Sayfalar

Hayat - Şehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat - Şehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Türkiye Dokuma Atlası Projesi ve Sergisi


Sosyal medyada bir sergide yapılan röportaj önümüze gelince bu sergiden ve bu çalışmadan haberdar olduk. Popüler olmayan, etki alanı dar gibi gözüken ancak geçmiş ile gelecek arasında bugünden kurulan devasa bir bağ bu. Kültürel, ekonomik ve sosyolojik olarak kapsamlı etkileri olan/olacak bir çalışma bu. Umarız başarılı olur ve beklentiler doğrultusunda faydalar sağlar. Emeği geçenlere teşekkür eder, başarılar dileriz. Aşağıda bu sergi ile ilgili a.a haberi ile ilgili projenin kendi tanıtımı ile ilgili paylaşımlarımız olacak. Her ikisinin de linkleri ilgili bölümlerde verilmiş olacaktır. İyi okumalar dileriz.  iyiturks

Türkiye'nin ilk dokuma atlası sergisi Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde kapılarını açıyor. Emine Erdoğan'ın himayesinde yürütülen, Türkiye'nin yöresel dokumalarını ilk kez bir araya getiren "Türkiye Dokuma Atlası" projesi kapsamında hazırlanan "Dokuma Atlası Sergisi", 22 Haziran'da kapılarını açacak.   

Alınan bilgiye göre, Olgunlaşma Enstitülerinin yenilenme çalışmalarının bir ürünü olarak hazırlanan "Türkiye Dokuma Atlası Projesi", Milli Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğüne bağlı İstanbul Sabancı Beylerbeyi Olgunlaşma Enstitüsü tarafından yürütülüyor. 

İstanbul Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliğinin destekleri, Marmara Üniversitesinin katkılarıyla yürütülen projeye, Türkiye İhracatçılar Meclisi ve Ticaret Bakanlığı da katkı veriyor.

Proje, asırlık dokumaları sandıklardan çıkarıp, tasarım dünyasına taşımayı ve ekonomik değere dönüştürmeyi amaçlıyor. Proje kapsamında ayrıca geleneksel dokumaların aslına uygun üretilerek yerel kalkınmanın da desteklenmesi planlanıyor.

151 çeşit dokuma türü sergilenecek

Projenin ilk etkinliği olarak gerçekleştirilen sergide, bölgesel rotalar izlenerek, Türkiye'nin çeşitli bölgelerinden bir araya getirilen 151 çeşit dokuma türü sergilenecek. Sergide ayrıca koleksiyoner Yusuf İyilik'in koleksiyonundaki Osmanlı kumaşlarından parçalar yer alacak.

Prof. Dr. Hülya Tezcan, Prof. Dr. Aydın Uğurlu ve Prof. Dr. Mehmet Akalın'ın danışmanlığı, Ayşe Dizman'ın koordinatörlüğü ve Güneş Güner'in küratörlüğü ile gerçekleştirilen sergide, genç tasarımcıların, geleneksel kumaşlardan ilhamla oluşturduğu tasarımlarla zaman tünelinde gezilebilecek.

Sergide dokuma sanatçıları Aydın Uğurlu'nun Doğa Üçlemesi, Elisabeth Strub Madzar'ın Pa ve Umay Ana isimli iki eseri, Servet Senem Uğurlu'nun Anadolu Tanrıçaları dokuma heykelleri olmak üzere dokuma sanatları da sergilenecek.

Serginin zaman tüneli olarak isimlendirilen alanında, Mehmet Demir, Mert Çelebi, Senem Kula ve Rümeysa Kış'ın geleneksel dokumaları geleceğe taşıyabilecek tasarımları yer alacak. Sergi, 3 ay boyunca haftanın 6 günü ziyaret edilebilecek.


PROJE HAKKINDA

Kültürel miras, toplumların kültürel zenginliğini ve geleneklerini geçmişten miras alarak geleceğe aktaran değerler bütünüdür. “Yaşayan miras” olarak da adlandırılan kültürel mirasın korunması ve geleceğe aktarılması, milletler için hayati öneme sahiptir. Kültürel değerlerini koruyarak yaşatan ve evrensel kültürle bağ kurabilen toplumlar, küreselleşen dünyada milli kimlikleriyle söz sahibi olabilirler.

Kültürün kuşaktan kuşağa aktarılmasında, sözlü ve yazılı eserler yanında renkler, motifler ve desenler de büyük öneme sahiptir. Geleneksel dokumalar, Türk insanının duygu ve düşünce dünyasını yansıtan çok zengin motif ve desen zenginliği barındırır. Kültürel hafızanın canlılığı bu değerlerin korunarak yaşatılması ve anlamlandırılmasıyla mümkündür.

Cumhurbaşkanımızın eşi Sayın Emine ERDOĞAN Hanımefendi himayesinde, İstanbul Beylerbeyi Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, T.C. Ticaret Bakanlığı ve İTHİB (İstanbul Tekstil Hammaddeleri İhracatçılar Birliği) desteğiyle hayata geçirilen “Türkiye Dokuma Atlası Projesi” Türk milletinin hafızasını oluşturan binlerce yıllık dokuma kültürünü, korumak, geliştirmek, toplumsal farkındalıkla kuşaktan kuşağa aktarmak ve dünyaya tanıtmak amacı ile oluşturulmuş bir kültür projesidir.

Günümüzden 9000 yıl önce Çatalhöyük’te başlayan Anadolu dokumacılığı, her çağda dünya dokuma ticaretine yön vermiştir. Orta Asya’dan gelerek ve Anadolu’nun yerel kültürleriyle zenginleşen Türk dokuma kültürü, son yıllarda geleneksel değerlerini hızla kaybetmekte ve çeşitli nedenlerle modernize edilerek aslından uzaklaşmaktadır.

“Türkiye Dokuma Atlası Projesi” ile Anadolu’nun dokuma kültürünün araştırılarak verilerin tek bir kaynakta toplanması; geleneksel dokumaların bölgesel hatta il bazında incelenmesi ve teknik yönden detaylandırılması sağlanacaktır. Yöresel dokumaların kimliklendirilmesi, kataloglanması, aslına uygun üretilmesi ve geleneksel yöntemlerle üretilmiş olanların korunmaya alınması projenin genel amacıdır. Proje kapsamında; coğrafi işaret tescilinin karakteristik tüm yöresel dokumalar için teşvik edilmesi, coğrafi işaret almış olan dokumaların standartlara uygun üretilmesi için çalışmaların yürütülmesi amaçlanmaktadır.

“Türkiye Dokuma Atlası Projesi”, Anadolu’nun sahip olduğu binlerce yıllık birikim ve potansiyelin uluslararası alanda ticaret, kültür ve sanatla buluşmasını sağlayacaktır. Türkiye’nin 21. yüzyıldaki güçlü tekstil ticaretinin köklerini oluşturan geleneksel dokumaları, çağdaş tasarımlarla “Türk markası” olarak dünyaya tanıtmak projenin öncelikli hedefi ve davetidir.

Geleneksel dokumaların tekstil ve moda sektörü ile buluşturulmasıyla yerel kalkınmanın sağlanması, “Dokuma Kültürü Rotaları” ve “Yaşayan Müzeler” oluşturularak kültür turizmine ve yerel kalkınmaya katkı sağlanması projenin ileriye dönük öncelikli hedefleri arasındadır.


PROJENİN HEDEFLERİ

  • Geleneksel Türk el dokumalarını, coğrafi işaret, ham madde, dokuma ve boyama yönünden inceleyerek yün, pamuk, keten ve ipek gibi doğal elyaflarla oluşturduğumuz kültürel izleri takip etmek. Dokuma yöntemleri ve desen dilinde, küresel kültüre katabileceğimiz değerleri tespit etmek.
  • Türk dokumacılığının kıymetli bir zanaat olarak yaşatılmasını sağlamanın yanı sıra, teknolojik değişim ve gelişmelerden faydalanarak dünya kumaş sektöründe fark yaratmak ve geleneksel dokumacılığın prestijli bir ticari faaliyete dönüşmesi ile yerel kalkınmaya katkı sağlamak.
  • Doğal bitkisel boyama, yerel dokuma yöntemlerine işaret eden sergilemeler oluşturarak yerel ve uluslararası moda tasarımcılarının ve satın almacıların dikkatini çekmek ve bu dokumalara olan talebi arttırmak. Sürdürülebilir ve doğa dostu tekstil ürünlerinin geliştirilmesiyle çevreci yaklaşıma destek olmak.
  • “Türk Dokuması” olarak belirlenen geleneksel dokumaların öncülüğünde, yerel ve küresel sergiler, atölyeler ve iş birlikleri tasarlamak, oluşturmak.
  • Akademik iş birlikleriyle dokumaların araştırma ve geliştirme aşamalarını takip etmek.
  • “Türk Dokuması” olarak hafızalarda yer etmesini önemsediğimiz; Antep Kutnu, Ankara Sofu, Şal Şapik, Rize Bezi /Feretiko, Ehram, Beledi ve Denizli Buldan dokumalarını dünyaya tanıtmak. Kutnu’ nun renk ve desenini, Ankara Sofu’nun yüzyıllarca tüm dünyanın tercih ettiği ipeksi yumuşaklığı, su iticiliği ile benzersiz yün dokuması özelliğini, Üsküdar Çatması’ nın desen ve renkleri ile ev tekstiline katacağı değeri, Denizli Buldan Bezi’ nin doğal boyalarla parlak, hafif ipek dokumasını, çağdaş kullanışlı tasarımlara dönüştürerek sergilemek.
  • Anadolu dokuma kültürünü takip ederek tarih boyunca dokumacılığın merkezi olan Denizli, Bursa ve İstanbul başta olmak üzere, İpek Yolu üzerindeki şehirler, keten ve kenevirin öne çıktığı Karadeniz şehirleri, Erzurum, Siirt, Şırnak gibi yünlü dokuma yapılan şehirlerarasında “Dokuma Kültürü Rotaları” ve “Yaşayan Müzeler” oluşturarak yerel kalkınmaya ve kültür turizmine katkıda bulunmak.

Haber: Anadolu Ajansı

Proje Web Sayfası

İş Seyahati Hüznüne Son


İş seyahatine çıkmak yemek yapmaya benzer; malzemelerden biri bile eksik olsa işler yolunda gitmez. Zorlu bir seyahat tarifinde, evden uzakta geçen upuzun geceleri biraz stresle karıştırıp üzerine bir tutam da jetlag eklersiniz. Bu esnada da herkes size çalışırken gezebildiğiniz için ne kadar şanslı olduğunuzu ve bunun ne kadar muhteşem bir fırsat olduğunu söyler.

Dengeyi kurabilirseniz, özellikle de iş seyahatinin avantajlarından yararlanmaya zaman ayırabilirseniz bir sonraki seyahatinizden keyif alabilir ve daha iyi sonuçlar elde edebilirsiniz. İşte size iş seyahatinizden en iyi şekilde yararlanmak için bazı yöntemler:

Hazırlıklı olun

Hazırlıklı olmak, seyahatin güzel geçmesini sağlayan etkenlerin başında gelir. Küçük eşyalar seyahat sırasında büyük farklar oluşturabilir. Güç kablosu, priz adaptörü gibi eşyaların ve tercih ettiğiniz kozmetik ürünlerin yenisini almak o telaşta kolay olmayabilir. Bavulunuzu aceleyle toplarsanız bunları kaybetme ihtimaliniz de katlanır. İhtiyacınız olan her şeyin kesinlikle yanınızda olmasını sağlamak için mutlaka gerekli eşyaları bavulunuzda bile bir arada tutmanız iyi bir fikir olacaktır. Aynı şekilde, patronlarınızla seyahatinizdeki başarı kriterlerinin neler olduğunu netleştirdiniz mi? Önceden belirlenen net hedefler bir ivme ve amaç hissinin oluşmasına katkıda bulunur.

Seyahatinize küçük bir mola ekleyin

Çıkmak için pek sabırsızlanmadığınız bir yolculuğa tat katmanın en kolay yolu, işlere farklı bir açıdan bakmaktır. Elbette her iş seyahati bir hafta sonu kaçamağı olamaz, ancak pek çoğu küçük bir molayla geliştirilebilir. Çoğu seyahatin sonunda, işlerinizi bitirmeye çalışırken zaman açısından sıkışıklık yaşarsınız; bu nedenle bir toplantı programına, konferansa veya etkinliğe başlamadan önce seyahat sürenize yarım veya tam gün eklemeyi düşünebilirsiniz. Bu sürede dünya standartlarında bir galeriyi veya meşhur bir sergiyi ziyaret edebilir ya da normalde gezmeye zaman ayıramayacağınız şık bir semti gezebilirsiniz.

Rutine bağlı kalın

Jetlag, güne erken başlamak derken seyahat sırasında normal rutinden sapmak çok kolaydır. Ancak her zamanki çalışma rutininizden birkaç unsur seçip bunları sürdürebilirsiniz. E-postalarınıza bakmak için erken kalkıyorsanız ya da yatmadan önce zihninizi biraz olsun boşaltmak için işi makul bir saatte bırakmayı tercih ediyorsanız bu alışkanlıkları sürdürün. Aynı şekilde otelin spor salonunu kullanmak veya günlük farkındalık ve yoga seanslarına katılmak daha iyi odaklanıp tam kapasite çalışmanızı sağlayabilir.

Bir koşu turuna çıkın

Bir gün, hatta yarım gün bile durmaya vaktiniz mi yok? Kafa dengi insanlarla çok hızlı bir şekilde şehri keşfetmeye ve aynı zamanda hareket etmeye ne dersiniz?  Dünyanın dört bir yanındaki şehirlerde düzenlenen koşu turları, evden uzaktayken çevredeki turistik yerleri görmenin hızlı bir yoludur. Gorunningtours.com Avrupa, Asya, Kuzey Amerika ve diğer ülkelerdeki çeşitli şehirlerde turlar sunuyor. Koşu mesafeleri yaklaşık 7 km ile başlıyor.

Derin Bir Tutku Çay


Yaprağıyla, rengiyle, kokusuyla çay 5 bin yıllık bir kültürel unsur. Dünyada sudan sonra en çok tüketilen ikinci içecek. Kokusuyla bile insanın içini ısıtan, yazın bile harareti alır bahanesiyle demlenen, dost sohbetlerinin aranılan iştirakçisi, milyonlarca tiryakisi olan doğal bir lezzet.

Kaynaklar çayın ilk Çin’de ortaya çıktığına işaret ediyor. Çinliler çayı başta yalnızca tıbbi nedenlerle kullanırlar ama keyif verici etkilerini keşfetmeleri uzun sürmez.

Çayla ilgili olarak aktarılan en yaygın anlatı da kaçınılmaz biçimde aynı coğrafyadan geliyor. Her şey ulu Çin İmparatoru Shennong’un hizmetkârlarının serin bir bahar sabahı bahçede su kaynatmasıyla başlar. Tam bu esnada rüzgâra kapılmış bir yaprak, suyun içine düşer. Kaynayan sudan yayılan kokudan etkilenen imparator hemen tadına bakar ve böylece çay keşfedilir. Shennong’un Çin mitolojisindeki tanrısal özellikleri dolayısıyla çaya mistik bir anlam atfedilir. Benzer bir yorum Hint geleneğinde de karşımıza çıkar. Hintliler çayı ilk kullananın Buda olduğunu öne sürer. Her iki durumda da çayın sıradan bir içecek olmadığı savı öne çıkarılır.

Yaş yapraklar yerine kurutularak demleme fikri, çayı dünyayla buluşturan bir diğer dönüm noktası. MS V. yüzyıl civarında gerçekleşen bu keşifle çayın popülaritesi sınırları aşar ve ilk Japonya’ya ulaşır. Japonya’da önce saray ve çevresinde, ardından da halk arasında ciddi anlamda itibar görür. Çaya düşkünlük o denli artar ki Çâîlik mezhebi ortaya çıkar. Bugün Japon geleneklerinden biri olan çay seremonisinin temel kuralları bu dönemde şekillenir.

Avrupa ise coğrafi keşiflerin zirveye ulaştığı XVII. yüzyılda tanışır çayla. Bu süreç, bugün bile adını çaydan ayrı düşünemediğimiz İngiltere’yi de içine alır. Gerçi İngiltere’nin çayı hemen bağrına bastığı söylenemez. Özellikle din adamları çayın insana ve inanca zarar verebileceği konusunda fikirlerini dile getirir. Ancak bu düşünceler çayın şöhretini arttırmaktan başka işe yaramaz. Takvimler 1833’ü gösterirken çayın ticari değerini çoktan fark eden İngilizler piyasaya hâkim olmak üzere Kuzey Hindistan’da çay yetiştirmeye başlar. Günümüzde çay piyasasında söz sahibi ülkelerden biri olan İngiltere, kek ve kurabiye eşliğinde “beş çayı” toplantılarının da mucididir.

Çayın Türkiye topraklarına ilk uğrayışı İpek Yolu sayesindedir. Ancak kahvenin ülkedeki egemenliği dolayısıyla kalıcı olamaz. XIX. yüzyılda farklı bölgelerde çay yetiştirilmesi denense de sonu hüsran olur. 1924 yılında, devlet tarafından görevlendirilen Zihni Derin, Doğu Karadeniz’de çay tarımı için olumlu rapor verince çalışmalara yeniden girişilir. Bununla birlikte, bölgenin çayla ayrılmaz ilişkisi 1937’de tam olarak filizlenecektir.

Karadeniz’de Leziz Bir Liman: Rize

Yeni demlenmiş çayın ince belli bardakla buluşmasına, cama önce kibar kibar sonra tatlı sert vuran yağmur damlaları karışırken başlıyor Rize’yle tanışmam.  Kendi futbol takımının renkleri gibi bir şehir Rize, gerçekten mavi-yeşil. Kıyısında martıların süzüldüğü Karadeniz’e uzanan kıyı şeridi kadarmış gibi bir izlenim uyandırıyor ilk bakışta. Ancak birazcık kuytularına doğru yol alıp dağlarını okşayan bulutları, yamaçlarını saran çay bahçelerini, esprisiz tek bir cümle sarf etmeyen insanlarını tanıdıkça, Rize’nin coşkulu tavrına kapılıp gidiyorum.

Karadeniz’in içi içine sığmayan maviliği beni kendine hayran bıraksa da başı göğe uzanan Kaçkarların çağrısına uyup taşın toprağın yeşile doyduğu yaylalara doğru ilerliyorum. Çam ormanlarının kendine has kokusu Ayder’in serinliğinde yüzüme dokunuyor. Ayder Yaylası konumu ve konaklama olanaklarıyla son yıllarda oldukça popüler. Burada ulu çamların hışırtısında şelale manzarasında uyumak ve ardından dumanı üstünde mısır ekmeğinin kokusunun hâkim olduğu bir kahvaltıyla güne başlamak için konaklama alternatifleri mevcut. Virajlar dik, yollar zorlu olsa da Huser Yaylası’na varınca bütün çabaya değdiğini anlıyorum. Dağlar ve bulutlar düş ile gerçek arasındaki sınırı kaldırmış gibi duruyor. Her dakika değişen büyüleyici manzara Sürrealist bir tablo hissi uyandırıyor; uzaklardan yankılanan tulum ve kemençe sesi bu hissi daha da güçlendiriyor.  Sis basıyor, güneş açıyor, derken bulutlar ufku bazen bir tül, bazen bir yorgan gibi sarıyor! Yöreyi bilenlerin izinde yaban mersini toplamaya girişiyorum. Burada “likapa” olarak anılan meyve şifalı özellikleriyle biliniyor. Likapanın doğal rengi ellerimi, yüzümü mora boyarken doğanın bütün renklerine bir kere daha hayranlık duyuyorum.

Yayladan köylere inmek, gökyüzünden yeryüzüne yolculuk etmek gibi. Akarsularla yarılmış derin vadilerin eteklerinde inek sürüleri ve yerel mimarinin inceliğini yansıtan evler eşliğinde kilometrelerce yol gidilebilir gibi geliyor bana. Bir zamanlar kalabalık ailelerin seslerinin şenlendirdiği tarihî konaklar, dallarından elmaların sarktığı ağaçlar, hırçın akan derelere direnen taş köprüler yol üstünde duraklamak için bulunan bahanelere ekleniyor. Şenyuva köyünde eski köprüye karşı mola verip Makrevis ve Hala köylerinin yıllara meydan okuyan evlerini izlerken zamanı unutuyorum.  

Hoyratlığı sesinden taşan Fırtına Deresi’nin üstünde yükselen Zilkale’ye gelince şehrin kadim tarihi kendini bir kere daha hatırlatıyor. Eski dünyada ticaretin nabzının attığı İpek Yolu’nun yeşil güzergâhı olarak tüccarlara mesken olan Zilkale vadinin ortasında, bulutların altında gizemli ve şaşırtıcı. Kısa bir yolculukla Palovit Şelalesi’nin kabaran köpükler hâlinde akan coşkun suyunun önünde buluyorum kendimi. Rize defalarca keşif yolculuğuna çıkılsa yine eli boş dönmeyeceğiniz bir şehir. Yağmurla özdeşleşmiş bu küçük şehir sizi şaşırtacak detaylarla bezeli: Kaplıcalarda rahatlayıp, yaylada yürüyüşe çıkıp, dere kenarında erken hasat çayın tadına varabileceğiniz kaç yer var ki dünyada?

Hemşin’in kendine has bir zarafeti olan ahşap mimarisine, Çayeli’nin yamaçlara oya gibi işlenip serilmiş çay bahçelerine, Pazar sahilinde yalnız bir güzel olarak dikkat çeken Kız Kalesi’ne vuruluyorum.

Yaylalardan denize doğru inerken iklim belirgin biçimde değişiyor. Bulutların arasından güneş yüzünü biraz gösterince kendimi şehrin sokaklarına vuruyorum. Burayı tanımaya Osman Karavin Caddesi’yle başlıyorum. Burası Rize’nin eski ve yeni mekânlarının iç içe geçtiği, trafiğe kapalı geniş bir cadde.  Aynı zamanda şehrin en ünlü kavurmasını yapan küçük esnaf lokantası Liman da bu cadde üzerinde. Kavurma, Rize’de sabah kahvaltılarının olmazsa olmazı. Zaten öğle olmadan kavurma bitiyor. Şehir turuna erken saatte çıkmanın avantajıyla kahvaltımı kavurmayla yapıp Şeyh Camii’nin arkasından Harem Sokak'a yöneliyorum. Rize’nin tarihî dokusundan izler barındıran Harem Sokak, dik bir yokuş aslında. Yokuşun en önemli yapısı 120 yıllık bir Rize evinde konuklarını ağırlayan Evvel Zaman. Rize’nin tarihî serüveninden çeşitli parçaların sergilendiği yapı evvel zamana demir atmış gibi gerçekten de.

Fırından yeni çıkmış Rize simidinin kokusunu takip edip kaynağını buluyorum. Fırıncı, susamsız ve parlak görünümlü bu simidi yöreye özgü kolot peyniriyle yememi tavsiye ediyor. Dumanı üstünde simidi ve kolot peynirini çay eşliğinde afiyetle yerken Rizelilere hak veriyorum. Rize çarşısında rengârenk yerel dokumalara ve hasır sepetlere dokunup Bakırcılar Çarşısı’nda baba mesleğini yaşatan ustalarla sohbet ettikten sonra feretikoya hayat veren kadınların çalıştığı atölyelerde, Rize’ye özgü yerel bir dokuma olan feretikonun ilmek ilmek dokunuşuna tanık oluyorum.

Çaylıktan sofraya çayın serüveni Ziraat Botanik Çay Bahçesi’nde güzelce anlatılıyor. Bölgenin en eski dondurmacısı Mavi Köşe’nin tabelası bile beni kendine çekmeye yetiyor. Yaklaşık 50 yıl evvel, bir İtalyan’ın binbir macerayla Rize’ye yolunun düşmesiyle başlıyor Mavi Köşe’nin hikâyesi. Gerçek meyveyle yapılmış, katkısız, insanı çocukluğuyla buluşturan bu dondurmalar hâlâ eski tariflerle yapıldığından lezzetini ve doğallığını korumuş. Bölgeye özgü likapa, buruk tadıyla limon, harikulade kokusuyla incirli dondurmalar Rize’deki her günüme ayrı bir tat katıyor.

MÖ VII. yüzyıla kadar uzanan tarihinde büyük komutanlar görmüş, büyük çekişmelere sahne olmuş bir şehir Rize. Coğrafi avantajları ve topraklarının bereketini ilk fark eden Miletlilerin ticaret kolonisi kurduğu bölge Kimmerlerden Perslere, Roma İmparatorluğu’ndan Bizans’a farklı uygarlıklara ev sahipliği yapmış. Avrupa’yı doğu dünyasıyla buluşturan İpek Yolu’nun da bu topraklardan geçmesi bölgeyi çokkültürlü hâle getirmiş. Denizin ve toprağa düşen yağmurun bereketi tarihî mirasla birleşince ortaya eşsiz bir mutfak çıkmış. Rize’yi keşfetmek isteyenler gözlerini şehrin sadece benzersiz doğasına ve tarihine değil, bir o kadar da çok kültürlü mutfağına çevirmeli. Doğanın çetin şartlarında çobanların ve yaylaya çıkanların vazgeçilmezi olan muhlama, üzümün kendine has tadı ve rengiyle iştah açan pepeçura, her evde bir kuzinede pişiriliveren mısır ekmeği, turşusu da sofralardan eksik edilmeyen fasulye, Karadeniz’in kıymetlisi hamsi, şifa kaynağı karalahana, bayram sofralarının emek isteyen tatlısı burma baklava Rize mutfağının özgün tatlarından bazıları. Yemek kültürü ve konuk ağırlama Rize’de ayrılmaz bir bütün. Bölgeyle özdeşleşmiş lezzetlerin tadına varmak için bir tarafı denize, bir tarafı dağlara bakan, klasikleşmiş Rize yemeklerini bir arada sunan ve kendisi de bir klasik olan Dağmaran’a uğramadan şehirden ayrılmıyorum.

İyilik


Sesinde çekingen bir tını. Aman fazla yükselip de dünyaya rahatsızlık vermeyeyim. Fazla görünür olmayayım da bir bakış benden incinmesin. Böyle hep kenardan, böyle hep sessiz ve iddiasız yaşayayım da dünyanın gürültüsü biraz dinsin. Bir azize gibi, bir modern zaman evliyası gibi. Parmak uçlarında dolaşarak. Sahi, böyle insanlar kaldı mıydı yeryüzünde?

Bir şiir kitabı getirmiş bana, sevdiğim bir şairden. Kalplerimiz birbirine ısındığına göre, ruhun soğuk gecelerini anlatabilir artık. Ama ben ondan taşan iyilikle şaşkına dönmüş durumdayım.

Bir gün diyor bir kedinin bir güvercini yakalayıp bir arabanın altına sürüklediğini gördüm, hemen atıldım ve kurtardım o güvercini. Kanadı zaten yaralı olduğu için kaçamamıştı. Kanayan boynu, kırık kanadıyla nasıl masum ve çaresizdi. Veterinere götürdüm hemen, sonra iki hafta evimde besledim, nihayet tamamen iyileşmişti ve onu gökyüzüne salıverdim. Kanatlanan sadece güvercin olmasa gerek. İyilik de ruhu kanatlandırır.

İyilikten bu kadar uzak kalmak hepimizi hasta ediyor. İnsanın insanın kurdu olduğuna duyduğumuz inanç, dünyayı güvenilmez bir yer kılıyor. Dünya bir cehennem değil oysa, iyiliğin kanatları hiç beklemediğimiz zamanlarda ruhumuzu okşuyor, uçurum aşağı düşerken kolumuzdan tutuveriyor.

Çokları gibi ben de televizyon haberlerini izlerken dehşete düşüyorum. İnsanın en mülevves haliyle karşılaşıyoruz orada, ürküntü veren ve iyiliğe duyduğumuz inancı sarsan haberler, pek çoğumuzu yılgınlığa sürüklüyor. Ama meselâ gazetelerin üçüncü sayfaları bir süre sadece iyilik haberleriyle bezense, haber bültenlerinin arasına insanın ümit ve iyilik hislerini besleyen gerçek olaylar serpiştirilse nasıl olurdu? (Muhteşem olurdu. Böylelikle dünyanın aslında bir cennet olduğunu, biz insanların onu nasıl manipüle edip kötü bir yermiş gibi gösterdiğimizi anlardık)

İyiliği duymaya hepimizin ihtiyacı var. İyilikle tanışmak bile bizi iyileştirir. Sadece insan olduğum için ötekinden mesul olduğum bilinci, başka türlü nasıl yaygınlaşabilir? Bir umut televizyonu olsa da bize sadece insanların iyiliklerini anlatsa. İnsanın sadece kötülükten, kavga ve hırstan ibaret olmadığını, kimi ruhların ince dokunuşlarla dünyayı güzelleştirebildiğini bize söylese.

Kendi dilimizi de iyiliğe ayarlasak meselâ, nasıl olurdu? Konuşurken vaktimizi başkalarının iyilik ve güzelliklerini anlatmaya ayırsak, başkalarının kötülüğünden dem vurmasak. St. Augustine'in söylediği gibi, 'başkalarının günahları bizi aziz kılmaz'. Ne ki pek çok insan başkalarının hata ve günahlarını anlatmakla rahatlar, sanır ki kendisi o hatalardan münezzehtir ve bu yüzden yerdiği kişiye göre daha iyi bir yerde durmaktadır. Bakışlarını çirkinlik ve kötülüğü görmeye ayarlamış ruhların, hem kendileriyle hem de insanlıkla kavgalı, sorunlu kişilikler olduğunu sanıyorum. Elbette kötülüğü gördüğümüz yerde düzeltmemiz, ona aktif bir biçimde karşı durmamız gerekir. Ama sürekli kötülükten bahsetmek de, alttan alta, onun karşısında çaresiz olduğumuzu, kötülüğe teslim olmaktan ve kötüleşmekten başka çaremiz olmadığını bize telkin eder.

Kötülük insanın bu dünyanın tek ve ebedi hakimi olduğu yanılsamasından kaynaklanıyor. Hayatın kırılganlık ve faniliğini bütün hücrelerinde hissedebilen birisi kötülüğe meyledemez. İyiler, insanı bu dünyada taçlandıran en güzel mücevherin iyilik olduğunu bilir. Ancak iyilikle ruh sonsuzluğa kulaç atar. Ancak iyilikle ruhun ıstırabı diner. İnsan ancak iyilikle Tanrı'yla arasındaki perdeleri kaldırır. İyilik dünyanın cennetidir.

Dünyayı ve içinde yaşadığımız ülkeyi değiştirebilecek insanlar, iyiliğe inananlardır.

Prof.Dr. Kemal Sayar


Çocuklar Süper Kahramanları Neden Sever?

Temel özellikleri açısından bütün edebî eserlerdeki karakterlerle benzeşse de süper kahramanlar, sıradan insanların ulaşamayacağı güçlere sahip olmaları ve bunları toplum yararına kullanmaları açısından diğer kurgu karakterlerden ayrılır. Bunlar dışında süper kahramanların her zaman kazanmaları, iyilerden yana kötülere karşı olmaları, ilgi çekici kostümler giymeleri, yaptıkları kahramanlıkların sıradan insanlara ilham vermesi de ortak özellikleri arasındadır.

Bu özelliklere çizgi karakterin, süper kahraman olma yolunda geçirdiği değişimi de eklemelidir. Bütün süper kahramanlar bir değişim geçirirler. Bu değişim hikâyeye kurgusal bir zenginlik katarken, çizgi karaktere de hikâyenin merkezîne yerleşme olanağı sağlar.

Çocukların İç Dünyası

Çocuğun çevresine bağımlı olarak hayatını sürdürür. Bu bağımlılık ilişkisi yaşamsal temel ihtiyaçların temini, sevgi ve güven gibi birçok duygusal desteği barındırır. Nasıl yürümek ve konuşmak için desteğe ihtiyaç duyuyorsa kendini güvende hissetmek için de desteğe ihtiyaç duyar. Ve çocuğun kötü ve olumsuz durumlarla baş edebilmek için aradığı yardımcı ve destek ihtiyacını süper kahramanlar karşılayabilir. Örneğin bir korkusuna karşı süper kahramanlar aracılığıyla ek bir psikolojik bariyer daha edinmiş olabilir.

Süper kahramanlar, çocuğun karşısında kötü ve olumsuz durumla baş edebilen bir örnek oluştururken bedensel bütünlükleri, fiziksel üstünlük ve yeterlilikleri ile güç ve mükemmeliyet duygusu da verirler. Çocuk, güçlülerin yanında olma duygusuyla süper kahramanla duygusal bir yakınlık kurar.

Bir Çocuğun Anıları Geleceğinin Mimarıdır.


Şöyle bir kendinizi yoklasanız ve hatırlayabildiğiniz en eski anınıza ulaşmak için kendinizi zorlasanız ne kadar geriye gidebilirsiniz? Bu geriye gidişin yaklaşık olarak iki yaşlarımıza kadar uzanabileceği söyleniyor fakat yapılan araştırmalar, durumun pek de öyle olmadığını gösteriyor aslında.

Bu konuda çalışan uzmanlar, insanın iki çeşit hafızası olduğunu söylüyorlar. Bunlardan biri "örtük", diğeri ise "açık hafıza."

Örtük hafıza, beyin yapısının gelişimi ile birlikte bilinçsiz bir şekilde zihnimize yerleşmiş bilgilerden oluşuyor. Yani bir bebek, annesinin karnında büyümeye devam ederken de duyduğu, hissettiği bütün bilgileri hafızasına işlemeye başlıyor. Böylece doğduğunda bazı sesler daha tanıdık gelebiliyor. Bu durum doğum sonrası ve hatta bir yaşam boyu devam ediyor. Bu kaydın çok farkında olmuyoruz belki ama beynimiz bu alt mesajları işliyor. Örneğin annesinin huzursuzluğu, gerginliği ve mutsuzluğu içinde büyüyen bir bebek, içselleştirdiği, "kendini rahatlatamayan, tutmakta zorlanan" parçayla beraber sakinleşmekte zorlanabiliyor.

Yaklaşık bir yaş civarında, beyindeki "hipokampus" bölgesinin gelişimiyle beraber açık hafızamız devreye giriyor.

Açık hafıza ise öğrendiğimiz ve bilinçli olarak hatırlayabildiğimiz durumları içeriyor. Bu, çocuğun ailesinden ya da okuldan bilgi olarak öğrendiği rengin kırmızı olması gibi parkta görüp sallandığı salıncağın kırmızı renkte olduğunu hatırlaması şeklinde de olabiliyor.

Sorunlar Örtülerek Değil Yüzleşerek Çözülür

Hafızamıza işlenen bu bilgiler, anılarımız ve bu anılar içinde kurduğumuz bağlantılar, yeni yaşam deneyimlerimiz için de belli bir temel oluşturuyor. Bunu bir örnekle şu şekilde açıklayabiliriz: Mesela evlerinin bahçesinde arkadaşlarıyla oynayan bir çocuk düşünelim. Oyun sırasında pencereden çıkan beyaz saçlı, gözlüklü bir amcanın onlara gürültü yaptıkları için kızıp bağırdığını, çocukların da bundan çok korktuğunu farz edelim. Bu olay çocukların hafızalarında birkaç şekilde işlenebilir:

- Bahçede gürültü yaparsam azar işitirim bu nedenle daha sessiz olmalıyım.
- Amcanın bir anda bağırması beni çok korkuttu; ya yine bağırırsa? En iyisi hiç çıkmayayım.
- Beyaz saçlı ve gözlüklü amcalar tehlikelidir, onlardan uzak durmam gerekir.
- Bu amca çok kızdı ama geçen gün de bana şeker vermişti. Arada bir kızan arada bir seven bir adam demek ki…
- Korkumun üstesinden ancak korkutarak gelebilirim bu nedenle bu amcayı daha çok kızdırıp ne olacağını göreyim.