Sayfalar

Arkeoloji - Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arkeoloji - Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Göbeklitepe: Sembollerde Gizli Bilmece


Göbeklitepe’de bilinen en eski ve anıtsal mimari yapılar ortaya çıkarıldı. Yapılarla birlikte onları inşa eden avcı-toplayıcı grupların sıra dışı hikâyesi de gün yüzüne çıktı. Görünen o ki Göbeklitepe’de binlerce yıl önce bu insanlar ortak bir amaç için bir araya gelmiş, inşaat için örgütlenmiş, soyut ve teknik düşünerek hayranlık uyandıran bir mimari ve sembol dili ortaya koymuş. Bu hikâyenin en can alıcı noktası, modern yerleşik yaşam tarzımızın burada başladığını görmemiz. Göbeklitepe üretime ve yerleşik hayata geçişin yaşandığı büyük dönüşümün kalbinde yer alıyor ve bu hâliyle medeniyetimizin kilometre taşı. Avcıların burada kalabalıklar hâlinde bir araya gelmeleri insanlığın kaderini değiştirdi. Ben de onları buluşturan ve bir arada tutan şeyin peşindeyim. İpuçlarını Göbeklitepe’nin sembollerinde arayacağım.

Göbeklitepe’de büyük dairesel yürüyüş yolundan aşağıdaki dört yapıya bakıyorum. Dairesel formdaki alçak bir çevre duvarına yerleştirilmiş dikilitaşlardan oluşuyorlar. Her birinin ortasında iki dikilitaş var. Dört beş tona varan ağırlıktaki tüm dikilitaşlar T harfi şeklindeki başları ile artık tüm dünyada tanınıyor. Üzerleri yırtıcı hayvan kabartmaları ile bezeli.

Bazı uzmanlar dikilitaşların üzerindeki kabartmaların sıradan süslemeler değil, hiyeroglifin atası olduğu fikrinde. Bu, bundan 12 bin yıl önce avcıların kamp ateşinin titrek alevinde bu figürlere bakarak ortak bir mitolojik hikâye okudukları anlamına geliyor. Belki burada yazanları çözmek için okumayı bilmediğim çocukluk günlerime dönmeliyim. Dikilitaşlardaki sembolleri tıpkı masal kitaplarını sadece resimlerine bakarak okuduğum günlerdeki gibi okumalıyım. Bunun için gözümü en büyük ve süslü olan D yapısına çeviriyorum.

D yapısını çevreleyen 12 dikilitaşın ortasında, göğe uzanıyor hissi veren heybetli iki dikilitaş var. Yan yüzlerindeki incecik kollar ve ön yüzünde uzun parmaklı eller hemen fark ediliyor. T şeklindeki baş kısımlarına, bel hizasındaki kemer ve tilki postuna bakarsak bunların insan tasvirleri olduğu açık. Merkezdeki bu dikilitaşlar önemli olmalı çünkü hem çok büyükler hem de etraflarını çevreleyen 12 dikilitaşın yüzleri onlara çevrili. D yapısı, bir avcı törenini tasvir ediyor sanki.

Arkeoloji dünyasında Beşiktaş heyecanı

Durun hemen heyecanlanmayın sevgili arkeoloji ile ilgilenenler. Beşiktaş ve Arkeoloji kelimesi heyecan tanımlaması ile yan yana gelince sizinde aklınıza Şampiyonlar ligi gelmedi demeyin lütfen. Ne yalan söyleyelim bu başlık ile sunulan haberi okumadan aklımıza Vodafone Arena, Şampiyonlar Ligi ve Monaco maçı geldi. Acaba dedik, stat inşaatı sırasında bulunan kalıntılarda Beşiktaş’ın tarihi antik dönemlere götüren bulgulara mı ulaşıldı; Şampiyonlar Ligi maçında Arkeologlara bir sürpriz mi var; Vodafone Arena’da Arkeoloji ile ilgili özel bir alan mı oluşturulacak? En fazla bu bağlantıları kurabildiğimiz haberi okumanın daha mantıklı olacağına kanaat getirdik. İlgili haberi okuduğumuzda, başta tarihe olmak üzere sosyal bilimlere ait bilgilerde çok önemli değişiklere yol açabilecek bir arkeolojik keşfin yapıldığına ulaştık.  iyiturks
İşte o haberler;
İstanbul’da Türklerin İlk İzleri
Beşiktaş’taki metro kazısında tarihi değiştirecek bir keşif yapıldı. Eski Türk ve Altay kültürüne ait 3 bin 500 yıllık kurgan tipi 35 mezar bulundu.
BEŞİKTAŞ’ta Barbaros Bulvarı’nın hemen yanında süren metro istasyon inşaatında çıkan buluntular İstanbul tarihini değiştirecek bilgileri gün ışığına çıkardı. Metro kazısında şu anda yaklaşık 3 bin 500 yıllık, İstanbul’un en eski mezarlığı kazılıyor. Şimdiye kadar 35 mezar tespit edildi. Kuzey Karadeniz step kültürüne yani eski Türk ve Altay kültürüne ait kurgan tipi mezarlığın ortaya çıkması bilim dünyasını da heyecanlandırdı.
Beşiktaş’taki arkeolojik kazı sonuçları Türklerin Anadolu’ya girişini 1071 Malazgirt Savaşı’na bağlayan geleneksel tarih bilgisini de sorgulama noktasına getirdi. Şu anki mevcut bulgular ışığında tarihlemenin son tunç çağı ile demir çağının başlangıcı (MÖ 1200 - 1500) olduğu düşünülüyor.
Kurgan Mezarlar
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın özel izni ile İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Zeynep Kızıltan eşliğinde Beşiktaş’taki kazı alanına girdik. Alanda çok sayıda işçi ve arkeolog görev yapıyor. Kazı alanının ilk bakışta onlarca dairesel planlı taş yığınlarından oluştuğu görülüyor. Kızıltan, buranın İstanbul’un bilinen en eski mezarlığı olduğunu anlatıyor. Dairesel planlı taş yığınlarının Kuzey Karadeniz step yani eski Türk ve Altay kültürlerine ait ölü gömme âdeti olan ‘kurgan’ tipi mezarlar olduğu belirtiliyor. Arkeologlar bu mezarların etnik olarak kimlere ait olabileceğini bu noktada söylemelerinin zor olduğunu ifade etseler de Türklerin 10. yüzyıla kadar kurgan mezar âdetini devam ettirdikleri bilimsel kaynaklardan anlaşılıyor. Mezar iskeletleri üzerinde antropologların çalışmaları neticesinde ortaya çıkacak analiz sonuçları bu mezarlıkta yatan en eski İstanbulluların kökenlerini tam olarak öğrenmemizi sağlayacak. Orta Asya ve step kültürü ile ilgili bilimsel kaynaklar erken tunç (MÖ 3000) dönemlerinde görülen kurgan tipi ölü gömme âdetinin Oğuzlar, Hunlar, Göktürkler gibi önemli Türk boyları tarafından kullanıldığını gösteriyor.
Kremasyon Da Var
Kavimler Göçü’nden önce tunç çağı döneminde de steplerden bir göç dalgası olduğu Balkanlar’daki kurgan mezar tiplerinden de biliniyordu. Beşiktaş’taki buluntuların da bu göç dalgasının sonucu olduğu ve o dönemki tatlı su kenarına yerleştikleri sanılıyor. Bugüne kadar İstanbul’da ilk kurgan mezar Silivri’de yine İstanbul Arkeoloji Müzesi kazılarında ortaya çıkarılmıştı. Şimdi Beşiktaş’taki kurgan mezarlık ile Silivri’deki mezar arasında nasıl bir ilgi olduğu araştırılacak. Bugüne kadar 35 kurgan tipi mezar Beşiktaş’ta tespit edildi. Bazı mezarlarda urne tipi kaplar içinde yakılmış kemikler bulundu.

Antik Kentler: Cyaneae

Finike - Kaş karayolu üzerindeki diğer bir ören yeri de Kaş'a 23 km uzaklıktaki Yavı Köyü'nün üzerinde bulunan sarp kayalıklardaki Kyaenai'dir. Araba ile tiyatronun yanına kadar çıkılabilir, köyden de harabe yerine tırmanmak mümkündür. Kyaenai ismi koyu mavi anlamına gelmekte, ayrıca "Çınlayan Kayalar" adıyla da anılmaktadır. Bunun nedeni rüzgârın buradaki kayalara çarparak çınlaması olsa gerektir.
Şehrin ne zaman kurulduğunu bilemiyoruz ancak ele geçen kitabeler şehrin tarihini M.Ö. IV. yüzyıla kadar çıkarmamıza neden oluyor. O tarihten itibaren de Kyaenai devamlı iskân edilen bir Lykia şehridir. Kyaenaili zengin lason 16 Lykia şehrine yardım ettiği gibi kendi şehrine de yardım etmiş, imarına çalışmıştır. Bu nedenle de ona Lykia'nın en büyük hâkimi anlamına gelen "Lykiakn" unvanı verilmiştir. Roma Devrinde büyük gelişme gösteren şehir Bizans döneminde de piskoposluk merkezi olarak varlığını sürdürmüş, X. yüzyılda terk edilmiştir.

İnsanlığın Mahrem Tarihi

Bazı şeyler/anlar vardır, akılda takılı kalır. Mesela yediğiniz bir şey, aldığınız bir tişört, dinlediğiniz bir müzik, izlediğiniz bir film, gittiğiniz bir mekân gibi. Yıllar geçse de bir şekilde aklınızda kalır. Nasıl bir etki bırakmışsa silinip gitmez o. Böyle etki bırakanların başında okuduklarımızda önemli bir yer tutar. Genelinde bu kategoriye pek fazla sayıda şey girmez. Az olurlar ama etkilidirler. Bir şekilde bulunduğu yerden size fısıldar ve sizi kendine çekmeye çabalar.
Bu yazımıza konu olan işte böyle bir kitap. Yıllar önce işsiz güçsüz bir zamanda Ankara’nın soğuk ve kasvetli 2003 yılının Ocak ayında sığındığımız bir kütüphanede karşılaştığımız bir kitap. Yanlış hatırlamıyorsak bu yer Kocatepe Camii’nin Kütüphanesi olmalı idi. Çoğu dini içerikli, ciltli ve pekte ilgimizi çekmeyen bir sürü diğer kitaplar arasında bu kitabı elimize almıştık.
Aslına bakarsınız kitabın ne kapağı, ne arka tanıtım yazısı ne de yazarı dikkat çekici idi. Normal bir zamanda belki de ilgimizi hiç çekmeyecekti. Şimdi düşününce bir nebze olsun belki adı dikkatimizi çekmişti diye düşünüyoruz.
Ancak kitabı okumaya başlayınca inanılmaz bir şekilde kendisine çeken ve duygusal kabarmalar yaşatan etkisi ile karşılaştık. Sanki mucizevî bilgilere ulaşıyormuşçasına kitabı bir an önce okumak ve okuduklarımızı unutmamak istiyorduk. Hemen hemen her okuduğumuz sayfadan satırlarca notu ajandamıza aktarıyorduk. Yazmaktan okumaya fırsat bulamıyorduk. Bir ara yazmayı bıraksak ta, okuduklarımızı zamanla unuturuz endişesi ile tekrar başlıyorduk. Bu sefer daha seçici davranıp, her şeyi yazmamaya çabalıyorduk.
Sonuç olarak 12 sayfaya yakın not alıp, yaklaşık yedi günde bitirmiştik kitabı. Ama ne okuma! Memur gibi erkenden kütüphaneye gidip, kapanışa kadar bırakmıyorduk elimizden. Hatta akşam çıkarken de farklı bir yere koyarak başkasının eline geçmesine tedbir alıyorduk.
Bu kitabı herkesin okuması gerektiği fikrine kapılmıştık. Belki de hayata, olaylara bu açıdan bakınca çözebilirdik pek çok sorunu, anlaşmazlık konularını, diye düşünüyorduk. Kitabın bu şekilde bizi etkilemesinin, coşkuya neden olmasının nedenini tam olarak anlayamasak ta, tahminen, içinde bulunduğumuz zamanın sosyo-ekonomik yapısı ile kişisel olarak yaşadığımız işsizliğe bağlı sıkıntıların muhakkak ki bir etkisi vardı.
Yıllar sonra bu kitaptan notlar aldığımız ajandaya göz gezdirince yazılanlar bir kez daha kendisine çekti bizi. “Dünyada kimsenin önceden sezemediği bir saygı kıtlığı yaşanıyor” notu üzerine başlayan yolculuğumuz, kitabı satın alma noktasına kadar götürdü. Şimdi yeniden okuduğumuz bu kitabı notlar alarak değil de, altını kurşun kalemle çizerek tamamlamaya çalışıyoruz.
Ve bu kitaptan bazı notları sizlerle paylaşarak, üzerlerine kendi düşüncelerimiz aktarmak istiyoruz. Belki bu şekilde içimizde ki coşkun duyguları dizginleyip, kitabın yarattığı güzel etkiyi sizlere iletmeyi başarabiliriz.Sonuç olarak bu blogun amacı da bu değil mi; iyi ve güzel olan şeyleri paylaşmak.
Evet bu harika kitap, Ayrıntı yayınlarından çıkan Theodore Zeldin’in “İnsanlığın Mahrem Tarihi” . Kitabın arka sayfasında tanıtımı şu şekilde yapılıyor;
"İnsanlığın Mahrem Tarihi, insanlık hafızasını tazelemeyi amaçlayan bir unutulmuşlar derlemesi, tarihe geçenlerden çok geçmeyenlerin tarihi. Zeldin, insanlığın unutulmuş anılarını gün ışığına çıkararak, köşeye sıkıştığı noktalardan çıkış yolları bulabilmesi için insanoğlunun ufkunu genişletmeyi ve modern zihinlere yerleşmiş yanılsamaları yıkmayi deniyor. Zeldin’e göre her kuşak, tıpkı kendisinden önceki sayısız kuşak gibi, dünyaya kendi çağının gözlüklerinden bakarak binlerce yıllık insanlık deneyimini boşa harcıyor. Kendi atalarının sınırlı ve kolay kolay değişmeyen hafızasını kullanmayı tercih ederken, geçmişin karanlığına gömülüp giden koca bir insanlık hafızasından yararlanma fırsatını kaçırıyor. Bu fırsatta yatan en değerli hazine, hayatın kendi çağımızın ışığıyla aydınlanmış görüntüsünün değişmez bir son durak değil, beklenmedik dönüşler yaparak ilerleyen insanlık tarihinin rastgele bir noktası olduğunu keşfetmek. Zeldin’in unutulmuşlar tarihi, insanların hayata ve kendilerine ezelden beri bugünkü gibi bakmadıklarını göstermekle kalmıyor, umudun tükenmeye yüz tuttuğu noktada insanlığın imdadına yetişen şeyin her zaman yeni bakış açıları, yeni düşünce biçimleri ve yeni yaklaşımlar olduğunu hatırlatıyor. Kayıp insanlık hafızasının içinde kolayca tarihe gömülen bu zikzaklı geçmiş, Zeldin’e göre, insanlığın gelişiminde her zamankinden daha umutsuz olmamızı gerektiren bir noktada durmadığımıza işaret ediyor. İnsanların tarih boyunca aşka, dostluğa, sekse, korkuya, mutluluğa, zamana ve yalnızlığa karşı pek çok farklı bakış açısı geliştirdiğini, iyimserlikle kötümserlik, merhametle acımasızlık, hoşgörüyle bağnazlık, diğerkâmlıkla bencillik, merakla uyuşukluk arasında her zaman gidip geldiğini bilmek, çağın gözlüklerinden kurtularak yeni gözlükler edinme fırsatını hazırlıyor. İnsanoğlunun duygular dünyasında keşfe çıkmaya her zamankinden daha istekli olduğu bir çağda Zeldin, duygular tarihinin kuytularına ışık tutarak, insanlık hafızasını tazeliyor. Son iki yüz yılın etkileyici teknolojik patlamasına rağmen insanoğlu, özel hayat kulvarında pek çok bakımdan hâlâ emekleme çağını sürüyor. Zeldin bize kıyamete doğru sürüklenmekte olmadığımızı, bildik insanlık mücadelesini sürdürdüğümüzü haber veriyor ve özel hayata yönelik yeni bakış açıları, insanlar arası ilişkilerde yeni bağlılıklar, amaç duygumuzu yeniden kazanmakta kullanabileceğimiz yeni yöntemler öneriyor. Kötümserliğe direnenler İnsanlığın Mahrem Tarihi’ni sevecekler.   "
Belki biz de bu yüzden sevdik bu kitabı; Kötümserliğe direnenlerden olduğumuzdan. Bakalım siz neden seveceksiniz?

Mesele bulmacayı çözmekti, ünvan değil

Mehmet Genç, Osmanlı İktisat tarihinin sayılı uzmanlarından biri. Doktorasını hazırlarken girdiği Osmanlı arşivinde sanayi sektörüyle alakalı vergi kayıtlarını inceleyerek bu sektörü analiz edebilmeyi umuyordu.  Birkaç yılı alan çalışmaların sonunda gördü ki Osmanlı vergi kayıtları, 18 ve 19’uncu yüzyıllar boyunca hemen hiç değişmeden kalan gelir rakamları tekerrür edip gidiyordu. Ölü bir adamın elektrokardiyogramı andıran bu düz çizgiyle hiç bir analizin yapılamayacağına karar verdi.

HocasıOrdünaryus Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan’ın bütün ısrarlarına rağmen tezi yazmadı. Çünkü mevcut verilerde, kendisini hipotezlerini doğrulayacak bir açıklama modeli inşa edilemezdi. Ancak incelediği belgelerden, onların meydana getiren bürokratların son derece iyi yetişmiş, zeki ve işinin ehli memurlar olduğunu da görmüştü. Bu iyi yetişmiş, zeki insanların yıllarca değişmeyen rakamları neden tekrar edip durduklarını da merak etmekten kendini alamadı. Ve bu bilmeceyi çözmeye karar vererek, tezi bir tarafa bıraktı.

Antik Kentler: Coracesium (Alanya)

Türkiye'nin güney sahilinde en dikkat çekici manzaralardan birine sahip olan Alanya, denize uzanan kayalık bir yarımadanın üzerinde bulunur. Alanya, ilginç evlere, dik uçurumlara ve istihkâm duvarlarına sahiptir. Günümüzün Alanya’sı olan yerde bilinen en eski yerleşim alanı “kaya” anlamına gelen Coracesium şehridir. Bu şehir, bulunduğu yer itibariyle bazen Cilicia bazen de Pamphylia topraklarına dahil edilmiştir. Strabo, Cilicia’yı batıdan doğuya doğru betimlerken dik uçurumun üzerinde kurulmuş bir kale olarak tanımladığı Coracesium ile başlar.
Mükemmel limanına ve son derece korunmalı konumuna bağlı olarak bu yer, hemen hemen her çağda korsanların ya da ayaklanmacıların sığınağı olmuştur. Bu yüzden M.Ö. 199’da III. Antiochos’a karşı direnen tek şehir Cilicia olmuştur. Yarım asır sonra, bölgenin yöneticisi olan Diodotos Trypon da VII. Antiochos ile müttefik kalmayı reddetmiştir. M.Ö. birinci yüzyılda Akdeniz’de korsanlık Roma İmparatorluğu için büyük bir ekonomik ve politik sorundu; korsanların hububat gemilerine el koyması öyle boyutlara ulaşmıştı ki neredeyse Roma’yı bile açlık tehlikesiyle yüz yüze bırakmıştı. Bu sebepten, Puplius Servius M.Ö. 78’de Cilicia’ya gönderilmiş ve korsanlara karşı bir dizi sefer düzenlemiştir ama sonunda başarısız olmuştur. Ancak daha sonra M.Ö. 65’te Roma Senatosu tarafından yetkilerle donatılıp güçlendirilen Puplius, tüm korsan kalelerine karadan ve denizden saldırarak onları kendi kontrolü altına almıştır. En son düşen şehir Coracesium olmuştur ve bu süreç içinde sadece korsanların filoları yok edilmemiş aynı zamanda şehrin istihkâm duvarları da yıkılmıştır ve bu taşlar denize düşmüştür.

Antik Kentler: Collosae

Denizli İli'nin 25 km. doğusunda, Honaz İlçesi'nin 2 km. kuzeyinde yer almaktadır.
Denizli-Ankara karayolunun 16. km. sinde bulunan Organize Sanayi Bölgesi'nden Honaz'a giden karayolu, Colossae kentinin içinden geçmektedir.
Antik kent, Honaz (Kadmos) dağının kuzeyinde Aksu Çayının kenarına kurulmuştur. Antik Çağdan beri kullanılan güney şark yolu üzerindedir. Büyük Frigya içinde bulunan en önemli merkezlerdendir. Ksenophon'a göre Frigyanın 6 büyük şehrinden biridir.
Pers egemenliğinde de parlak çağlarını yaşamıştır. İ.Ö. 2.yy.dan itibaren Hierapolis ve Laodikeia'nın kurulması ile önemini yitirmiştir. İ.S. 1.yy. başlarında Laodikeia ile birlikte yüncülük ve dokumacılıkta çok gelişmiştir. İ.S. 1.yy. da Neron döneminde meydana gelen depremle harap olmuştur.

Sultan Alparslan ve Merv: Tarihî Kaynaklar Ve Araştırmalar Uluslararası Çalıştayı

Beş ve altı mayıs ikibinondört tarihlerinde TIKA tarafından Ankara’da düzenlenecek olan  “Sultan Alparslan ve Merv:  Tarihî Kaynaklar Ve Araştırmalar Uluslararası Çalıştayı” ilgi çekici ancak az bildiğimiz bir konu olan Merv şehri  ve dönemin sosyo-kültürel yapısı hakkında yeni ufuklar açmaya aday görünüyor.
Amaç
Tarihi çok eskilere dayanan Merv, Ortaçağ İslâm dünyasının en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Hz. Osman döneminde İslâm hâkimiyetine geçen şehir, özellikle Horasan’ın İslâmlaştırılması sürecinde önemli bir rol üstlenmiştir. İklimsel benzerlikler nedeniyle Araplar, diğer merkezlere oranla Merv’i daha çok benimsemişlerdir. Öyle ki Merv, Abbâsî ihtilâlinin üssü haline gelmiş, hattâ Bağdat’tan önce Abbâsî Devleti’ne başkentlik yapmıştır. Bununla birlikte şehir, en parlak zamanını Büyük Selçuklular döneminde yaşamıştır. Dandanakan Savaşı’ndan sonra Çağrı Bey’in idaresine giren şehir, daha sonra oğlu Alp Arslan’ın hâkimiyetine geçmiş ve Alp Arslan’ın Büyük Selçuklu Sultanı olmasından, Melîk Sancar’ın 1097’deki idaresine kadar hanedandan farklı kişiler tarafından yönetilmiştir. Sancar’ın burayı önceleri idarî merkez, Büyük Selçuklu Sultanı olduktan sonra da başkent yapması, şehri daha farklı bir boyuta taşımış, bu dönemde Merv, siyasî, ekonomik ve kültürel açıdan zirveye ulaşmıştır.

Antik Kentler: Cadyanda (Kadyanda)

Fethiye’ye 24 km. uzaklıkta olun Kadyanda Antik Kenti’ne, büyük bir bölümü asfalt, 8 km.lik kısmı oturtulmuş olan bir yolla ulaşmak mümkündür. Üzümlü Beldesi’nin 400 m yukarısında ve denizden 915 m yükseklikteki kalıntılar görünebilmektedir.
Likçe kitabelerde ismi Kadawanti olarak okunan Kadyanda’nın adındaki –nd takısı nedeniyle tarihi M.Ö.3. binlere kadar indiği söylenebilir. Ancak antik kentten günümüze ulaşan yüzeydeki en eski kalıntılar M.Ö. 5. yüzyıldan daha eskiye gitmez. Kadyanda ören yerinde kenti çevreleyen sur duvarlarının bir bölümü, kaya mezarları ve bazı kitabeler en erken döneme tarihlenen kalıntılardır.         
Surların yanından Kadyanda'nın Roma döneminde de onarılarak kullanılmış olan Helenistik tiyatrosuna ulaşılabilir. Akropolün güney yamacına yaslanmış tiyatro, yıkılmasına rağmen eski görkemini yansıtır şekildedir.

Antik Kentler: Belkis (Zeugma)

Gaziantep İli, Nizip İlçesi'nin 10 km. doğusundaki Belkıs Köyü'nde, Fırat Irmağı kıyısında, Zeugma Antik Kenti bulunmaktadır. Tarih öncesi çağlardan beri kesintisiz iskan gösteren bu yerleşimin önemi, Fırat Irmağı'nın en kolay geçit verdiği iki noktadan birisinde olmasıdır. Zaten "Zeugma" adı da "köprübaşı" veya "geçit yeri" gibi bir anlam taşımaktadır. Günümüzde, üzerinde fıstık ağaçlı yetişmiş bulunan, 3-4 metre kalınlığında toprak tabakasıyla örtülüdür. Yaklaşık 20 bin dönümlük bir arazi üzerine kurulmuş olan bu antik kentin 1/3'ü, su tutulması Ekim 2000'de tamamlanacak olan Birecik Barajı göl alanı altında kalacaktır.
Tarihi
Kent, Hellenistik Dönem'in önemli bir ticaret merkezidir. Bölgenin Roma İmparatorluğu egemenliğine girmesinden sonra, burada "IV. Lejyon" olarak adlandırılan askeri garnizonun yerleşmesi ile kentin önemi artmıştır. Zeugma'da ticaretin ilerlemesiyle sanatsal etkinlikler artmış ve kültürel bir gelişme sağlanmıştır. Antakya'dan Çin'e uzanan ipek yolunun Zeugma'dan geçmesi, Samsat'dan ırmak yoluyla ticaret yapılması, IV. Garnizon'nun burada konuşlandırılması sonucunda, tüccarların kente yerleştiği ve Fırat manzaralı teraslara villalarını yapmış oldukları anlaşılmaktadır. Kentte, gelişmiş bir sınır ticareti ve buna bağlı olarak büyük bir gümrük olmalıdır. İskeleüstü olarak adlandırılan tepede, bir arşiv odasında 65.000 adet mühür baskısının ele geçmiş olması, bu kanıyı güçlendirmektedir. Papirus, parşömen, para torbaları ve gümrük balyalarını mühürlemede kullanılan bu mühür baskıları, Zeugma'da, hem güçlü bir haberleşme ağının, hem de gelişmiş bir ticaretin varlığını göstermektedir.

Evliya Çelebi ve Ölümsüzlük Suyu

Yapımcı Cengiz Özdemir, 15 yıllık hayalini gerçekleştirdi ve Evliya Çelebi'nin hikayesini animasyon çizgi film olarak beyaz perdeye aktardı. Eylül'de vizyona girmesi planlanan çizgi filmin senaryosu Uğur Uzunok ve Murat Menteş'e ait. Evliya Çelebi'yi ise Haluk Bilginer seslendiriyor.
Kültür A.Ş. eski Genel Müdürü Cengiz Özdemir, Miniatürk gibi projelere imza atmıştı. Şimdi ise 'Evliya Çelebi ve Ölümsüzlük Suyu' animasyon sinema filminin yapımcısı olarak karşımıza çıkıyor. Özdemir Türkiye'nin animasyon konusunda iyiye gittiğini ve Hollywood ile yarışabileceğimizi söylüyor.
Evliya Çelebi ve Ölümsüzlük Suyu projesi nasıl ortaya çıktı?
Başrolünde İstanbul olan bir film yapmak 15 yıllık hayalimdi. Kültür A.Ş. Genel Müdürü iken İstanbul'u markalaştırmak için iki büyük proje öneriyordum; Uluslararası standartlarda bir sinema filmi yapılması ve dünyaca ünlü olacak bir İstanbul romanı yazılması. Hatta her konuşmamda dile getirirdim bu iki konuyu. Dan Brown'ı İstanbul'a bir getirsek, gerisini İstanbul halleder zaten, derdim. Bu yıl her iki hayalim de gerçekleşti. Dan Brown son kitabı Cehennem'de İstanbul'u kendi bakışıyla dünyaya anlattı. Biz de Evliya Çelebi ve Ölümsüzlük Suyu animasyon sinema filmiyle İstanbul'u dünyaya seyrettireceğiz.
İstanbul'u içine dahil eden çok proje var. Yapımcıların İstanbul'a olan ilgisi değişti mi?
İstanbul muhteşem bir şehir. Daha önce Mimar Sinan konulu bir belgesel çektik. Hem Orta Doğu hem de Avrupa televizyonlarında yayınlandı. Kültür Bakanlığımızın Sinema Genel Müdürlüğü çok çaba harcadı ama nihayet Hollywood da bu muhteşem şehri keşfetti. Artık İstanbul'da daha fazla büyük bütçeli film çekiliyor. Hatırlıyorum da yıllar önce sinemaya gönül vermiş birkaç arkadaşımla, Truva filmi ülkemizde çekilsin diye ne uğraşmıştık. Şimdi Lost'un yapımcısı Ra'uf Glasgow gelip İstanbul'un dehlizlerinde film çekmek istediğini söylüyor. Hatta bu yaz Çanakkale'de Anzaklarla ilgili bir film yapmayı planlıyor. Nerden nereye geldik…
Siz neden animasyon yapmayı tercih ettiniz?
Biz, biraz değişik bir şey yapalım dedik. Filmimizde İstanbul ilk kez bu ölçekte modelleniyor.
Mısır'dan İstanbul'a
Daha önce İstanbul ile ilgili animasyonlar yapıldı mı?
Japonlar Marmaray ile İstanbul'dan birkaç sahne gösteren bir animasyon film yapmışlardı. Ayrıca yine dünyaca ünlü Assassin's Creed oyununun bir bölümü İstanbul'da geçiyor. Ve İstanbul anime edildiğinde ortaya fantastik bir tablo çıkıyor. Biz tarihi yarımadadan Galata Kulesine, İstiklal Caddesinden İstanbul Boğazına, reel İstanbul'u modelledik ki, seyirci için muhteşem bir görsel şölen olacak.

Asklepion’dan İnciraltı’na Uzanan Şifa Yolculuğu:EXPO 2020

İki yanı sütunlarla çevrili, kesme irice taşlarla kaplı yolun sonundaki anıtsal kapı umuda açılıyordu ta milattan önce 4. yüzyılda... Hemen girişte yer alan yazı her şeyi anlatmaya yetiyordu aslında: “Ölüm buraya giremez!”
Evet; burası Asklepion... İzmir Bergama’da kurulan ve hekimlik tanrısı Asklepios’a adanmış,  dünyanın en eski sağlık merkezlerinden biri olan efsanevi kent... Hastaların şifalı sularla, otlarla, müzikle tedavi edildiği, ameliyatların yapıldığı Asklepion’da tıp eğitimi de veriliyordu... Hazırladığı 100’e yakın ilaç reçetesi günümüze kadar ulaşan ve modern eczacılığın babası sayılan Galen burada yaşamıştır.
Batı’nın en doğusu, Doğu’nun en batısı İzmir ve çevresinde, günümüzden yaklaşık 2 bin 400 yıl önce başlayan sağlık serüveni şimdi yeni bir hedefe doğru yol alıyor: EXPO 2020...
EXPO, 163 ülkenin üye olduğu Uluslararası Sergiler Bürosu (BIE) tarafından organize edilen ve süre, ziyaretçi sayısı gibi kriterler göz önüne alınarak yapılan değerlendirmelere göre dünyanın en kapsamlı organizasyonu.
EXPO’ların en önemli özelliklerinden biri de teması... İzmir; Birleşmiş Milletler’in Binyıl Kalkınma Hedefi olan “Herkes İçin Sağlık” idealinden yola çıkarak, temasını “Daha İyi Bir Dünya İçin Yeni Yollar / Herkes İçin Sağlık” olarak belirledi.
Tema; İzmir ve çevresinin tarihsel mirasıyla bağlantılı olduğu gibi son 10 yılda dünyada örnek bir sağlık reformuna imza atan Türkiye’nin performansıyla da birebir örtüşüyor. Birkaç rakam vermek gerekirse:

Antik Kentler:Attaleia

M.Ö. 188’de Syria Kralı III Antiochos, Pergamum ittifakı tarafından Magnesia’da bozguna uğratılmasından sonra Apamea Barışı’nı imzaladıysa da sınırlar konusundaki anlaşmazlık sona ermedi. Pergamum ve onun güçlü filosu için Pamphylia sadece çok önemli değil, aynı zamanda Side’yi ele geçirmeye çalışırken uğradığı başarısızlıktan sonra donanmasının sığınması için acil bir ihtiyaçtı. Bu sebepten (M.Ö. 159 – 138 yılları arasında hüküm süren) Pergamum Kralı II. Attalos donanmaya ait bir üs kurma amacıyla kendi adını verdiği Attaleia’yı kurdu. Şehrin eski bir yerleşimin uzantısı olması ya da önceden var olan bir yerleşimin üzerine yapılanmış olması muhtemeldir. Antalya’nın 5 kilometre batısında bugünkü Gurma Köyü topraklarında kurulan antik Olbia şehri, madeni parasına göre tarihi beşinci yüzyıla kadar uzanan antik bir merkezdi. Attaleia’nın kurulmasıyla, Olbia önemini kaybetti, varoş seviyesine indi. Olbia sakinlerinin Attaleia’nın halkını oluşturduğu varsayılır.
Eski çağlarda Attaleia olarak bilinen şehir Türkçe çoğu eser de dahil olmak üzere doğulu kaynaklarda Adalya olarak, batı kaynaklarda ise Adalia ve bazen de Satalia olarak ve günümüzde ise Antalya olarak geçer.
Elimizde şehrin tarihiyle ilgili süreklilik gösteren bir kayıt yoktur. M.Ö. 133’de Pergamum Kralı’nın topraklarını Roma’ya devretmesinden sonra Attaleia bir süreliğine bağımsız kaldıysa da daha sonra Cilicia devletine bağlandı. M.S. 46’da St. Paul’ün Perge üzerinden Attaleia’yı ziyareti şehrin tarihinde önemli bir olaydır. Şehrin ticaret merkezi olarak refah seviyesinin en yüksek noktaya ulaştığı dönemin M.S. ikinci yüzyıl olduğu bilinir ve M.S. 130’da İmparator Hadrian’ın ziyareti anısına yapılan yeni anıtlarla daha da değer kazanmıştır.

Anadolu Merkezli DünyaTarihi! Muhteşem

Tesadüfler hayatımızda ne kadar yer tutuyor bilemeyiz. Ancak biliyoruz ki tesadüfler tarihin ve toplumların akışını değiştirecek sonuçlara yol açabilmektedir. Bizim yaşadığımız ve farkına vardığımız tesadüfler bu kadar büyük etkiler yaratmasa da olumlu, güzel ve şaşırtıcı sonuçları olmuştur.
Bu güzel ve şaşırtıcı tesadüflerden birini de Theodore Zeldin’in “İnsanlığın Mahrem Tarihi” isimli kitabını araştırırken karşılaştığımız Evin Esmen ve Arda Kısakürek isimli iki Don Kişot’nun zamana iz bırakma ve topluma borçlarını ödeme konusunda yapmış oldukları akıl dışı  “Bizimkiler/Anadolu Merkezli Dünya tarihi" isimli çalışmaları oldu.
Tamamen bir alıntı linkini takip ederek ulaştığımız çalışmalarını ilk bakışta algılayamamakla beraber merakımızın peşinden gidip incelemeye çalışınca bu devasa çalışmayı fark ettik ve hayret ettik.
Bizi bu kadar hayrete düşüren bu çalışmanın hiçbir ticari hiçbir Tanıtım faaliyeti kapsamında olmadan “Ücretsiz” bir biçimde ilgilenenlere sunulması idi.
Şu an için 27 cildi bulan Medeniyetler tarihi çalışmasının her türlü övgüye, ödüle ve ilgiye değer olduğunu belirterek bu iki Kahraman insana teşekkürlerimizi borç biliriz.
Önsöz olarak her iki yazarın ayrı ayrı kaleme aldığı metinlerde Arda bey çok güzel ve çoğunluk fikirlerine canı gönülden katıldığımız görüşleri bizleri inanılmaz derecede heyecanlandırdı ve gururlandırdı.
İlgili çalışma Adresi : http://www.dunya-tarihi.com/
iyiturks
Önsöz Arda Kısakürek
Bu kısa tanıtım ve şükran yazımızdan sonra sizleri de etkileyeceğine inandığımız çalışmanın önsözü ile baş başa bırakıyoruz. Saygılarımızla,  iyi okumalar
1999 yılında çalışma hayatımızı kapatıp, köşemize çekildiğimizde, senelerce sanayide ve üretimde çalışmış kişiler olarak gönlümüzün rahat olması gerekirdi, ama öyle değildi. Ülkemizde ve dünyada olup bitenleri tam olarak değerlendiremiyor, bu ülke için ne yapılabilinir sorusu dönüp dolaşıp karşımıza çıkıyordu. Olup bitenleri daha iyi anlayabilmek ve yorumlayabilmek için Tarih’i öğrenmeye karar verdik.
Kendimizi yani “ bizi “ tanımak istiyorduk. Sanayide çalışırken ilkokul mezunu bile olmayan insanların, en ileri teknikleri ne kadar çabuk kavradıklarına ve bununla da yetinmeyip onları nasıl geliştirdiklerine defalarca şahit olmuştuk. Fedakârca, çoğu zaman kendilerini hiçe sayarak çalışıyorlardı. Hâlbuki pek çok şart aleyhlerine idi. Tek oda evlerine döndüklerinde uyuma imkânları olmamasına rağmen gece vardiya tutuyor, uykusuzluk ve yorgunluktan başları düştüğünde de, yakalanırlarsa, cezalandırılıyorlardı. Karşılığını yeteri kadar almadan durmadan çalışıyor ve aleyhlerine cereyan eden olayları büyük bir tevekkülle karşılıyorlardı. Onların, Kıbrıs olayları sırasındaki heyecanlarını ve bıraksalar nasıl atılacaklarını yaşamıştık. Haysiyetlerine ne kadar düşkündüler. Her cefaya katlanırlardı ama başkası “ ne der “ e dayanamazlardı. Tek istekleri güvendi, şerefleri ile başları dik yaşamak istiyorlardı. Yarı aç, yarı tok yaşamak sonraki bir şeydi ve çok da önemli değildi. Tek istekleri olan güven ve saygıyı onlara ne iş yerleri, ne de ülkeleri vermiyordu. Ama onlar, küçük karıncalar olarak, birbirine tutunuyor, yoktan var ediyor ve bunu fark etmiyorlardı.
Ramazanda oruçlarını tutuyorlardı. Fırsat bulurlarsa namaza gidiyorlardı. Ama kimseyi de bunları yapmıyor diye yargılamak akıllarından geçmiyordu. Dindar mıydılar, hiç anlayamadık. Dinlerini biliyorlar mıydı, sanmıyoruz. Peki, öyleyse yaptıkları neydi. Kendilerinden olmayanları ( başka din ve ırktan ) hiç yadırgamadan karşılıyor onlarla hemen kaynaşıyorlardı. Bunlar köylülükten yeni işçi olmuş insanlardı. Hala kökleri köylerdeydi. Aradan birkaç nesil işçi olarak geçmemişti ama onlar teknoloji ile hemen bütünleşmişlerdi. Ne kadar olgun ve ne kadar insandılar.
Kimse hakkında kötü söylediklerini görmedik. Hatta yapılan yanlışları bile, başkasını gammazlamak ağırlarına gittiğinden söylemezlerdi. Kendi hallerinde insanlardı. Kimse onların ne kadar fedakâr olabileceğini, nasıl onların bir kaplan kesilebileceğini anlayamazdı.
Peki, bizim insanımız böyle ise, niye dünya bizi düşman bellemişti. Biz ne yapmıştık ta, bizden bu kadar korkuluyor, tiksiniliyor ve uzak durulmaya çalışılıyordu. Hâlbuki savaş meydanlarında düşmanlarımızın bize saygı duyarak ayrıldığını biliyorduk. Biz Libya’da, Balkan Savaşında, Birinci Dünya Savaşında, İstiklal savaşında çarpışmış olan, öldürmüş, yaralamış ve yaralanmış olan, dedelerimizi, amcalarımızı tanımıştık. Onlar bize göre “ ensesine vur, lokmasını al “ insanlardı. Ufak, tefektiler, kimse onların Yemen’de, Galiçya’da, Kanal’da ve daha pek çok yerde aşsız ve kurşunsuz, sadece yüreği ile dövüştüğünü anlayamazdı. Kimse onların, gözlerinin önünde yaralı arkadaşları kesilirken, kurşunları olmadığı için yaralılarını koruyamadıklarını ama hep bunun acısı ile yaşadıklarını anlayamazdı.

Antik Kentler: Aspendos


Köprüçay (Eurymedon) nehrinin yanında kurulmuş olan Aspendos, muhteşem antik anfi-tiyatrosuyla dünyaca tanınmaktadır.
Yunan efsanesine göre, şehir Truva Savaşı’ndan sonra Pamphylia’ya gelen kahraman Mopsos liderliğindeki Argive kolonicileri tarafından kurulmuştur. Aspendos bölgede kendi adına madeni para bastıran ilk şehirlerden biridir. Tarihi M.Ö. beşinci ve dördüncü yüzyıla uzanan bu gümüş sikkelerde şehrin adı yerel yazı ile Estwediiys olarak geçer. 1947’de yapılan Adana yakınındaki Karatepe kazılarında bulunan M.S. sekizinci yüzyılın sonlarına ait hem Hitit hiyeroglifi hem de Finike alfabesi ile kazılmış olan iki dildeki yazıt, Danunum (Adana) Kralı Asitawada’nın kendi isminden türetilmiş Azitawadda adında bir şehir kurduğunu ve kendisinin Muksas ya da Mopsus hanedanı üyesi olduğunu belirtir. “Estwediiys” ve “azitawaddi” isimleri arasındaki bu şaşırtıcı benzerlik Aspendos şehrinin Asitawada’nın kurduğu şehir olabileceğine işaret eder.
Aspendos eski çağlarda politik bir güç olarak önemli rol oynamamıştır. Aspendos’un kolonileşme dönemindeki siyasi tarihi Pamphylia bölgesindeki akımlarla uyum sağlar. Bu eğilim ile Aspendos, kolonileşme döneminden sonra bir süre Likya egemenliği altında kalmıştır. Şehir, M.Ö. 546’da Pers hâkimiyeti altına girmiştir. Aspendos’un bu dönemde de kendi adında parasını basmaya devam etmiş olması, şehrin Pers egemenliği altında bile oldukça özgür olduğunu gösterir.
M.Ö. 467’de devlet adamı ve askeri komutan Cimon ve onun 200 gemiden oluşan filosu, ani bir saldırıyla Eurymedon (Köprüçay) Nehri’nin ağzında konuşlanan Pers donanmasını yok etmiştir. Cimon, Pers kara kuvvetlerini ezmek için, en iyi savaşçılarını daha önce ele geçirdiği tutsakların giysilerini giydirip kıyıya göndererek Persleri kandırdı. Persler bu adamları gördüklerinde onların düşman tarafından serbest bırakılan yurttaşlar olduğunu düşündüler ve kutlama şenlikleri düzenlediler. Bundan yararlanan Cimon, karaya çıkartma yaptı ve Persleri yok etti. Bundan sonra Aspendos, Attika-Delos Deniz Birliği’nin üyesi oldu.

Dünya Mirası Türkiye:11 Çatalhöyük Neolitik Arkeolojik Sit Alanı

Konya'nın 45 km. güneyindeki Çumra'da yer alan Çatalhöyük, Orta Anadolu'da M.Ö. 10. ve 8. bin yıllardan kalan büyüleyici bir Neolitik antik kenttir. Çatalhöyük dünyanın en eski antik kentlerinden birisidir. Çatalhöyük'teki en bilinen şehirleşme dönemi 7 ile 11. katmanlar arasında yer almaktadır. Kare duvarlarla örülü evler bitişik bir yapıya sahip olmakla beraber aralarında ortak duvar bulunmamaktadır (her evin kendine ait duvarı bulunmaktadır). Evler ayrı ayrı planlanmış ve gerek duyulduğunda bir evin yanına başka bir ev inşa edilmiştir. Evlerin bitişik duvarları nedeniyle şehirde sokak bulunmamaktadır. Arkeologlar toprak evlerin çatılarında bulunan deliklerin giriş kapıları olduğu sonucuna varmışlardır.
Ankara Anadolu Medeniyetler Müzesi'nde sit alanından getirilen, yeniden inşa edilmiş ünlü tapınak ev ile ana tanrıça Kibele'nin figürleri, obsidyen ve kilden objeler ve Neolitik freskler sergilenmektedir.
Çatalhöyük'teki duvar resimleri 10 ve 11. katmanlarda bulunmuştur. En güzel ve incelikle işlenmiş duvar resimleri ise 5 ve 7. tabakalara aittir. Bu resimler, mağara duvarlarına resimler yapan Paleolitik dönem insanları tarafından başlatılan geleneğin devamı niteliğindedir. Bu dönemde insanların çizdikleri bu resimlerin avlanırken kendilerine şans getirdiğine inandığı da söylenebilir. Daha sonraki çağlarda, ev dekorasyonunun kuş motifleri ve geometrik şekillerle sınırlı olduğu görülmektedir.
Dünya Miras Listesine Alınma Tarihi: 2012
Liste Sıra No: 1405


Antik Kentler: Arykanda


Akırçay vadisinde çevreye egemen bir konumu olan Arykanda’nın kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Kazılardan elde edilen kanıtlara göre Arykanda İ.Ö. V. yüzyılda mevcuttu. İ.S. 240 yılında büyük bir depremle yıkılan kent varlığını İ.S. XI. yüzyıla kadar sürdürmüştür. Bizans devrinde Akalanda adını alan kent teraslar halinde yapılmıştır. Yapılardan pek çoğu iyi korunmuş durumdadır.
Arykanda sözcüğü Luwi dilinde “Sunak yeri” anlamına gelmektedir. Plinius ilk yerleşenlerin Thrak kökenli olduğunu söylemekte ise de bu şüpheli bir iddiadır. M.Ö. 2000’de bu kentin olduğu yerde Anna isimli bir yerleşimden bahsedilmektedir. Ama bu yerleşim ile Arykanda arasında kesin bir bağ kurulamamıştır. M.Ö. 2000’lere ait burada iki adet taş balta bulunmuştur. Bu baltaların bir benzerlerinin de Limyra ,Patara ve Kynaenai’de bulunması bu bölgede iskanın Bronz çağında varlığını gösterir.
M.Ö. VI.yy.dan itibaren kentin tarihini bilmekteyiz. Kent önce Pers egemenliğinin altına girmiş ve M.Ö.V.yy.da Perslerin sağladığı olanaklarla zenginleşmeye başlamıştır. Bu dönemde yaşamış olan Pindaros burada bir Helios kutsal alanından bahsederse de kazıları yürüten Prof.Dr. Cevdet Bayburtluoğlu bu döneme ait buluntuların çok seyrek olduğunu ifade etmektedir. Daha sonrada M.Ö. 333’ de Büyük İskender kenti özgürlüğe kavuşturmuştur. Onun ölümünden sonra önce Ptolemaiosların onu takiben de Seleukosların eline geçmiş. Apameia Antlaşması ile Rodos Perea’sına bağlanan kent, M.Ö. II.yy.da Likya Birliği’nin üyesi olmuş ve kendi adına sikke bastırmıştır. M.S. 43’de Roma İmparatoru Claudius zamanında Romaya bağlanmış ve bu devrinde kent son derece gelişmiştir. Volkanik bir bölgede olan bu kent tarihte bildiğimiz M.S.141 depreminden büyük zarar görmüştür. Devrin zenginlerinden Opramoas’ın depremden zarar gören kente 10.000 denar yardım yaptığı bulunan bir kitabede yazmaktadır. Daha sonra Ağustos 240 depreminde yine bir yıkıma uğramıştır. Bu depremden sonra kent yaralarını kolay saramamış ve fakirleşmeye başlamıştır. Hatta İmparator Maximianus ve Diocletianus Arykanda için bazı vergi indirimlerinde bile bulunmuşlardır. Bizans döneminde ise kent Orykanda, Akalanda adı ile anılmaya başlamış ve Myra Metropolitliği’ne bağlı bir piskoposluk merkezi olmuştur. Bu devirde yerleşim Bazilika çevresi ile Nal tepesinde ve Büyük Hamam’ın olduğu sahada yoğunluk kazanmıştır. Hatta hâlâ Pagan inancını taşıyanlar ile Hıristiyanlar kenti kendi aralarında böldüklerini, kiliselerin tamamının bir bölgede toplandığından anlamaktayız.

Antik Kentler: Ariassos

Ariassos, Antalya’nın kuzeybatısında bulunan Taurus Dağlarındaki dar, taşlık bir vadide kurulmuştur. Ariassos’a ait bulunan en eski madeni para M.Ö. birinci yüzyıla aittir. Bir yüzünde Zeus’un başı bulunan bu paraların diğer yüzünde de kambur bir boğa görülür. Strabo, diğer kaynaklarda Areassos ve Ariassos olarak da geçen şehirden Aarossas olarak bahseder.

Yıkılmış birkaç Helenistik duvar dışında diğer tüm kalıntılar Roma ve Bizans dönemlerine aittir. En iyi korunmuş yapı, ortadaki kemeri daha yüksek ve geniş olan üç kemerli zafer takı şeklindeki şehir kapısıdır. Kemerler taş kaideler üzerinde yükselir.
Siteye, bu kapıdan geçilerek doğu-batı yönünde uzanan sütunlu caddeden geçerek girilir. Bu caddeye, Bizans döneminde ne için yapıldığı bilinmeyen ve dokusunu tamamen bozan bir çok yapı dikilmiştir. Bugün sadece birer taş yığınına dönüşmüş olduklarından diğer ana binaların özellikleri belirlenememiştir.

Vadinin güney ve kuzey uçları nekropol olarak kullanılmıştır. Burada bulunan cenazelere ait yapılar Pisidia özelliklerini taşır ve genellikle yüksek podyum üzerine yerleştirilmiş tonozlu yapılardan oluşur. Burada, kılıç ve kalkan motifleriyle süslenmiş kırılmış lahit bulunur. Sacrophaginin kapakları yuvarlak çatı biçimindedir.

Antik Kentler: Apollonia


Apollonia, Kaş-Finike yolu üzerinde Teke Yarımadası ve Sıcak Yarımadası arasındaki Kılınçı Köyü yakınlarında yer alır. Yeri hakkında araştırmacılar tartışma içerisinde olsa da Augustus ve Tiberius dönemine ait adak stelleri( dikili blok) sayesinde yeri saptanabilmiştir.
Apollonia’nın kelime anlamı Helen dilinde “ Apollon Yurdu” demektir. Yerleşke “L” harfine benzeyen bir kayalık üzerinde inşa edilmiştir. Ancak kim tarafından ne zaman kurulduğu bilinmemektedir.
Kentin günümüzde ulaşılabilen kısmı akropoldür. Akropol, Yunanca’da “yukarıda bulunan şehir” demektir. Eski Yunan kentlerinde, kentin yanı başındaki yükseklikte kurulan yerlere bu isim verilirdi.
Apollonia’dan günümüze kadar gelmeyi başaran en belirgin örnekler nekropoller(ölüler şehri) ve kentin çevresindeki mezar anıtlardır.
Diğer küçük Lykia şehirleri gibi Apollonia hakkında da daha fazla bilgi yokutr. Apollonia bir beyin oturduğu müstahkem kalelerden birisidir. Kalıntılardan anlaşıldığına göre M.Ö. IV. yüzyılda varlığı bilinen Apollonia'da, Aperlai vasıtasıyla Lykia Birliğinde temsil ediliyordu.

Antik Kentler: Aperlia

Sıçak Yarımadası'nda olup, Sıçak İskelesi'ndedir. Buraya Kaş'tan tekne ya da Üçağız'dan kayıkla kolaylıkla gelinebilir. Karadan ise Kılıçlı'da bulunan Apollonia'yı görüp buraya ulaşılabilinir. Ele geçen sikkelerden, bir Lykia şehri olan Aperlai'nin tarihinin M.Ö. V. veya IV. yüzyıla kadar inebildiği anlaşılmaktadır. İsindi, Simena ve Apollonia ile birlikte Lykia Birliği içinde bulunan Aperlai, aynı zamanda birliğin başı olarak da görülür.
Deniz kenarından başlayan rekteaonal ve poligonal teknikteki surlar, aralıklı kulelerle takviye edilmiştir. Roma dönemine ait dikdörtgen bir alanı çeviren surlar yer yer görkemli bir görünüşe sahiptir.
Surun dışındaki diğer kalıntılar Bizans ve sonrası dönemlerden kalmadır. Surun güney tarafı ise poligonal teknikte ve çok harap vaziyettedir. Bu yönde iki yanında kulelerle takviye edilmiş bir ana giriş kapısı da bulunuyordu. Kuzeybatı köşesinde bir kilise ve güneydoğu köşesindeki şapel dışında belirli bir yapı bulunmaktadır.
Surun doğusunda hemen hepsi yuvarlak kavisli kapağa sahip çok sayıda lahit bulunmaktadır. Bunların bazıları erken dönem surları ile sahil arasında yer alır. Böylece bu alanın daha sonra duvarlarla çevrilen şehre ait olduğu anlaşılmaktadır. Aperlai'nin rıhtımı ve buna bağlı yapılar bugün su altında kalmış olup deniz altındaki görüntüler yer yer izlenebilmektedir. (Kaynak 1)
Kent adının orijinali Luwi dilinde “Aprillai” olup “Akarsu Boğazı” anlamına gelmektedir. Aperlai, küçük boyutlu bir Likya liman kentidir. M.Ö. V. ve IV. yüzyıla ait eserler olarak APR ve PRL kısaltmalarıyla bastırdığı Lykia dili ile yazılmış gümüş sikkeler, Aperlai’ın Lykia Birliği öncesi varlığına işaret eder. Şehrin ismine daha çok, geç devir yazarlarında Plinius, Stadiasmus, Ptolemaios, Hierokles’te rastlamak mümkündür. 16. yüzyılda, tamamen terk edildiği ve belki 3-5 balıkçı ailesinin barındığı korunaklı bir liman olarak Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinde de anılmaktadır. Birlik dönemine ait sikkeleri de ele geçmiş olan Aperlai’ın diğer Roma egemenliğindeki Lykia şehirleri gibi yalnız III. Gordianus zamanında sikke basma yetkisine sahip olduğu bilinmektedir. Lykia Birliği sırasında Aperlai; üç kentin, bazı kaynaklara göre ise dört kentin “tek oya” sahip olduğu birliğin başındadır. Aperlai’ın Simena, Apollonia ve İsinda ile bir “sympoliteia” imzaladığı ve oluşturduğu kesindir. Söz konusu üç şehrin vatandaşlarından yazıtlarda “Simena’dan Aperlailılar” diye söz edilmekte ve kendi etnik isimleri kullanılmamakta idi. Bizans dönemi Piskoposluk kayıtlarında ise ismi “Aprillae” şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Tüm Likya liman kentlerinde olduğu gibi Aperlai’da da limana yakın iki adet Roma dönemi hamam kalıntısı saptanabilmiştir. Biri akropolün kuzeybatı köşesinde diğeri de güney-doğu köşe de olmak üzere iki adet küçük boyutlu Bizans kilisesi kalıntısı dikkat çeker. İ.S. 6.-7. yüzyıllara tarihlenen her iki kilisede bazilikal planda inşa edilmiş olup, erken Bizans kilise mimarisini yansıtır. Orta geniş koridorun her iki yanında, iki dar koridor, sonunda ise yarım daire planlı apsis yer alır. (Kaynak 2)
Aperlai, batık kenti, lahitleri, muazzam Akdeniz manzarasıyla Mavi Yolculuğun vazgeçilmeyen durağı. Dalaman ile Antalya arasında yer alan ‘Işık Ülkesi’ Likya Bölgesi adeta bir açık hava müzesine benzer. Hiç ummadığınız anda, bazen bir antik kent, bazen yalnız bir lahit, bazen zamana inat ayakta kalmaya çabalayan bir yapı parçası çıkar karşınıza. İnönü Körfezi’ni tekneyle dolaşırken girdiğiniz minik bir koyda, denizin içindeki lahidiyle ünlü Simena manzarasına eş bir görüntü karşılar sizi. Bu kez suların içinde zamana ve dalgalara direnen daha küçük, yalnız bir lahittir. Burası Teke Yarımadası’nın ucunda, Akdeniz’e sanki bir mantar ya da ters ‘T’ görünümüyle bağlanmış olan Sıçak Yarımadası’ndaki Aperlai antik kentidir.
Likya’nın Doğal Limanı
Bilge Umar’a göre adı ‘Akarboğaz’ anlamına gelen Aperlai’nin varlığını, MS 5. yüzyıla ait, adına basılı gümüş sikkelerin bulunmasından öğreniyoruz. Kendilerini ‘Trimilili’ olarak adlandıran Likyalılar, ilk yerleşim yurtları Dirmil Yaylası’ndan (Burdur-Gölhisar) zamanla denize açılmak üzere kıyı bölgelere taşınmışlar. Atina ve Pers istilalarının ardından MS 9. yüzyıla dek Likya eyaletinin psikoposluk merkezlerinden biri olan Aperlai, Roma devrinde komşuları İsinda, Apollania ve Simena ile bir sympoliteia (ortak vatandaşlık) oluşturarak Likya eyalet meclisinde tek oyla temsil edilme hakkını kazanmış. Bu dörtlü birliğin (tetrapolis) başını çekme dışında tarihte önemli bir rolü bulunmayan kent, MS 141’deki büyük depremden zarar görerek yıkılmış. Dönemin en zengini Rhodopolis’li Opramoas, diğer Likya kentlerine yaptığı yardımları Aperlai’den de esirgememiş ve kentin yeniden yapılanmasına katkıda bulunmuş.
Surlar Kentin Haritası