaneler çağlar boyunca insanlığın ürettiği bilginin saklanıp gelecek nesillere aktarıldığı saygın yerler oldu.
Kütüphanenin tarihi, yazılı tarihin başlangıcına kadar uzanır. Asur döneminde çivi yazısı ile hazırlanan kil tabletlerin arşivlendiği merkezler aslında ilk kütüphanelerdi. İskenderiye Kütüphanesi, Batı Anadolu’da Bergama ve Efes Celsus kütüphaneleri antik çağların önde gelen kütüphaneleri oldular. İslam Medeniyeti’nin en önemli kütüphanesi ise kuşkusuz Abbasiler döneminde Bağdat’ta oluşturulan ve içinde kimi rivayetlere göre bir milyon, kimine göreyse beş milyon kitap bulunan kütüphaneydi. Ne yazık ki Bağdat’ın uğradığı Moğol işgali esnasında yok edilen bu kütüphane ile geçmişin büyük bir bilgi birikimi de yok oldu. Ortaçağ Avrupa’sında ilkin Hristiyan teolojisi ile ilgili eserlerin toplandığı manastır kütüphaneleri ile başlayan kütüphane geleneği aydınlanma dönemi ile çeşitlendi. Kitabı ait olduğu yerde, yani kütüphanede okumanın keyfi farklı bir duygu.
İskenderiye Kütüphanesi
Çağlar boyunca savaşların ve fetihlerin yakıp yıktığı ama efsanevi ihtişamını koruyan İskenderiye Kütüphanesi yakın geçmişte küllerinden yeniden doğdu. Doğu Akdeniz kıyılarında geçmişten gelen görkemini bugüne taşımayı başaran kütüphane uzun uğraşlar sonucu 2002 yılında İskenderiye’de yeniden kitapseverlerle buluştu.
Azize Katherine Manastırı Kütüphanesi
Mısır’da semavi dinlerce kutsal sayılan Sina Dağı eteklerindeki manastırda bulunan kütüphanede son derece kıymetli el yazmaları ve belgeler bulunuyor. Azize Katherine Kütüphanesi’nin teolojik el yazmaları koleksiyonu Vatikan Müzesi’nin ardından dünyanın en büyük ikinci koleksiyonu olma özelliğini taşıyor
Kongre Kütüphanesi, Washıngton, D.C.
Kütüphanenin kuruluşu 1800 yılına Başkan John Adams dönemine dayanıyor. Kütüphane 1897 yılında kapılarını halkın ziyaretine açtığında çoktan dünyanın en pahalı, en geniş ve en güvenli anıt müzesi olmuştu.
Old British Reading Room, Londra
Dünyanın en meşhur devlet adamlarının, edebiyat, şiir ve sanat dünyasının klasikleri arasında yeralan değerli isimlerinin uğrak yeri olan bir mekân burası. George Bernard Shaw, Oscar Wilde, Mark Twain bu meşhurlardan bazıları.
Saint Gall Abbey Kütüphanesi
Kuruluşu 8. yüzyıla dayanan İsviçre’deki Abbey Saint Gall Kütüphanesi, dünyanın en zengin Ortaçağ kütüphanelerinden biri hiç kuşkusuz.
Real Gabinete Portugues Kütüphanesi
Latin Amerika’nın en büyük ülkesi Brezilya’nın Rio de Jenerio kentindeki muhteşem kütüphane 350 bin cildi aşan koleksiyonu ile göz kamaştırıyor.
Herzog August Kütüphanesi, Wolfenbuttel
Orta Çağ Avrupa tarihi ve kültürü üzerine Avrupa’nın en geniş, dünya çapında da önde gelen koleksiyonuna sahip olan kitaplık 1666 yılından bu yana ayakta. Kütüphane himayesinde her yıl çok sayıda konser, sergi ve seminerler düzenleniyor.
Milli Kütüphane, Paris
Dünyanın en tanınmış ve kapsamlı kütüphanelerinden biri olan Paris’teki Milli Kütüphane’nin kökleri 1368 yılına dayanıyor. 17. yüzyıl sonlarında kapılarını halka açan kütüphane, 1799 Fransız Devrimi’nin ardından kamulaştırıldı.
Vatikan Kütüphanesi
Dünyanın en eski ve en ünlü yaşayan kütüphaneleri arasında gelen Vatikan Kütüphanesi’nin tarihini uzmanlar 4. yüzyıla dayandırıyor. Kütüphanede dünya tarihi ve kültür mirası açısından son derece değerli el yazmaları, haritalar, belgeler ve matbu kitaplar büyük bir titizlikle korunuyor.
Kütüphaneler Kenti İstanbul
Bizans İmparatorluğu ile zenginleşip, Osmanlı İmparatorluğu ile ihtişamının doruk noktasına ulaşan İstanbul’un zengin kültür birikiminin en güzel örnekleri kentin kütüphaneleridir. Süleymaniye Kütüphanesi bünyesindeki birbirinden değerli ve çoğu eşsiz yazma eserlerin dışında Atıf Efendi, Hacı Selim Ağa, Köprülü, Millet, Nuruosmaniye, Ragıp Paşa yazma eser kütüphaneleri sahip oldukları eserlerle büyük birer kültür hazinesi. Onlarca araştırma, üniversite ve halk kütüphanesi de İstanbul’u kütüphane zengini bir kent kılıyor. İstanbul Arkeoloji Müzeleri İhtisas Kütüphanesi etkileyici iç mekânı ve koleksiyonu ile dikkat çekerken, İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi de eşsiz kitap örnekleriyle araştırmacıların gözde mekânlarından. Topkapı Sarayı sultan kütüphaneleri ise muazzam bir kitap külliyatına sahip. Dünyanın neresinde olursa olsun kitaplar hem içerdikleri bilgi hem de barındırıldıkları mekânların seçkinliği ile insanlığı aydınlatmayı sürdürüyor.
Trinity College Kütüphanesi, Dublin
Temelleri 14. yüzyılda atılan İrlanda’nın en meşhur eğitim kurumu Trinity College, kütüphanesi ile de dünyanın sayılı örneklerinden biri.  Beş milyonu cildi aşan koleksiyonunda binlerce el yazması ve nadir eser bulunan kütüphane alanında dünyanın en aktif kurumlarından biri.