Sayfalar

İletişim – Motivasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İletişim – Motivasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Karganın Bülbül gibi ötmesini beklemek

Dünyada her şey değişip duruyor. Değişmeyen hiçbir şey yok. Her değişim iyi yönde/gelişim yönünde olmuyor. Bazı değişimler bozulma, yok olma vb olumsuz neticelere de yol açabiliyor. Bu olumsuz neticelerin en önemli sebebi ise kaçınma, kolaycılık ve her çeşit yersiz direnç sayılabilir.

Yani değişim iyi yönde de olsa kötü yönde de olsa muhakkak gerçekleşiyor. Ancak değişimden muaf gibi duran ve daimi olarak varlığını sürdüren bir konu var; “Gerçekten kaçma/gerçeği tahrif etme” biçiminde kısaca tarifleyebileceğimiz insanlık halimiz. Nasıl bir illetse bu, insanlığı olmayacak noktalara sürüklemekte, insanlığın başlangıcından günümüze kadar varlığını değişmeden sürdürmektedir. Bu “Gerçekten kaçma hikâyesi” insanlığı kılıktan kılığa sokmakta, varlığını unutturup başına akıl almaz işler, musibetler getirmekte. Bu kaçınma hallerinde insanlığın kullandığı en geçerli/en kullanışlı ve en kadim araç ise “Bahane”. Her derde çare bazı eski zaman ilaçları gibi!

 Bizim de bu yazıyı yazmaya bahane kıldığımız bir TV dizisi. Yeni yayına giren ve hayli popüler olan “Maraşlı” dizisi girişte yapmış olduğunuz kısa değerlendirmemizin çıkış noktası.

 Kısaca dizi hakkında bilgi verirsek; “Maraşlı lakaplı eski bir asker olan Celal Kün dizinin ana karakteri. 9/10 yaşlarında olan kızı bir saldırıda yaralanıp, kronik hasta oluyor ve konuşma yetisini yitiriyor. Bu durumdan babasını sorumlu tutup, ilişkisini donuk bir hale getiriyor. Maraşlı kızının intikamını almak için Gizli servisinde peşinde olduğu gizli ve tehlikeli bir yapıya savaş açıyor. Bu savaşı Gizli servisin çatısı altında veriyor. Peşinde olduğu yapının ana karakterinin kızı Mahur’a aşık oluyor.”

Her klasik kurmaca da olduğu gibi burada da iyi ile kötünün savaşı var. Tesadüf olmalı ki kötü karakterlerden birinin adı da Savaş. Bu alışılagelen kurmaca da iyinin iyi gibi, kötünün de kötü gibi davranması bekleniyor. Ancak ne yazık ki ilgili yapıtta ilgi çekme adına kötünün her yaptığı iyinin ona her yapacağına tartışmasız bir bahane oluyor. İyinin hiçbir sorumluluğu hiçbir kısıtlaması yok.

Örnek üzerinden gidersek; Dizinin temel başlangıç noktası Maraşlının kızının başına gelenler. Buradan hareketle Maraşlı kızı için büyük bir intikamın peşine düşüyor. Dizinin ilerleyen bölümlerinde Maraşlının kızı ve sevdiği Mahur çeşitli kötü adamların hedefi oluyor ve zarar görüyorlar. Her seferinde Maraşlı bunu yapanlardan kanlı bir biçimde intikam alıyor.

Bu noktada bizim sorgulamamız başlıyor. Maraşlı sevdiklerinin zarar görmemesi için üzerine düşeni ne kadar yapıyor? Nelerden vazgeçiyor?

Öncelikle içinde bulunduğu hayata bakalım: Gittiği yol kötülerle savaş. İçinde her türlü dünyevi kötülük barındırıyor. Böyle bir savaşın içinde kötülerden bazı değerlere dikkat etmesini beklemek nasıl bir saflık! Kötülerin kendilerine has bir hayatı var. Bulundukları noktaya gelebilmek için hangi aşamalardan geçmişler, neleri feda etmişler?

İyi kahramanın, bunların varlık sebebi olan/en değerlilerine saldırıp kendi en değerlilerine dokunulmamasını beklemesi ne kadarda gerçekçi bir yaklaşım!

Kahramanlık her şeyi göze alarak hiç kimsenin cesaret edemediği şeyleri yapmak değil mi? O zaman kahramanlık fedakârlık, risk, vazgeçmek değil mi? Burada bir tercih yapılmıyor mu? Kahramanlık mı, sıradanlık mı, diye...

Böyle bir savaşın içine girip sonuçlarını düşünmemek mi? Kendi planlarını/hırslarını/mecburiyetlerini sevdiklerini riske atmamak için arka plana atmak mı ?

Maraşlı nazarında değerlendirirsek, istisnalar hariç genel olarak “insan tercihleridir” biçiminde kalıplaştırabileceğimiz bir kavrama ile ifade edebiliriz, diyeceklerimizi. Hangi kararı alırsak alalım, sonuçlarından öncelikle kendimiz sorumlu olmalıyız.

“Seçimlerimiz” sonuçları ile birlikte bir anlam ifade eder. Sonuçları işimize geldiği gibi yorumlayıp temel sorumluluklarımızdan kaçamayız.

Örnek olarak kullandığımız dizi karakteri üzerinden gidersek; Maraşlı riskli bir hayatı seçtiğinde ya aile kurmayacak, ya varsa öncelikle ailesini güvende tutacak bir yol bulacak, ya da böyle bir savaşın ana karakteri olmayacak. Bu konuda en tehlikeli seçimleri yapıp, değer verdiklerinin zarar görmemesini kötü adamların insafına, değerlerine bırakmak en az o kötü adamların yaptıkları kadar eleştiriye açık ve sorumluluk gerektiren bir durumdur. Maraşlı ister zorunluluk olsun, ,ister duyguları/hırsları olsun bir seçim yapıp yola koyulduğunda o yolda olabileceklerin sorumluluğunu da almalı, suçu intikamlarına bahane edeceği, kötü adamların tercihlerine yıkmamalıdır.

Kısaca “İnsan Tercihleridir”. Tercihlerin sonuçları mutlak olmaktadır. Beğenmediklerimizi “Bahaneler” ile başkalarının sorumluluğuna bırakmak ne o durumu çözer ne de gelecekteki olumsuz yansımalarını.

 “Karganın Bülbül gibi şakımasını beklemek” bizim sorunumuzdur. Karga her daim kendi gibi olur ve o muhteşem güzel sesini çıkarır.

 Biz tercihimizi yaparız: Ya kargaya sabah akşam bülbül gibi ötmediği için serzenişte bulunup o bet sesine katlanır; Ya da bülbüle ulaşıp onun güzel nağmelerini dinleriz.

İnsan tercihleridir. Bahaneler kaçış yolculuklarımızın bileti olmamalıdır; Bazen ya dönüşü astarından pahalıya gelir, ya da dönüşü hiç mümkün olmayabilir.


İş Seyahati Hüznüne Son


İş seyahatine çıkmak yemek yapmaya benzer; malzemelerden biri bile eksik olsa işler yolunda gitmez. Zorlu bir seyahat tarifinde, evden uzakta geçen upuzun geceleri biraz stresle karıştırıp üzerine bir tutam da jetlag eklersiniz. Bu esnada da herkes size çalışırken gezebildiğiniz için ne kadar şanslı olduğunuzu ve bunun ne kadar muhteşem bir fırsat olduğunu söyler.

Dengeyi kurabilirseniz, özellikle de iş seyahatinin avantajlarından yararlanmaya zaman ayırabilirseniz bir sonraki seyahatinizden keyif alabilir ve daha iyi sonuçlar elde edebilirsiniz. İşte size iş seyahatinizden en iyi şekilde yararlanmak için bazı yöntemler:

Hazırlıklı olun

Hazırlıklı olmak, seyahatin güzel geçmesini sağlayan etkenlerin başında gelir. Küçük eşyalar seyahat sırasında büyük farklar oluşturabilir. Güç kablosu, priz adaptörü gibi eşyaların ve tercih ettiğiniz kozmetik ürünlerin yenisini almak o telaşta kolay olmayabilir. Bavulunuzu aceleyle toplarsanız bunları kaybetme ihtimaliniz de katlanır. İhtiyacınız olan her şeyin kesinlikle yanınızda olmasını sağlamak için mutlaka gerekli eşyaları bavulunuzda bile bir arada tutmanız iyi bir fikir olacaktır. Aynı şekilde, patronlarınızla seyahatinizdeki başarı kriterlerinin neler olduğunu netleştirdiniz mi? Önceden belirlenen net hedefler bir ivme ve amaç hissinin oluşmasına katkıda bulunur.

Seyahatinize küçük bir mola ekleyin

Çıkmak için pek sabırsızlanmadığınız bir yolculuğa tat katmanın en kolay yolu, işlere farklı bir açıdan bakmaktır. Elbette her iş seyahati bir hafta sonu kaçamağı olamaz, ancak pek çoğu küçük bir molayla geliştirilebilir. Çoğu seyahatin sonunda, işlerinizi bitirmeye çalışırken zaman açısından sıkışıklık yaşarsınız; bu nedenle bir toplantı programına, konferansa veya etkinliğe başlamadan önce seyahat sürenize yarım veya tam gün eklemeyi düşünebilirsiniz. Bu sürede dünya standartlarında bir galeriyi veya meşhur bir sergiyi ziyaret edebilir ya da normalde gezmeye zaman ayıramayacağınız şık bir semti gezebilirsiniz.

Rutine bağlı kalın

Jetlag, güne erken başlamak derken seyahat sırasında normal rutinden sapmak çok kolaydır. Ancak her zamanki çalışma rutininizden birkaç unsur seçip bunları sürdürebilirsiniz. E-postalarınıza bakmak için erken kalkıyorsanız ya da yatmadan önce zihninizi biraz olsun boşaltmak için işi makul bir saatte bırakmayı tercih ediyorsanız bu alışkanlıkları sürdürün. Aynı şekilde otelin spor salonunu kullanmak veya günlük farkındalık ve yoga seanslarına katılmak daha iyi odaklanıp tam kapasite çalışmanızı sağlayabilir.

Bir koşu turuna çıkın

Bir gün, hatta yarım gün bile durmaya vaktiniz mi yok? Kafa dengi insanlarla çok hızlı bir şekilde şehri keşfetmeye ve aynı zamanda hareket etmeye ne dersiniz?  Dünyanın dört bir yanındaki şehirlerde düzenlenen koşu turları, evden uzaktayken çevredeki turistik yerleri görmenin hızlı bir yoludur. Gorunningtours.com Avrupa, Asya, Kuzey Amerika ve diğer ülkelerdeki çeşitli şehirlerde turlar sunuyor. Koşu mesafeleri yaklaşık 7 km ile başlıyor.

İlkokullarımızda çalacak zili besteler misiniz? Besteledi!


Bu yazıyı okuyunca saf mutluluk ve iyilik içerdiği hissine kapıldık. Bu hisleri uyandıran her iş, her uğraş bizi mutlu ve umutlu ediyor, bu nedenle de bu yazıyı paylaşmayı ve etkisini daha çok kişiye ulaştırmayı istedik. Sayın Nil'in şarkıları da kendisine çoğunlukla bu etkiye oluşturmakta. Okul şarkısını ve müziğini dinledik. Sözleri de müziği de güzel. Milli Eğitim Bakanlığı iyi bir tercih yapmış. Kişi olarakta böyle pozitif, böyle neşeli bir kişiyi seçmeleri isabetli olmuş. Emeği geçen herkese teşekkür eder, tebriklerimizi iletiriz.  iyiturks

“İlkokullarımızda çalacak zili besteler misiniz” diye sorduğunda Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, önce bir yutkundum.

O yutkunmanın içinde, ilkokul bahçelerine koşan milyonlarca çocuğun sorumluluğu vardı.

Hayatımda hiç böyle bir teklifi hayal etmemiş, rüyamda bile görmemiştim.

Çok büyük bir şeydi. Çok teşekkür ettim.

“Elimden geleni yapacağım” dedim.

Koca yaz, bu sorumluluk yanımda koskoca bir dev gibi oturdu.

Benimle denize girdi, limonata içti, bulutlara baktı.

Onunla konuşmaya bile korkuyordum. Böyle sessiz iyiydik.

Sonra eylül ayı yaklaştı. Herkes okulların açılacağından bahsetmeye başladı.

Ben sadece, benden beklenilen zili henüz yazmadığımı düşünüyordum...

Endişelenmeye başladım. Kafama göre erteleyemezdim, okulların bir açılış günü vardı. O da eylülün ilk haftasıydı.

Hani olur ya bazen, yapacağınız iş size çok büyük gelir ve kıpırdayamazsınız.

Nereden başlayacağınızı bilemezsiniz. Ben de bilemiyordum, kapı çaldı. Gelen Şermin Yaşar’dı.

“İstanbul’a konuşma yapmaya geldim, sana uğrayayım dedim” dedi.

“Gel şu zilin sözlerinden başlayalım beraber işe” dedi. Oturdu yazmaya başladı.

Hani bir arı peteği nasıl doldurursa, öyle dolduruverdi kağıdı.

“Gelecek biziz deseler ne güzel olur değil mi çocuklar”, “Evet.”

Çocukların onlardan öğrenmeye de, onları dinlemeye de, onlara saygı göstermeye de hazır öğretmenlere ve yetişkinlere ihtiyacı var.

Okulun ne zor şey olduğunu hepimiz biliyoruz.

Evlilik gibi bir ilişki. 20 yıl sürüyor neredeyse.

Her sabah kalkıp gidiyorsun.

Tam koşup oynama yaşında saatlerce bir odada oturuyorsun.

Öğretmenin ve arkadaşların her şeyin oluyor.

Dizlerinin üzerine inip, çocuğun gözünün içine bakıp, ondaki özü merak edenlere ne mutlu.

Öyle öğretmenlerle yol alanlar ne şanslı.

Okul zilimizin sözleri şöyle oldu:

-----------------------

Aç kapıyı, bekle bizi
Hep beraber gelen biz
Kol kolayız el eleyiz
Yoldayız biz, gelecek biziz

Soran biziz, bulan biziz
Soru biziz, cevap biziz
Merak edip araştıran
Dünyaları keşfedeniz

Oyun biziz, müzik biziz
Koşan biziz, duran biziz
Yürekteki rengi bulup
Hep yeniden resmederiz

Tohum biziz, toprak biziz
Güneş biziz, yağmur biziz
Her gün biraz daha büyüyorken
Çiçeklenip açan biziz

Yarınlarsa hep baktığın
Bir umutsa aradığın
O da biziz, o da biziz.

Sözlerin yazılı olduğu kâğıdı elime aldım, odama kapandım.

Ukulele’mle besteledim.

Sağ olsunlar beğendiler, İTÜ Konservatuarı öğrencileri seslendirdiler ve okullara hem şarkı hem zil oldu.

Sözlü uzun hali okul şarkısı, kısa enstrümantal hali de teneffüs zili.

Hâlâ inanamıyorum.

Nevşehir’de, Siirt’te, Akhisar’da İlkokul koridorlarında bu melodinin çalıyor olduğunu düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyor.

Ülkemizde adettir, hemen “Kim bilir Nil Karaibrahimgil bu zilden ne kazanmıştır” tweet’leri atıldı.

Cevap vereyim, bu teneffüs şarkısını yapmış olmak benim için onurdur.

Hiçbir ücret talep etmedim.

Tek bir çocuğun neşeyle bahçeye koşturması en büyük ödülümdür.

Bakanımız Ziya Selçuk’a bu köşemden de, bana bu güzel fırsatı verdiği için, Şermin Yaşar’a da bu güzel sözleri için, çocuklara da en büyük ilham oldukları için çok teşekkür ederim.

Dilerim öğretmenlere de motivasyon, moral olsun.

Bütün okullarda duyulsun.

Şimdi artık, ne zaman yolum düşse, bir ilkokulun demirlerine kulağımı dayayıp, elim kalbimde teneffüsü bekleyeceğim.



Evliliği Neler Yorar?


Uzun yıllardır bildiğimiz, eşlerden birinin diğerine yahut her iki eşin birbirine kötü davrandığı ve ne yazık ki çoğu zaman sonunda ayrılıkla neticelenen “şiddetli geçimsizlik”, yerini yorgun evliliklere bıraktı. Eşlerin hem fiziksel hem de duygusal anlamda dünyalarını ayırması, aynı çatı altında farklı hayatlar yaşamaya başlaması şeklinde çıkıyor karşımıza; evlilik yorgunluğu denen şiddetsiz, sinsi, usul usul geçinememe hâli.

Öyle bir evlilik düşünün ki eşler arasında muhabbet, yerini sessizliğe bırakmış; Beraber keyifle yaşanabilen her şey tükenmiş; odalar, televizyonlar ayrılmış; tatile, alışverişe, akraba ziyaretine birlikte gidilmez olmuş; evlatları hakkında dahi konuşulacak bir çift laf kalmamış… Eşler birbirleriyle aynı evi paylaşıyor ama hayatı paylaşmaktan vazgeçmiş, iletişim kesilmiş, sohbet etmedikleri gibi sorunlarını çözmek için dahi konuşamaz olmuşlar… İşte bu şekilde birbirlerinden fiziksel, zihinsel ve duygusal manada uzaklaşmış, birbirine yabancılaşmış çiftlerin evliliğine yorgun evlilik diyoruz.

Evliliği Yoran Sebepler

* Uzun süredir çözülemediği ya da altından kalkılamadığı için artık konuşulmayan problemler.

* Uzun süreli ya da sık sık tekrar eden küslükler.

* Eşlerden birinin duygusal, fiziksel, ekonomik ihtiyaçlarının karşılanmaması; ihtiyaçlar karşısında diğer eşin duyarsızlığı.

* Gerçek dışı beklentiler sonucunda gelişen derin hayal kırıklıkları.

* Affedici olmamak, geçmişte yaşanmış haksızlıkları hep canlı tutmak.

* Aile mahremiyetine riayet edilmemesi, yuvaya özel güzelliklerin ya da sıkıntıların çeşitli yollarla sürekli vitrinde tutulması.

* Kişinin kendi ailesinin olumsuzluklarına odaklanırken kapalı kapıların ardında ne yaşadıkları hakkında fikri olmayan başka hayatlara, başka ilişkilere özenmesi.

* Eşlerden birinin işkolikliği, ev işlerini takıntı hâline getirmesi gibi sebeplerle ailece keyifli vakit geçirmeye fırsat bulamamak.

* Ailenin; birlikte sofraya oturma, aile büyüklerini ziyaret etme, çeşitli sebeplerle kutlamalar yapma, hediyeleşme gibi aile bağlarını sağlamlaştıran rutinler geliştirememiş ve kendine özel bir sistem kuramamış olması.

* Aile kurallarının çok katı ya da çok esnek olması sebebiyle eşlerin birbirinden uzaklaşması.

Yorgun Evliliğin İlacı Nedir?

“Yoranlar” listesi uzatılabilir. Yorgunluğun çaresi dinlenmektir, ancak unutulmamalıdır ki dinlenmek bir eylemsizlik hâli değildir. Dinlenmek; yoranı terk etmek, iyileştirici başka bir eyleme geçiş yapmaktır. Her ailenin çözümü kendine özel olmakla beraber genel geçer iyileştiricilerden bazılarını sayalım:

* En ilham verici on terapist arasında gösterilen John Gottman’ın 1’e 5 kuralı, yorgun evlilikler için iyileşme yolunda ilk adım olabilir. Gottman diyor ki; “Mutlu bir ilişkide çiftler birbiri ile tartışırken negatif bir cümle sarf ettikten sonra birbirleri ile ilgili en az beş tane olumlu cümle kurmaktadırlar. Eşinize bir olumsuz şey söylediğinizde bunu telafi etmek için arkasından beş tane olumlu cümle söylemeniz gerekir.” Doğrusu bu öneri bana kadim ilaçlarımızdan birini hatırlatıyor. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (s.a.s.) yüzyıllar ötesinden bu sırrı söylemişti bize: “Kötülüğün peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. İnsanlara karşı güzel ahlaka uygun biçimde davran.” (Tirmizî, Birr, 55.)

Değerler


Her şeyi yasalar ile, yasaklar ile, cezalar ile düzenlemek, yönetmek, engellemek mümkün değil. Kişiler, toplumlar değerler, inançlar, normlar nezdinde kendi düzenin, kendi sağlığını daha kolay ve daha uygun bir biçimde sağlar.

“Değerler” olarak bir başlık altında toplanan temel davranış biçimleri bu konuda çok çok önemlidir. Yakın dönemde ilk öğretim seviyesinde müfredata da dahil olan bu konu eğitim sistemimizin en temel noktalarından olmalıdır. Bir toplum için öncelik mesleğinde en iyileri teknik manada yetiştirmek değildir; Öncelik mesleğinde iyi insanları yetiştirmek olmalıdır. İyi insan yaşamını da işini de iyi yapacaktır.

Temel düzeyde “Değerler” anlamında eğittiğimiz, bilinçlendirdiğimiz, içselleştirdiğimiz kişilerden muhakkak ki iyi hekimler, iyi hukukçular, iyi tüccarlar, iyi mimarlar, iyi öğretmenler, iyi zanaatkarlar ve daha niceleri çıkacaktır. Yoksa dünyanın en kolay işidir, işin ehillerini yetiştirmek. Zor olan bunları iyi insanlar olarak yetiştirmektir.

Günümüzde ortaya çıkan ve bir artı değer olarak sunulan meslek etikleri furyası temel olarak bu eksikliğin sonucudur. Meslekler kendi kendini deforme eden, saygınlığını düşürten mensuplarla dolup taşmaktadır. Bunu engellemek içinse şekil olarak var olmak dışında pek bir işlevi olmayan bu etik kriterleri belirleme, deklare etme vb duyurular hiçbir işe yaramamaktadır ve yaramayacaktır da. Çünkü bu iş işin en başında çocuğun yetiştirilme aşamasında mayasına, harcına katılarak temel sağlam olarak atıldığında mümkün olabilmektedir. Sonradan kazanılacak bir şey değildir.

Bu eksiklik ve bunun doğurduğu olumsuzluklar ile ne yasalar, ne kriterler ne de benzer herhangi bir uygulama başa çıkabilir. Olacak olan güvensiz bir toplumdur.

Başta da söylediğimiz gibi ne mutlu ki bu konuda anaokulu seviyesine kadar inen bir eğitim çalışmaları var. Bizde elimizden geldiğince bu konuda ki temel değerleri çeşitli biçimlerle sayfalarımıza taşımaya çalışacağız. Bu konudaki yayınlarımızı "Değerler" başlığı ile ayrı bir yerde toplayacağız.  İlgilenen her kim olursa faydalı olması dileğiyle.

Bir Çocuğun Anıları Geleceğinin Mimarıdır.


Şöyle bir kendinizi yoklasanız ve hatırlayabildiğiniz en eski anınıza ulaşmak için kendinizi zorlasanız ne kadar geriye gidebilirsiniz? Bu geriye gidişin yaklaşık olarak iki yaşlarımıza kadar uzanabileceği söyleniyor fakat yapılan araştırmalar, durumun pek de öyle olmadığını gösteriyor aslında.

Bu konuda çalışan uzmanlar, insanın iki çeşit hafızası olduğunu söylüyorlar. Bunlardan biri "örtük", diğeri ise "açık hafıza."

Örtük hafıza, beyin yapısının gelişimi ile birlikte bilinçsiz bir şekilde zihnimize yerleşmiş bilgilerden oluşuyor. Yani bir bebek, annesinin karnında büyümeye devam ederken de duyduğu, hissettiği bütün bilgileri hafızasına işlemeye başlıyor. Böylece doğduğunda bazı sesler daha tanıdık gelebiliyor. Bu durum doğum sonrası ve hatta bir yaşam boyu devam ediyor. Bu kaydın çok farkında olmuyoruz belki ama beynimiz bu alt mesajları işliyor. Örneğin annesinin huzursuzluğu, gerginliği ve mutsuzluğu içinde büyüyen bir bebek, içselleştirdiği, "kendini rahatlatamayan, tutmakta zorlanan" parçayla beraber sakinleşmekte zorlanabiliyor.

Yaklaşık bir yaş civarında, beyindeki "hipokampus" bölgesinin gelişimiyle beraber açık hafızamız devreye giriyor.

Açık hafıza ise öğrendiğimiz ve bilinçli olarak hatırlayabildiğimiz durumları içeriyor. Bu, çocuğun ailesinden ya da okuldan bilgi olarak öğrendiği rengin kırmızı olması gibi parkta görüp sallandığı salıncağın kırmızı renkte olduğunu hatırlaması şeklinde de olabiliyor.

Sorunlar Örtülerek Değil Yüzleşerek Çözülür

Hafızamıza işlenen bu bilgiler, anılarımız ve bu anılar içinde kurduğumuz bağlantılar, yeni yaşam deneyimlerimiz için de belli bir temel oluşturuyor. Bunu bir örnekle şu şekilde açıklayabiliriz: Mesela evlerinin bahçesinde arkadaşlarıyla oynayan bir çocuk düşünelim. Oyun sırasında pencereden çıkan beyaz saçlı, gözlüklü bir amcanın onlara gürültü yaptıkları için kızıp bağırdığını, çocukların da bundan çok korktuğunu farz edelim. Bu olay çocukların hafızalarında birkaç şekilde işlenebilir:

- Bahçede gürültü yaparsam azar işitirim bu nedenle daha sessiz olmalıyım.
- Amcanın bir anda bağırması beni çok korkuttu; ya yine bağırırsa? En iyisi hiç çıkmayayım.
- Beyaz saçlı ve gözlüklü amcalar tehlikelidir, onlardan uzak durmam gerekir.
- Bu amca çok kızdı ama geçen gün de bana şeker vermişti. Arada bir kızan arada bir seven bir adam demek ki…
- Korkumun üstesinden ancak korkutarak gelebilirim bu nedenle bu amcayı daha çok kızdırıp ne olacağını göreyim.

Oktay Sinanoğlu'nın Newyork Rüyası


Bir yaz günü uyuya kalmışım. Kendimi, rüyamda önceleri epey vakit geçirmiş olduğum Newyork şehrinde buldum . Aradan uzun yıllar geçmiş, 2050'li yıllara gelmişiz. Broadway'den aşağıya yürüyüp meşhur Times meydanına vardım. Gözlerim aşina olduğum koskoca Amerikan sigarası, Amerikan arabası reklamlarını arıyordu. Evet gene o kocaman, dev bina büyüklüğünde reklamlar vardı. Fakat hayret, gözlerime inanamayıp bir daha baktım. Bir ulu binanın tüm yüzünü kaplamış dev levhada. Türkçe olarak(!) Nefis Rize Çayı. İşte Hakiki Çay yazıyor. Yazının yanında lale biçimli, ince belli, cam bardakta tavşankanı bir çay resmediliyordu. Sadece en dipte küçücük harflerle İngilizce olarak Drink Real Tea eklenmişti.

Caddede sağıma soluma bakınarak biraz daha ilerledim. Dükkânların isimleri dikkatimi çekti. Rahat Shoes, Dilber Giyim Fashi0n, Sultan Ahmet Leather, World
Gezim gibi yarısı Türkçe yarısı İngilizce isimler çoğunluktaydı.

Bir de Türkçe Merkez lafı, iyiden iyiye İngilizce Center sözcüğünün yerini almış görünüyordu. Büyük, görkemli bir binanın üzerinde yanıp sönen ışıklarla Türkçe olarak Alışveriş Merkezi yazılıydı. Car Merkezi, Flower Merkezi, Furniture Merkezi, Hair Merkezi,... merkezi de merkezi .. . Amerika'da her yanı bir merkez lafıdır kaplamış gidiyordu.

Az ötede bir gazete dergi bayiine rastladım. Amerikan basın hayatında acaba nasıl değişmeler olmuş diye bir göz attım. Hatırladığım Amerikan dergileri yerine yepyenileri çıkmıştı. Kâğıtları daha parlak, renkleri daha canlı idiler, ama garip, galiba hepsi Türk dergileri idiler, çünkü adlan Güncel, Hareket, Vurgu, Hanım kız, Görüntü gibi Türkçe adlardı. Birkaç tanesini karıştırdım. Yoo, bunlar Amerikan, İngiliz dergileri idi. Ancak içlerinde kullanılan dil çok tuhaftı. Mesela, İngilizce güzelim Media lafı dururken pek sık Basın-Yayın sözü geçiyordu. Bir de Türkçe Seçenek lafına anlamlı anlamsız ne çok rastlanıyordu öyle. Pek açık seçik, keskin bir sözcük olmamakla beraber, İngilizce Alternative'e ne olmuş sanki. Anlaşılan Amerika'da Türkçe sözcükler kullanmak moda olmuş diye düşündüm.

Acaba niye? Yoksa kullananlara Anglo-Sakson oldukları için bir aşağılık duygusu mu gelmişti? Nasıl olur?

Samimiyetin Gücü: Q

Çığır açan başarının iş birliğine daha da bağlı olduğu bir zamanda yaşıyoruz. “Yalnız deha” dönemi artık geçmişte kaldı. Fakat bu trend beraberinde şu soruları getiriyor: İş birliği yapmanın en iyi yolu nedir? Mükemmel kreatif bir ekip kurmanın veya olmanın bir sırrı var mıdır?

Northwestern Üniversitesi’nden sosyolog Brian Uzzi, 1945-1989 yılları arasında Broadway’de sahnelenen her müzikalin arkasındaki kreatif ekiplerin etkileyici bir analizini yaptı. Cole Porter’dan Andrew Lloyd Webber’a 2 bin 100 sanatçı arasındaki iş birliklerini ve arkadaşlık bağlarını kaydedip incelemeye başladı. Uzzi’nin bu araştırma için müzikalleri seçmesinin bir sebebi vardı; kreatif sonuçlar çıkaran grup çalışmasının bir modeli olduğuna inanıyordu. “Kimse tek başına bir Broadway müzikali yapamaz.” dedi ve sebebini açıkladı: “Prodüksiyonun varlığı çok sayıda farklı yeteneğe bağlı.” Bestekâr; şarkı yazmak için şarkı sözü yazarı ve müzikal metin yazarına muhtaç. Koreograf ise devamlı yapımcılardan yorum alan yönetmen ile birlikte çalışmak zorunda.

Uzzi’nin ilk keşfi, Broadway’de çalışan insanların unsurları birbiriyle son derece bağlantılı bir sosyal ağın parçası olmasıydı. Batı Yakası Hikâyesi’nin müzikal metin yazarı ile Kediler’in koreografı arasında bir bağlantı bulmak için pek de uğraşmanıza gerek yok. Uzzi daha sonra her müzikal için bu bağlantıların yoğunluğunu ölçerek bunu puanlamanın yolunu aradı ve Q adını verdiği bir değer ortaya attı. Buna göre Q miktarı, müzikalde çalışan insanların “sosyal samimiyetini” yansıtıyor; yani Q seviyesi ne kadar yüksekse grup içerisindeki yakınlık hissi de o kadar güçlü oluyor. Uzzi’nin sorduğu sorular son derece basit: Q ve teatral başarı arasında tutarlı bir ilişki var mı? Grubun yapısı, üretilen işi nasıl etkiliyor?

Kimle evlenirsen evlen 3 ay sonra göz ayırmıyor, 3 ay sonra yürek ortaya çıkıyor


Son zamanlarda okuduğumuz en samimi, en duygusal ve en komik sahici bir röportaj. Bu güzel satırları burada paylaşmak ve sizlerinde anlarına güzel tatlar bırakmasını istedik. Röportajı yapanın, röportajı verenin ellerine, ağızlarına sağlık. Dileriz ömürleri istedikleri güzelliklerle dolar. İyi okumalar dileriz.

12 milyondan fazla seyirciye ulaşan ‘Ayla’ ve ‘Müslüm’ filmlerinin yapımcısı Mustafa Uslu’nun kendi hikâyesi de film gibi… Tokat Zile’de 13 yaşında mahalle sinemasında afişçi olarak çalışmaya başlayan, bir dönem TSK’da subay olarak görev yapan Uslu’nun en büyük hayali ise Oscar almak. Ayla ile bu hedefine yaklaşan Uslu, yeni çekeceği ‘Bi Umut’la Oscar alabileceğini de belirtiyor.

Gerçek öykülerden yola çıkan yapımcı Mustafa Uslu... Dijital Sanatlar’ın kurucusu. Son dönemin en çok izlenen filmleri Ayla ve Müslüm’de onun imzası var. Türkiye’de sinema sektörünün farklı tartışmalar yaşadığı dönemde çıkış yakalayan Mustafa Uslu, yalnızca 2 filmiyle 12 milyonun üzerinde seyirciye ulaştı. Uslu, kamuoyunda ‘mısır tartışması’ olarak bilinen yapımcı ve salon işletmecileri arasındaki tartışmayı farklı bir boyuta taşıdı. Uslu, “Kimse 30 kuruşluk mısırın 12 liradan satılmasını konuşmadı. Herkes ‘ben daha fazla pay almalıyım’ tartışmasına girdi” dedi. Uslu ile sıfırdan zirveye çıkış öyküsünü ve sinema sektörünü konuştuk...

Milyonlarca kişi gitti filmlerinize. Gerçek yaşam öykülerinden yola çıkıyorsunuz. Siz kimsiniz?

İşçi bir anne babanın çocuğuyum. Tokat Zileliyim. Annem babam tarlalarda çalışırlardı. Kolay olmayan bir hayattan geliyorum ama mutluyduk. Babam tarlada çalışırken kaza oluyor ve iki ağabeyimi kaybediyorum.

Çok acı. Siz kaç yaşındasınız o zaman?

Ben onları hiç tanımadım, çünkü o acılar üzerine doğmuşum. Rahmetli annem Mustafa’nın adını bana vermiş. O dönemde hiçbir şey yok. 2 evlat acısını annem Zile’de yazlık Aykut Sineması’na giderek atmaya çalışıyor.

Film tutkunuz annenizden mi geliyor?

Evet. Annem Melek’in dünyası filmler. Her filmi 5 kere izlerdi annem. Ben 13 yaşında afişçi oldum.

Sektöre çok erken adım atmışsınız...

Küçüktüm. Boynuma bir tahta takılırdı. O tahtaya asılan arkalı önlü afişle sokakları gezerdim. Önümde arkamda afişle filmleri anlatırdım. Afişler üzerinden hikâye yazardım. Kadınlar, anneler benim yorumlarıma bayılırdı. Afişlere bakıp hayaller kurardık. Yavuz Turgul’un filmlerini beklerdik. Kemal Sunal, Şener Şen’in her filmini izlerdim. Sonra hayatımıza Rocky, Rambo girdi. Ben yıllarca o sinemada her işi yaptım. Annem mahallenin tüm çocuklarını da götürürdü sinemaya. Bahçeden topladığı salatalıkları çocukların eline tutuştururdu. Okuma yazması olmayan bir kadındı. Annemle 15 yaşına kadar müthiş bir sinema serüveni yaşadık.

Külkedisi Gibiydi

Annenizi merak ettim... Sinemacı olduğunuzu gördü mü anneniz?

Maalesef göremedi. 3 kız, 2 erkek kardeşi vardı. 6 çocuklu bir ailenin çocuğuydu. Annem ailenin en çirkini. Benim saf babam greyder sürücüsü. Sivas’tan Tokat’a geliyor. Ve babam teyzem Fikriye’ye aşık oluyor. Babamın teyzeme aşık olduğunu dayılarım duyuyor ve babamı dövüyorlar. Ceza olarak da babama “sana Melek’i vereceğiz” diyorlar. Babam istemiyor. Babamı ahıra bağlıyor dayımlar. Gece annem babama kuru ekmek götürüyor ve babam annemin ona bakmasından etkileniyor. Tamam diyor ve apar topar imamı çağırıp, evlendirip “hadi gidin” diyorlar. Ama babam greyderle yola çıkıyor, tüm arkadaşlarına “güzel bir kadına aşık oldum” diye anlattığı için Sivas’a gidemiyor. Dayılarımı ikna ediyor ve bir göz oda veriyorlar onlara.

Siz bunları nasıl öğrendiniz?

Yürekli bir kadın annem, bunları bana annem anlattı. ‘Kimle evlenirsen evlen 3 ay sonra göz ayırmıyor, 3 ay sonra yürek ortaya çıkıyor’ derdi babam. Sonra TSK’ya girdim, subay oldum.

Sektörüne nasıl girdiniz?

TSK’da görev yaparken de reklam senaryoları yazıyordum. Omuriliğimin çok yakınından kurşun yarası aldım. Tedavi oldum. Ayrıldım TSK’dan, kendi şirketim Dijital Sanatlar’ı kurdum. Reklamcılık yapıyordum, klip çekmeye başladım sonraları. Sonra sinema sektörüne girmek istedim. Nefes filmi de zaten subay olarak yaşadıklarımdan ilhamla ortaya çıktı.

Bilet ve mısır kavgası yaşandı. Siz bu tartışmanın neresindesiniz?

Seyirci oradaki kavgayı anlayamadı. Kimse kutusu dahil 30 kuruşa mal olan mısırın 12 liradan satıldığını sormadı. Bu tartışılmadı. Oradan ne kadar pay alacağız kavgası yapıldı. Oysa dünyanın hiçbir yerinde ürettiğiniz ürünün 40 katı fazlasına satmanız çok fahiş bir fiyattır. Bu kavga Türkiye’nin 7. sanatına zarar verdi.

Sizin de sinema salonlarınız var değil mi?

Ben kendi adıma gurur duyuyorum. Türkiye’de 7 Melek sineması var. Annemin adına sinemalarım, onun anısına. Melek Sinemaları’nda biletler 10 lira, mısır 2 lira. Gidip oturunca film başlıyor. Biz de para kazanıyoruz. Bilet ve mısırdan ne kadar pay alacaklarının yerine keşke mısır ve bilet fiyatlarının düşürülmesi konuşulsaydı. Sinemanın çocukları sinemaya en büyük ihaneti yaptılar.

Bazıları Sırtını Tv’ye Dayıyor

Orgazine İşler Sazan Sarmalı henüz vizyondayken Netflix’e girdi. Bu tip girişimler de seyirciyi sinema salonlarından uzaklaştır mıyor mu?

Ayla da Netflix’te ama vizyonu bittikten ve bir süre geçtikten sonra girdi. Vizyondaki filmlerin verilmesi bence yanlış. Daha önceden anlaşma olmuş olsa bile bu hukuksal olarak çözülebilir diye düşünüyorum. Türkiye’deki vizyonu bittikten sonra, hatta 6 ay sonra diye bir ibare var. Bu yapılmalıydı.

Türkiye’de sinema sektörüne baktığımızda en çok gişe yapan filmler devam filmleri. Sizce bunun nedeni ne?

Şahan Gökbahar, Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz ve Mahsun Kırmızıgül devam filmlerini çekiyor. Baktığımızda geçtiğimiz 10 yılda sinema filmi olarak çok da bir şey üretilmedi. Dizi karakterlerinden esinlenerek öyküler çekildi. Türkiye sinema sektöründe bazı yapımcılar TV kanallarına sırtlarını dayıyarak yaşıyor. Bazıları da risk alıyor.

Hayalime Ayla İle Yaklaştık

Yeni film projeleriniz var. Müslüm kadar ilgi çeker mi Naim Süleymanoğlu?

Naim Süleymanoğlu muhteşem bir hikâye. Müslüm tüm zamanların en çok izlenen filmi oldu. Naim “Türkiye için yapılacak çok şeyim var” diyor. Naim’in inanılmaz bir aşk hikâyesi de var. Ben Mavi Saçlı Kız’ın da hikâye haklarını aldım. ‘Bi Umut’ da çok özel bir iş olacak.

Engelli çocuğa bakan annenin hayatı, Binnur Kaya oynayacak değil mi?

Evet. Antalya’da geçen, Gülsüm annenin Rus asıllı engelli Umut’u çocuklarıyla birlikte bakmasının öyküsü. Karpuz tarlalarında, Manavgat Şelalesi’nde geçiyor. Rusya’da da çok izlenecek bir film olacak.

Hayaliniz Oscar mı?

Kesinlikle hayalim Oscar. Ayla ile yaklaştık. Bakın Ayla filmi bize çok şey de öğretti. O dönemi çocuklarımız öğrendi. Süleyman Dilbirliği diye bir amca okul müfredatına girdi. Mahsuni, Aşık Veysel’in hikâyesi çekilmeli, Neşat Ertaş da  Zeki Müren de bu ülkenin bir değeridir.Yakında bir filmimiz daha olacak. Ben hayvanseverim. Hasan Kızıl, Hayat Tamircisi’nin hikâyesinden de çok etkilendim. Onu da çekeceğiz. Dumlupınar’ı da çekeceğiz.

Mustafa Uslu Kimdir?

1974 Tokat doğumlu Mustafa Uslu TSK’da subay olarak görev yaptıktan sonra 1999 yılında Dijital Yapımevi Film Prodüksiyon Şirketi’ni kurdu. O günden bu yana reklamlar, filmler, televizyon ve müzik videoları, kamu hizmeti reklamları üretti; prodüksiyon değeri yüksek gerçek hikâyeleri sinemaya taşıdı. Amerikan FOX ENT.-Atlantic firmalarının başarılı TV dizisi TYRANT’ın İstanbul’daki çekilen bölümlerinin yapımını gerçekleştirdi.

“Ara”, “Nefes: Vatan Sağ olsun”, “Memlekette Demokrasi Var”, “Hayati Tehlike”, “Sarıkamış Çocukları”, “Bekar Bekir” sonrası Türkiye’nin Oscar Adayı, uluslararası ödüllü ve Türkiye’de tüm zamanların en çok izlenen ikinci dram filmi “Ayla”, Türkiye’de tüm zamanların en çok izlenen dram filmi “Müslüm”, Çiçero ve 15 Mart’ta sinemalarda vizyona girecek olan “Türk İşi Dondurma” filmlerinin yapımcısı.