Sayfalar

Radyo – TV - Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Radyo – TV - Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kimle evlenirsen evlen 3 ay sonra göz ayırmıyor, 3 ay sonra yürek ortaya çıkıyor


Son zamanlarda okuduğumuz en samimi, en duygusal ve en komik sahici bir röportaj. Bu güzel satırları burada paylaşmak ve sizlerinde anlarına güzel tatlar bırakmasını istedik. Röportajı yapanın, röportajı verenin ellerine, ağızlarına sağlık. Dileriz ömürleri istedikleri güzelliklerle dolar. İyi okumalar dileriz.

12 milyondan fazla seyirciye ulaşan ‘Ayla’ ve ‘Müslüm’ filmlerinin yapımcısı Mustafa Uslu’nun kendi hikâyesi de film gibi… Tokat Zile’de 13 yaşında mahalle sinemasında afişçi olarak çalışmaya başlayan, bir dönem TSK’da subay olarak görev yapan Uslu’nun en büyük hayali ise Oscar almak. Ayla ile bu hedefine yaklaşan Uslu, yeni çekeceği ‘Bi Umut’la Oscar alabileceğini de belirtiyor.

Gerçek öykülerden yola çıkan yapımcı Mustafa Uslu... Dijital Sanatlar’ın kurucusu. Son dönemin en çok izlenen filmleri Ayla ve Müslüm’de onun imzası var. Türkiye’de sinema sektörünün farklı tartışmalar yaşadığı dönemde çıkış yakalayan Mustafa Uslu, yalnızca 2 filmiyle 12 milyonun üzerinde seyirciye ulaştı. Uslu, kamuoyunda ‘mısır tartışması’ olarak bilinen yapımcı ve salon işletmecileri arasındaki tartışmayı farklı bir boyuta taşıdı. Uslu, “Kimse 30 kuruşluk mısırın 12 liradan satılmasını konuşmadı. Herkes ‘ben daha fazla pay almalıyım’ tartışmasına girdi” dedi. Uslu ile sıfırdan zirveye çıkış öyküsünü ve sinema sektörünü konuştuk...

Milyonlarca kişi gitti filmlerinize. Gerçek yaşam öykülerinden yola çıkıyorsunuz. Siz kimsiniz?

İşçi bir anne babanın çocuğuyum. Tokat Zileliyim. Annem babam tarlalarda çalışırlardı. Kolay olmayan bir hayattan geliyorum ama mutluyduk. Babam tarlada çalışırken kaza oluyor ve iki ağabeyimi kaybediyorum.

Çok acı. Siz kaç yaşındasınız o zaman?

Ben onları hiç tanımadım, çünkü o acılar üzerine doğmuşum. Rahmetli annem Mustafa’nın adını bana vermiş. O dönemde hiçbir şey yok. 2 evlat acısını annem Zile’de yazlık Aykut Sineması’na giderek atmaya çalışıyor.

Film tutkunuz annenizden mi geliyor?

Evet. Annem Melek’in dünyası filmler. Her filmi 5 kere izlerdi annem. Ben 13 yaşında afişçi oldum.

Sektöre çok erken adım atmışsınız...

Küçüktüm. Boynuma bir tahta takılırdı. O tahtaya asılan arkalı önlü afişle sokakları gezerdim. Önümde arkamda afişle filmleri anlatırdım. Afişler üzerinden hikâye yazardım. Kadınlar, anneler benim yorumlarıma bayılırdı. Afişlere bakıp hayaller kurardık. Yavuz Turgul’un filmlerini beklerdik. Kemal Sunal, Şener Şen’in her filmini izlerdim. Sonra hayatımıza Rocky, Rambo girdi. Ben yıllarca o sinemada her işi yaptım. Annem mahallenin tüm çocuklarını da götürürdü sinemaya. Bahçeden topladığı salatalıkları çocukların eline tutuştururdu. Okuma yazması olmayan bir kadındı. Annemle 15 yaşına kadar müthiş bir sinema serüveni yaşadık.

Külkedisi Gibiydi

Annenizi merak ettim... Sinemacı olduğunuzu gördü mü anneniz?

Maalesef göremedi. 3 kız, 2 erkek kardeşi vardı. 6 çocuklu bir ailenin çocuğuydu. Annem ailenin en çirkini. Benim saf babam greyder sürücüsü. Sivas’tan Tokat’a geliyor. Ve babam teyzem Fikriye’ye aşık oluyor. Babamın teyzeme aşık olduğunu dayılarım duyuyor ve babamı dövüyorlar. Ceza olarak da babama “sana Melek’i vereceğiz” diyorlar. Babam istemiyor. Babamı ahıra bağlıyor dayımlar. Gece annem babama kuru ekmek götürüyor ve babam annemin ona bakmasından etkileniyor. Tamam diyor ve apar topar imamı çağırıp, evlendirip “hadi gidin” diyorlar. Ama babam greyderle yola çıkıyor, tüm arkadaşlarına “güzel bir kadına aşık oldum” diye anlattığı için Sivas’a gidemiyor. Dayılarımı ikna ediyor ve bir göz oda veriyorlar onlara.

Siz bunları nasıl öğrendiniz?

Yürekli bir kadın annem, bunları bana annem anlattı. ‘Kimle evlenirsen evlen 3 ay sonra göz ayırmıyor, 3 ay sonra yürek ortaya çıkıyor’ derdi babam. Sonra TSK’ya girdim, subay oldum.

Sektörüne nasıl girdiniz?

TSK’da görev yaparken de reklam senaryoları yazıyordum. Omuriliğimin çok yakınından kurşun yarası aldım. Tedavi oldum. Ayrıldım TSK’dan, kendi şirketim Dijital Sanatlar’ı kurdum. Reklamcılık yapıyordum, klip çekmeye başladım sonraları. Sonra sinema sektörüne girmek istedim. Nefes filmi de zaten subay olarak yaşadıklarımdan ilhamla ortaya çıktı.

Bilet ve mısır kavgası yaşandı. Siz bu tartışmanın neresindesiniz?

Seyirci oradaki kavgayı anlayamadı. Kimse kutusu dahil 30 kuruşa mal olan mısırın 12 liradan satıldığını sormadı. Bu tartışılmadı. Oradan ne kadar pay alacağız kavgası yapıldı. Oysa dünyanın hiçbir yerinde ürettiğiniz ürünün 40 katı fazlasına satmanız çok fahiş bir fiyattır. Bu kavga Türkiye’nin 7. sanatına zarar verdi.

Sizin de sinema salonlarınız var değil mi?

Ben kendi adıma gurur duyuyorum. Türkiye’de 7 Melek sineması var. Annemin adına sinemalarım, onun anısına. Melek Sinemaları’nda biletler 10 lira, mısır 2 lira. Gidip oturunca film başlıyor. Biz de para kazanıyoruz. Bilet ve mısırdan ne kadar pay alacaklarının yerine keşke mısır ve bilet fiyatlarının düşürülmesi konuşulsaydı. Sinemanın çocukları sinemaya en büyük ihaneti yaptılar.

Bazıları Sırtını Tv’ye Dayıyor

Orgazine İşler Sazan Sarmalı henüz vizyondayken Netflix’e girdi. Bu tip girişimler de seyirciyi sinema salonlarından uzaklaştır mıyor mu?

Ayla da Netflix’te ama vizyonu bittikten ve bir süre geçtikten sonra girdi. Vizyondaki filmlerin verilmesi bence yanlış. Daha önceden anlaşma olmuş olsa bile bu hukuksal olarak çözülebilir diye düşünüyorum. Türkiye’deki vizyonu bittikten sonra, hatta 6 ay sonra diye bir ibare var. Bu yapılmalıydı.

Türkiye’de sinema sektörüne baktığımızda en çok gişe yapan filmler devam filmleri. Sizce bunun nedeni ne?

Şahan Gökbahar, Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz ve Mahsun Kırmızıgül devam filmlerini çekiyor. Baktığımızda geçtiğimiz 10 yılda sinema filmi olarak çok da bir şey üretilmedi. Dizi karakterlerinden esinlenerek öyküler çekildi. Türkiye sinema sektöründe bazı yapımcılar TV kanallarına sırtlarını dayıyarak yaşıyor. Bazıları da risk alıyor.

Hayalime Ayla İle Yaklaştık

Yeni film projeleriniz var. Müslüm kadar ilgi çeker mi Naim Süleymanoğlu?

Naim Süleymanoğlu muhteşem bir hikâye. Müslüm tüm zamanların en çok izlenen filmi oldu. Naim “Türkiye için yapılacak çok şeyim var” diyor. Naim’in inanılmaz bir aşk hikâyesi de var. Ben Mavi Saçlı Kız’ın da hikâye haklarını aldım. ‘Bi Umut’ da çok özel bir iş olacak.

Engelli çocuğa bakan annenin hayatı, Binnur Kaya oynayacak değil mi?

Evet. Antalya’da geçen, Gülsüm annenin Rus asıllı engelli Umut’u çocuklarıyla birlikte bakmasının öyküsü. Karpuz tarlalarında, Manavgat Şelalesi’nde geçiyor. Rusya’da da çok izlenecek bir film olacak.

Hayaliniz Oscar mı?

Kesinlikle hayalim Oscar. Ayla ile yaklaştık. Bakın Ayla filmi bize çok şey de öğretti. O dönemi çocuklarımız öğrendi. Süleyman Dilbirliği diye bir amca okul müfredatına girdi. Mahsuni, Aşık Veysel’in hikâyesi çekilmeli, Neşat Ertaş da  Zeki Müren de bu ülkenin bir değeridir.Yakında bir filmimiz daha olacak. Ben hayvanseverim. Hasan Kızıl, Hayat Tamircisi’nin hikâyesinden de çok etkilendim. Onu da çekeceğiz. Dumlupınar’ı da çekeceğiz.

Mustafa Uslu Kimdir?

1974 Tokat doğumlu Mustafa Uslu TSK’da subay olarak görev yaptıktan sonra 1999 yılında Dijital Yapımevi Film Prodüksiyon Şirketi’ni kurdu. O günden bu yana reklamlar, filmler, televizyon ve müzik videoları, kamu hizmeti reklamları üretti; prodüksiyon değeri yüksek gerçek hikâyeleri sinemaya taşıdı. Amerikan FOX ENT.-Atlantic firmalarının başarılı TV dizisi TYRANT’ın İstanbul’daki çekilen bölümlerinin yapımını gerçekleştirdi.

“Ara”, “Nefes: Vatan Sağ olsun”, “Memlekette Demokrasi Var”, “Hayati Tehlike”, “Sarıkamış Çocukları”, “Bekar Bekir” sonrası Türkiye’nin Oscar Adayı, uluslararası ödüllü ve Türkiye’de tüm zamanların en çok izlenen ikinci dram filmi “Ayla”, Türkiye’de tüm zamanların en çok izlenen dram filmi “Müslüm”, Çiçero ve 15 Mart’ta sinemalarda vizyona girecek olan “Türk İşi Dondurma” filmlerinin yapımcısı.

Postmodernizmin Arabesk Halinin Müslüm Gürses Üzerinden Tezahürünün Değerlendirilmesi


Postmodernizm denilince ilk aklımıza düşen tanım;

“Söylenilemeyenlerin,
 Söylenilmesidir”

oluyor.

Bu söylem klasik/yerleşik/rutin, yol/yöntem/araçlarla değil de, kendisine has, kendisine anlamlı biçimlerde yapılmaktadır.

Bunun en temel gerekçesi “Korku”dur.

Korku, egemen olan, baskın olan gücün hegomanyasından kaynaklanmaktadır. Bu sanatta, mimaride, bilimde, siyasette her alanda benzer durumdadır.

Fikrin, mesajın etkisinin muğlâklığı, şekilsizliği, benzemezliliği bundandır. “Asıl” olanın anlaşılmaması için bir çeşit oynamamalardan ibarettir; Şekille, sesle, kokuyla, tatla vb oynamalar...

Temel olarak “Anlam” dağıtılmış, farklılaştırılmıştır; Ancak içerdiği temel mesaj değiştirilmemiştir. Anlamın bütün olarak tamamlanması/algılanması zaman almış, zamansa “Korkulanın” etkilerini azaltmış, korku eşiğinin altında bir seviyeye çekmiştir.

Postmodernizme tepkiler öncelikle; Beğenmeme, anlamama, şaşırma, küçümseme gibi; Yok edici/boğucu değil de dışlayıcı biçimlerde olmuştur. Bu ise Postmodernizmin şansı olmuştur. Bu sayede doğmadan boğulmamış, yaşam şansı bulmuştur. Yaşam şansı ise ona zamanla anlaşılma, kabullenme ve değerlenme imkânı tanımıştır.

Postmodernizm aslında ifade arzusunun, gerçeği haykırma arzusunun hiçbir şart altında tutulamayacağının bir tezahürüdür. “Kral Çıplak” diye çocukça bir saflığa düşmeden görünenin farklı biçimlerde dışa vurumudur. İfade etmek, gerçeği haykırma güdüsü mutlak bir biçimde hayat bulur ve evrene kendisini bıraktırır; Anlaşılması, anlam bulması zor ve zaman alsa bile. Zaten burada ki ilk çıkış noktası anlam bulma değil, içinde kabaran ve tutulamayan bu mesajdan kurtulama/içinden atma güdüsüdür. Bir çeşit istiğfar da denilebilir aslında.

Bu öyle güçlü bir güdüdür ki “O” çok korkulandan bile baskın gelip, bu şekilde biçim/boyut değişikliği ile ifade imkânı bulabilmektedir. (Buradaki “O” dan kasıt belli bir otorite, kurum, kişi değil; Bu tepkilerin ortaya çıktığı şartlarda var olan egemen toplumsal normlar, algılar, kişiler, kurumlar, kurallar vb her ne varsa kasıt edilmektedir.)

Bu konuda ülkemizdeki en güzel postmodern çıkışlardan biri “Arabesk” olarak isimlendirilen kültürel biçimlerle olmuştur. (Benzer biçimde “Gecekondu” ve “Lahmacun” olarak tanımlayabileceğimiz kültürel çıkışları da dönemin Postmodern ürünleri olarak görmekteyiz.) Özellikle ilk ortaya çıkış ve en tepe noktasına vardığı (yuvarlak bir değerlendirme ile 80’ler olarak ifade edilebiliriz) yıllar açısından bu tür müzik tam olarak “Postmodern” bir çıkıştır. Çıkışın aracı müzik olmakla beraber beslendiği ve güçlendiği kaynak halk olmuştur. Tepki aslında halkın mesajını, ifadesini dile getiren çok güçlü bir yapıda tezahür etmiştir.

Dışlanması, küçümsenmesi, yasaklara maruz kalması açısından bakıldığında bile; Dönemin mevcut ortamının baskın/etkin gücüne karşı, bu biçimde bir çıkış postmodern etiketini gerektirmektedir.

Dönemin sosyolojik gelişmeleri incelendiğinde de toplumdaki değişimin sancılarının yansımaları bu müzik kültüründe çok açık bir biçimde görülmektedir.

Köyden şehre doğru gerçekleşen plansız, kontrolsüz ve hızlı göçün etkileri; Göç edenle, göç edilenin kültürel/ekonomik/politik şoklara neden olan şiddetli çatışmalara yol açan karşılaşmaları; Göç edilenin göç edeni kabullenmemesi, dışlaması, ezmesi, yok sayması; Göç edenin kimliğinden, varlığından vazgeçmemesi, geri adım atmaması, ısrarla yerleşik bir düzene geçme çabası bu dönemin en dikkat çeken, en güncel konularıdır. İşte arabesk göç edilenin baskın/dışlayıcı/dönüştürücü gücüne karşı bir postmodern yanıt oluşturmuştur.

Bakıldığında alışılmışın dışındadır, genel kabullere uymamaktadır. Kalıbı, biçimi, kuralları, değerleri yok gibidir. Bundandır ki sanatsal değeri, kültürel geçmişi, toplumsal birikimi hiç sayılmaktadır. Düzenli, bakımlı, modern bahçelerde ayrık otu gibi türemektedirler. Belki de biçilmemek, budanmamak, yolunmamak için bir kalıba, biçime, düzene girmemektedir.

Ancak bu bozuklukta, bu biçimsizlikte, bu değersizlikte bir mesaj taşımaktadır. Bu mesaj mesaja kapalı kanalarca algılanmasa da, yok yerine konulsa da; Mesaj bir tını, tını bir uğultu, uğultu bir nağme, nağme de bir “acı” olarak kitlelere ulaşarak; Onlardan bir sessiz çığlık olarak tüm toplumda yankılanmaktadır. Zaten halk nezdinde de bu tarafta bulunanlarda “Acıları Çocuğu”, “Acıların Kadını” gibi tanımların genel kabul görmesi “O Mesajın” özelliğindendir.

Bu yansıma, görülemeyecek, algılanamayacak bir biçimde değildir. Bu haykırış mesajın kaynağında ki korkuya neden olan kurulu düzene/korunmak istenilen düzene çok güçlü bir mesaj iletmektedir. İletilen mesaj, korkulan güçte, telaşa sebep olacak korkulara yol açmaktadır.

Zamanla korkular yüzleşilmeye; Yüzleşilmeler anlaşılmaya; Anlaşılmalar ise kaynaşılmalara yol açmıştır.

Kısaca müzikteki “Arabesk” çıkışı toplumsal rahatlamaya yol açan, toplumsal kaynaşmayı sağlayan “Postmodern” bir tepki olarak durmaktadır.

Bu yazıyı kaleme almamıza vesile olan Müslüm Gürses’in hayatını anlatan “Müslüm” filmi bu sürecin en güzel yansımasıdır. Müslüm Gürses’in hayat macerası “Arabeskin Post Modern” halinin birebir yaşanmışlığıdır, kendisidir. Bugün “Müslüm” filmi üzerinden toplumda oluşan etki/tepki biçimleri incelendiğinde kaynaşmanın hayat bulmuş hali görülebilmektedir.

Bu kaynaşmanın etkinliği, günümüzde etkisini kayıp eden “Arabesk” olarak nitelendirilen yeni ürünlerin azlığından da görülebilir. Korkuların azalması, toplumun büyük çoğunluğu ile kaynaşması bu tarz mesaj ihtiyacını azalttığından bu biçimdeki ürünlerde de azalma yaşanmaktadır.

Benzer bir dönemin, yeni ortaya çıkmaya başlayan “ağ kültürü” ile yetişen teknoloji kurbanı neslin; Var olan geleneksele dönüşen günümüz baskın toplumu arasında yaşanılacağını düşünmek fazla uzak bir ihtimal olmasa gerek.

Gün gelir bu toplumsal sürtüşme nasıl, hangi biçimde gerçekleşir bilinmez ama temennimiz, sonu bu şekilde az hasarlı bir kaynaşma ile neticelenir olmasıdır.

Buğday Filmi : Kötülüğe Yapılmış Bir İyilik

Güne Semih Kaplanoğlu ile yapılmış röportajın etkisi ile başladık. Bu röportaj sayesinde son filmi Buğday ile tanıştık. Fragmanı izledik ve etkilenerek bu yazıyı kaleme aldık.
Film etkileyici ve iz bırakıcı bir potansiyel barındırıyor. Farklı gündemlere, algılara yenik düşmezse dünya genelinde ilgi uyandıracak ve bir şeylere itki yapacak güçte. Ve tahmin ediyoruz ki bu enerji ile beklentileri bir hayli aşacak kadar seyirciyi salonlara çekebilecek.
Tabii ki tüm bunları kısacık bir fragmanın etkisi ile söylüyoruz. Fragmandaki dil, akıcılık ve vaat edilen hikâye, Filmde süreklilik, bütünlük, tutarlık sağlayabilirse, sinemanın büyülü diline erişip kişileri kendine çekebilecektir.
Bu yazıyı yazmaya gerekçe filmin salt eleştirisini yapıp, gişedeki performansını tahmin etmek değil. Bu yazıyı yazma gerekçemiz fragmanın üstümüzde yarattığı etki ve aklımıza uçuşan düşüncelerdir. Fragmanı izlerken aklımıza düşenler ve sonrasında hakkında daha ayrıntılı bilgiler edinmeye sürükleyenler şu şekilde kâğıda dökülmekte:
Buğday filmi; "Kötülüğe yapılmış bir iyilik, iyilik aşısıdır.” Küçük küçük dallarına, rastgele; Hiç bir umut, hiç bir gaye beslemeden. Refleks gibi, istem dışı gibi bir hal, davranış. Hayal aleminde, rüyada, hipnoz edilmiş bir dimağda kendiliğinden gelişen bir eylem. Geleceğin kötülüklerin hakim dünyasına ekilen iyilik tohumları; En çorak, en kuytu, en verimsiz yerlerine. Karanlık bir sayfada, ufak bir umut, bir beklenti, bir aşk. Mutlaka bir yerde, bir zamanda bu aşılar tutacak, bu tohumlar patlayacak; İyiliğin filizleri boy atacak, dallanacak katı inancı ile.”
Bu salt iyilik itkisi geleceğe, aşkı, sevgiyi, umudu taşıyacak ve patlak veren, göz veren filizlere can katacak, rızk olacak, insan medeniyetinde boylanacaktır.
İlahi bir adalet mi, yoksa kısmetli bir başlangıç mıdır bilinmez, kötülüğe yapılan bu iyilik ilk tomurcuklarını, ilk filizlerini Adana Film festivalindeki ödül töreninde vermeye başladı. Filmin yönetmeni Semih Kaplanoğlu'na yapılan Salt kötülük film tanıtımına büyük katkı yaptı, gelişip, serpilmesi ve kendini ifade edebilmesi için alan açtı, avantajlı ön girizgâh yaptı.
Evet! Fragmandan sonra aklımızda uçuşanlar, bu kelimelerle hayat bulanlar. Filmi izlemek nasip olursa, zaman bizi olmamız gereken noktalara götürecek ve filmin hakikatini onunla seyre dalacağız.
iyiturks

TRT World Gururu

Uzun zamandır bazı güzel konuları yazmakta geri kaldık. Bunların başında iyi ve güzel işler çıkaran kurumlarımız ve başarıları ile göğsümüzü kabartan insanlarımız geliyor. Bir TRT, bir Türk Hava Yolları veya bir Yunus Emre Enstitüleri takdire şayan başarılara, gurur duyulacak işlere imza atıyorlar. Diğer yandan başlı başına tarihi bir olay olan ve yıllarca bizlere mutluluk, gurur yaşatacak ve gelecek nesillere ilham verecek olan Aziz Sancar hocamızın elde ettiği Nobel ödülü ayrı bir konu.
Bugünlerde üye olduğumuz bir TV ağında TRT World kanalını izlemeye başladık. Öncesinde böyle bir kanalın yayın hazırlığında olduğunu ve kademeli olarak yayına geçeceğini duymuştuk.
Kanalı izleyince kocaman bir şaşkınlık ve neticesinde gurur ve mutluluğa giden anlar yaşadık. Kanal, dünyanın önde gelen bir kaç meşhur ve etkin haber kanalı tarzında, adı gibi Dünyaya hitap eden evrensel bir ekrana sahipti. Programların girişi, sunuşu ve çalışanların aksanından, sunuş tarzlarına kadar ilk anda fark edilen tüm detaylarda bu bilinen evrensel tarz ve dil başarılı olarak sunuluyordu.
Kanalın bu çalışma tarzının süreklilik kazanması ve devamlı bir gelişim içinde olması durumunda kısa sürede dünya çapında bilinen, takip edilen ve etki edebilen bir güce kavuşacağı kaçınılmazdır. Bu ülkemiz adına sevindiren ve gururlandıran bir kurum olma şansını verir TRT World çalışanlarına.
Bu engin yolculukta kendilerine sonsuz başarılar diler, nice başarılı yayınlar dileriz.
iyiturks

Beyni Başarı İle Kandırmak

Programınızda hayata dair küçük detayları ele alıp bunları insan biyolojisiyle harmanlıyor ve ilginç çıkarımlar yapıyorsunuz. Bu fikir aklınıza nasıl geldi?
Brain Games aralarında yazarlar, beyin uzmanları, sinir bilimciler ve benim de bulunduğum birçok aklın iş birliği yapmasıyla ortaya çıkmış bir proje. Oyunları ve beyninizin gerçeklik üretme becerisini katılımcı bir şekilde bir araya getiren interaktif bir tecrübe oluşturmak için çalışıyoruz. Eğlenerek öğrenmenin ta kendisi aslında.
Beynimizi eğitmek mümkün mü?
Kesinlikle. Bilişsel kısayolları ve ön kabulleri öğrenmek daha iyi kararlar vermemizi sağlar. Dünyada daha verimli olabilmek için algısal sınırlarımız hakkında bildiklerimizi bir araya getirebiliriz.
Tüm farklılıklara rağmen beynimiz bazı ortak yöntemlerle kandırılabiliyor. Aslında hepimizin aynı zihni paylaştığını söyleyebilir miyiz?
Hepimiz aynı yerleşik sınırlamalara sahibiz. Beynimiz dış dünyadan sınırlı sayıda veri alıp bir tür tahmin oyunuyla, deyim yerindeyse boşlukları doldurur. Beyniniz dünyada yönünüzü bulmanıza yardımcı olmak için belirli kalıplar kullanıp çıkarımlar yapar. Bu çıkarımlar çoğu zaman kullanışlı olsa da bazen hatalı olabiliyorlar.
Bir eğlence programına felsefi bir tavırla yaklaştığınız düşünülüyor. Buna katılıyor musunuz? Programınızı eşsiz kılan nedir?
Evet, katılıyorum. Brain Games beynimizin “gerçekliği” nasıl algıladığı ve oluşturduğuna dair felsefi bir konuşma başlatmak için hile ve oyunları giriş noktası olarak kullanıyor. Algının dünyayı nasıl şekillendirdiği ve algının da dil, kültür, müzik, teknoloji gibi etkenlerle nasıl değiştiği gibi konuları konuşmanın önemli olduğunu düşünüyorum. İnsanlar dünyayı, dünya da insanları şekillendiriyor. Geldiğimiz noktaysa gerçekliğin şekillendirilebilir olduğu.

Yeni Fenomen Olma Yolunda Rafadan Tayfa

TRT çocuk yine başaracak gibi. Pepee'den sonra fenomen olabilecek bir çizgi dizi yayınlamaya başladılar. İstanbul'da 80'ler 90'lar arası zamanda, bir mahallede yaşayan çocukların hikâyesini anlatan bu dizi çocukları olduğu kadar büyükleri de ekran başına çekmeyi başarıyor. Bu seviyede ve bu kalitede ilk olmalı, gerçeğe yakın, bize ait bir mahallede geçen animasyon çalışması.
Apartmanların, evlerin gerçeğe yakın çizimi ile yansıtılan mahalle ortamı etkileyici derecede başarılı. Çocuklara geçmiş güzel günleri örnek gösterirken, biz yetişkinlere de o günleri tekrardan hatırlatıyor.
Rafadan Tayfa dediğimiz gibi İstanbul'da eski zaman mahallelerinden birinde yaşayan Kamil, Hayri, Mert ve Akın isimli çocukların ve arkadaşlarının maceralarını anlatıyor. Kavgadan uzak eğlenceli bir dil kullanılıyor. Mahallenin aksisi Basri amca ile çocukların hamisi Rüstem abide öne çıkan karakterler.
Ayrıca mahallede çocukların oynadığı boş arsa ve buradaki hurda araç, Murat 131 ile Reno 12 Sedan araba, Rüstem amcanın Köfte sattığı el arabası, toplarının kaçtığı kömürlük gibi bizi geçmişimize götüren pek çok güzel şey var bu filimde.
Filmin kahramanları, mekân ve işlenilen konular izleyeni yakalayan ve eğlendiren şeyler. Ayrıca Jenerik şarkısı da şimdiden pek çok kişinin ağzına pelesenk olmuş durumda.
Çocukları yakalamış ve ekrana çekmeyi başaran bu yeni çizgi filimde tek sıkıntı yeni bölüm stokunun olmaması görünüyor. Çünkü sürekli olarak aynı bölümlerin tekrarı oynamakta. Bu sorun aşılırsa ve belli bir ritim yakalayabilirse gelecekte bu çizgi dizi epey konuşulur ve Fenomen hale gelebilir.
Şimdiden bu çalışmada emeği olan herkesi başarılarından dolayı kutlar, böyle güzel duygular yaratan bu iyi işlerinden dolayı teşekkür eder, işlerin gönüllerince olmasını temenni ederiz.

2015 Mucize Yılı Olabilir

Bugüne kadar çektiği filmlerde toplumsal olayları konu alan ünlü yönetmen, dördüncü kez yönetmenlik koltuğuna geçerek, yine yönetmen, senaryo, müzik ve oyunculuğuyla yer alacak. Kırmızıgül’ün dört yıl aradan sonra yapmış olduğu Mucize’si için büyük bir sinema kitlesi 1 Ocak'ı  bekliyor.
Filmin Hikâyesi, Konusu
Yaşanmış bir hikayeden yola çıkılarak yazılan Mucize, fakirliğin hüküm sürdüğü 1960’lı yıllarda, okumayı bekleyen yüz binlerce çocuğun ve öğretmenlerin hikayesini anlatıyor.1960’lı darbe döneminde geçen film Egeli bir köy öğretmeninin Anadolu’nun ücra bir köşesine sürgüne gidişini anlatıyor.
Mahsun Kırmızıgül film ile ilgili açıklaması; Bu film, hayatlarını çocuklara ve eğitime adamış kahraman öğretmenlerin sıkıntılar içinde nasıl fedakârlık yaptıklarını anlatan bir film olacak. Film,  elektriğin, suyun, yolun, eğitimin, olmadığı bir Anayolu köyünde,  hayvanlarıyla iç içe yaşayan insanların hem komik yanlarını hemde büyük trajedilerini anlatacak. Film, Başı dik duran engellilerin ayakta kalma mücadelesini anlatacak. Mucize filmini, Kalbinden özürlü olamayan, dünyaya kalp gözü ile bakabilen tüm insanlara ve tüm öğretmenlere adıyorum.

Yaşasın! Yeni Yıla Charlie Brown ile Gireceğiz

Son zamanlarda aldığımız en güzel haber bu. Bu haber ile yüzümüzde kocaman bir gülümseme, gönlümüzde sıcacık bir gevşeme oldu. Eski dostlardan, eskimeyen dostlardan uzun bir aradan sonra gelen bu haber, tadına doyum olmayan bir mutluluğu yaşattı. Umarız kavuştuğumuzda da aynı duyguları yaşar, hayal kırıklığına uğramayız.
Haber Charlie Brown , Lucy , Linus , Schroeder , Charles Schulz, Snoopy’den. 2015 yılında bir animasyon filmi ile tekrar buluşacağımızı bildiriyor bize. Küçüklüğümüzden günümüze bizleri en mutlu eden,  rahatlatan ve hiçbir zaman olumsuz duygular ile tanıştırmayan sıcak dostlar onlar.
Onlar ile en mahsum, en saf, en temiz duyguları tadıp, arkadaşlığın en naif hallerini izliyorduk. Her ne kadar aralarında didişseler de o bize çok samimi ve içten geliyordu. Biliyorduk ki hiçbir zaman bir birlerine candan bir kötülük etmeyecekler ve filmin sonunda daima bir arada dostça kalacaklardı. Uyanıklıkları da, saflıkları da art niyet içermeyen samimi ve sıcak davranışlardı.

SineMASAL: “Sinema artık köylerde…”

“Hayallerinin peşinden koşan gencecik bir adam Enes Kaya; önyargısız, gözleri pırıl pırıl ve cesur. İnatçı sonra. Haberdar olduğum ilk andan beri aynı heyecanla beni içine çekmeyi başaran masal gibi bir girişimin, SineMASAL‘ın yaratıcısı ve öncüsü.”
Artık Egoist Okur’daki röportajları dolayısıyla çok iyi tanıdığınız Sinem Dinçer yazıp gönderdi bu röportajı ama okuyunca ben de acayip heyecanlandım. SineMASAL’a nasıl katkım olabilir diye düşündüm, kafa patlattım hatta. Kaldığı iki odalı harabeyi yaşanabilir hale sokup aylardır iki parçalı kıyafet kombinasyonu arasında seçim yapa yapa yaşayan, yiyecek meselesini nasıl hallettiğini kendine bile çözememiş olan ama yaptığı tek sinema filminden kazandığı parayla sineMASAL adlı şahane bir projeyi hayata geçirmeyi başaran genç bir adamın hikayesi beni etkiledi. Sizi de etkileyeceğini ve “sinema köylerde” diye özetleyebileceğim sineMASAL’ı ayakta tutmak adına hep beraber fikir üreteceğimizi umuyorum.  (Gülenay Börekçi)
SineMASAL
Enes Kaya, çocukluğunda Düzce depremini yaşamış ve o zamanlar eğitimi aksamasın diye de Denizli’de okumaya başlamış. Burada yurtta kalırken deprem hissini içinden atamayıp, bu travmadan uzaklaşmasını sağlayan ‘sinema’ya, kelimenin tam anlamıyla kapamış kendini. Oysa bambaşka dünyaların kapısı açmış bu kapanma ona. Şimdilerde sıkça adını duymaya başladığımız SineMASAL projesi de o zamanlarda işte böyle oluşmuş:

Saadet Işıl Aksoy

Saadet Işıl Aksoy son yıllarda gündemimize başarıları ile giren, çarpıcı güzelliği ile bizleri etkileyen bir sanatçı. Son olarak İtalya’da bir projede başrol oynayacağı haberi ile ilgi alanımıza girdi. Kendisini haa şımardı ha şımaracak, başarılarını abartarak bir albeni yaratacak beklentisinde olmamız nedeni ile mesafeli durduğumuz biri. Ancak görüyoruz ki yıllar geçmesine rağmen iş dışında her hangi bir konu ile gündemimize girmiyor. Başarılarını abartmadan, ileriye yönelik bir basamak olarak kullanıyor. İşlerinde hep bir basamak üste çıkarak ve başarı kazandıkça adını anıyoruz.
İşine yoğunlaşması, kolaya kaçmaması ve hem de bu kadar iyi bir haberler ile gündemimize gelmesine daha fazla kayıtsız kalamayarak, hakkında biraz araştırma yaptık.
Kişiler hakkında tam anlamı ile doğru bilgiler sunmasa da genel bakış itibarı ile sanal dünyada hakkında olumlu bir bakış var. Hakkında öne çıkan bilgilerin çoğunluğu rol aldığı çalışmalar ve kazandığı ödüller hakkında. Ayrıca kendisinin Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olması bizler için şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcı bir durum. Bunun nedeni de güzelliğinin ve yaptığı işin büyüsüne kapılıp, kolaycı bir yol seçmemesi nedeni iledir.

Evliya Çelebi ve Ölümsüzlük Suyu

Yapımcı Cengiz Özdemir, 15 yıllık hayalini gerçekleştirdi ve Evliya Çelebi'nin hikayesini animasyon çizgi film olarak beyaz perdeye aktardı. Eylül'de vizyona girmesi planlanan çizgi filmin senaryosu Uğur Uzunok ve Murat Menteş'e ait. Evliya Çelebi'yi ise Haluk Bilginer seslendiriyor.
Kültür A.Ş. eski Genel Müdürü Cengiz Özdemir, Miniatürk gibi projelere imza atmıştı. Şimdi ise 'Evliya Çelebi ve Ölümsüzlük Suyu' animasyon sinema filminin yapımcısı olarak karşımıza çıkıyor. Özdemir Türkiye'nin animasyon konusunda iyiye gittiğini ve Hollywood ile yarışabileceğimizi söylüyor.
Evliya Çelebi ve Ölümsüzlük Suyu projesi nasıl ortaya çıktı?
Başrolünde İstanbul olan bir film yapmak 15 yıllık hayalimdi. Kültür A.Ş. Genel Müdürü iken İstanbul'u markalaştırmak için iki büyük proje öneriyordum; Uluslararası standartlarda bir sinema filmi yapılması ve dünyaca ünlü olacak bir İstanbul romanı yazılması. Hatta her konuşmamda dile getirirdim bu iki konuyu. Dan Brown'ı İstanbul'a bir getirsek, gerisini İstanbul halleder zaten, derdim. Bu yıl her iki hayalim de gerçekleşti. Dan Brown son kitabı Cehennem'de İstanbul'u kendi bakışıyla dünyaya anlattı. Biz de Evliya Çelebi ve Ölümsüzlük Suyu animasyon sinema filmiyle İstanbul'u dünyaya seyrettireceğiz.
İstanbul'u içine dahil eden çok proje var. Yapımcıların İstanbul'a olan ilgisi değişti mi?
İstanbul muhteşem bir şehir. Daha önce Mimar Sinan konulu bir belgesel çektik. Hem Orta Doğu hem de Avrupa televizyonlarında yayınlandı. Kültür Bakanlığımızın Sinema Genel Müdürlüğü çok çaba harcadı ama nihayet Hollywood da bu muhteşem şehri keşfetti. Artık İstanbul'da daha fazla büyük bütçeli film çekiliyor. Hatırlıyorum da yıllar önce sinemaya gönül vermiş birkaç arkadaşımla, Truva filmi ülkemizde çekilsin diye ne uğraşmıştık. Şimdi Lost'un yapımcısı Ra'uf Glasgow gelip İstanbul'un dehlizlerinde film çekmek istediğini söylüyor. Hatta bu yaz Çanakkale'de Anzaklarla ilgili bir film yapmayı planlıyor. Nerden nereye geldik…
Siz neden animasyon yapmayı tercih ettiniz?
Biz, biraz değişik bir şey yapalım dedik. Filmimizde İstanbul ilk kez bu ölçekte modelleniyor.
Mısır'dan İstanbul'a
Daha önce İstanbul ile ilgili animasyonlar yapıldı mı?
Japonlar Marmaray ile İstanbul'dan birkaç sahne gösteren bir animasyon film yapmışlardı. Ayrıca yine dünyaca ünlü Assassin's Creed oyununun bir bölümü İstanbul'da geçiyor. Ve İstanbul anime edildiğinde ortaya fantastik bir tablo çıkıyor. Biz tarihi yarımadadan Galata Kulesine, İstiklal Caddesinden İstanbul Boğazına, reel İstanbul'u modelledik ki, seyirci için muhteşem bir görsel şölen olacak.

Yellow Press Yayında!

iyiturks olarak bir blog açma ihtiyacımız, bizi bunaltan ve yeter artık denilen noktaya sürükleyen, bilgi alma kaynaklarındaki rahatsız edici yaklaşımlar idi. Yola “Bizleri yönlendiren bizlere en yakın olan bilgilendirme araçlarında genellikle öne çıkan tercihlerden farklı olarak burada iyi ve güzel olanları paylaşmayı istiyoruz... Okurken, dinlerken,izlerken ruhuma mutluluk, huzur, keyif gibi hoş duygular bırakan ne olursa burada paylaşıp aktarmak istiyoruz.” Temenni ile çıkıp, zaman zaman;
 “Altı milyardan (6.000.000.000) fazla insan, binlerce şehir, kurum, yayın, yüzlerce ülke var. Bunların oluşturduğu yüzbinlerce haber... Bize ulaşan, gözümüze, kulaklarımıza, beynimize ve kalbimize yerleşen neden bu kadar kalitesiz, kötümser, iç karartıcı ve basitçe olanları. Dünyamızda hergün bize ulaşmaya değer sadece savaşlar, katliamlar, protestolar, cinayetler, kavgalar, hakaretler, ahlaksızlıklar, yolsuzluklar,tüketim çılgınlıkları,içi boş gösteriler mi var.
Milyarlarca insandan, binlerce kurum ve kuruluşlarda geriye kalanlar bu mudur? Gündemimize gelmeye değer güzellikler, mutluluklar,sevinçler,iyilikler nerede. Bu dünyada hergün cehennemlik hayatlar mı yaşanıyor? Niçin iyi ve güzel şeyler öne çıkarılmıyor? Niçin dünyadaki olumlu yaşananlar bizlere ulaştırılmıyor? Haber kaynakları, bunları yönetenler, yönlendirenler sadece kötü ve çirkin olanları mı görüyor? “ şeklinde isyankâr haykırışlarımız olmuştu.
Yıllardır çalışmalarını, eserlerini uzaktan gıpta ve hayranlık ile takip ettiğimiz çalışkan, üretken ve donanımlı düşünürümüz Alev Alatlı’nın yeni kitabı nedeni ile gündemimizde sıkça yer alması bizi tekrardan çalışmaları üzerinde yoğunlaşmaya teşvik etti. Kendisi ile aynı bilgi birikimine, aynı düşünce üretme ve hazmetme eşiğinde olmamamız nedeni ile algılama ve eşlik etmede yavaş kalsak ta söylemlerini belli seviyelerde yakalayarak anlamlandırmaya çalışmaktayız.
İnternet sayfasında yapmış olduğumuz okumalarda “DEĞERLER KAYBI, “Yellow Press” vs. “ isimli makalesinde yer alan “Yellow press” kavramı ve anlattıkları bizim yola çıkmamızdaki en temel şikâyet konularımızın karşılığı olduğunu algılamak bizleri heyecanlandırıp mutlu etti.
Heyecanlandık çünkü bu rahatsızlığımızın bize özgü olmadığını ve medyanın bilinçli olarak kullandığı bir yöntem olduğunu ve bu rahatsızlığımızda haklı olup, yalnız olmadığımızı anladık. Sevindik çünkü medya konusundaki kıt bilgi darağacımıza çok önemli bir kavram katarak küçükte olsa bir ilerleme daha kaydedebildik.
Bu heyecan ve sevincimizi aktarıp sizlere bu makaleden küçük bir alıntı yapıp, meramımızı sizlerle paylaşmak istedik. Sayın Alev Alatlı’ya yürekten sunduğumuz teşekkürlerimiz ve anlaşılmak dileğimiz ile, mutlu kalın
iyiturks
DEĞERLER KAYBI, “Yellow Press” vs. (kısmi alıntı)
- Bugün Türkiye’de basın tarafından oluşturulan yeni bir gerçeklik alanı sanki hayatın kendisinin yerini alıyor. Bu nasıl bir yanılsamadır? Sanki bir tarafta basın tarafından takdim edilen bir Türkiye var diğer tarafta da  gerçek Türkiye. Bu tuhaf durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Üstenci olduğu kadar da donanımsız medya, asıl vasfını, yani, ülke insanının yaşam serüvenine ayna tutan, yaşam serüvenini yansıtan mecra hüviyetini kaybeder, “taraf” olur. “Üstenci” sıfatını açayım: ülkemizde basın, varoluş nedeni yönetimi ele geçirmek olan kadim Babı-ali/jöntürk geleneğinden gelir. Babı-ali/jöntürk alışkanlığı, haber üretiminin aydınlanmacı bir uğraş olarak olarak algılanması şeklindedir; haber vermek değil, haber yapmak şeklinde tezahür eder.  Haber vermek, objektivite içerir, haber yapmak ise değer yargısı.  Revaç vermek istediğiniz olayı haber yaparsınız. Bu bir. İkincisi, muhabirle sütun yazarı arasına dillendirilemeyecek kadar derin bir maddi-manevi getiri uçurumu koyan gazeteler, “manifesto” hüviyetine bürünürler. “Manifesto” yazımı, Babı-ali/Jöntürk alışkanlığının devamı olup, günümüzde halen “sütun yazarları” ve/veya “anchorman”ler tarafından sürdürülmektedir. Öte yandan manifestolar, doğaları icabı obskürantisttirler. Dolayısıyla, haber tüketicileri, olaylara indirgenmiş veya abartılmış haberlerden muttali olurken, hadiselere katılamaz, yönlendirilmelerinde katkı sağlayamazlar. Hal böyle olunca, basın, kendi kurguladığı “gerçeklik”le hemhal olur. Dahası, birinci, ikinci ve üçüncü erkleri de kendisine göre biçimlendirir.  Yeri gelmişken, Türkiye’nin resmini altüst eden bu köklü değişim sürecini irdeleyen, tartışan, sorgulayan, sonuca dönük çıkarsamalara yönelen üniversite olmalıydı. Neden, üniversite? Çünkü, ulusumuzu, kör dövüşü şeklinde geliştiğini gördüğümüz köksüz liberalizmden de sakınabilecek  bir kurum varsa, o üniversitedir. Üniversitenin değişim sürecinden tecridi obskürantizmin nihai zaferidir.
- Obskürantizm kavramını soracağım ama köksüz liberalizm dediniz. İşaret ettiğiniz bu tehlikeyi biraz açar mısınız?
Şöyle söyleyeyim; liberalizm, her şeyden önce düşünce ve kanaatleri dillendirme özgürlüğüdür. Bilgi ve düşünce arama özgürlüğü, bilgi ve düşünce edinme özgürlüğü, bilgi ve düşünce yayma özgürlüğü, bunlar  liberalizmin gelmiş geçmiş en ünlü teorisyenlerinden John Stuart Mill’in (öleli 140 yıl oldu) dökümleri. Basının da, tarafsız mahkemelerin de varlık nedenleri liberalizmdir.  Kör dövüşü şeklinde gelişen liberalizm derken, kavramın özünü göz ardı eden, ekonomik telmihlerine yarım yırtık revaç veren liberalizmden bahsediyorum. Kendimizi kandırmayalım, bayağılık devam ediyor – düşünce dünyamızı ıslah edebilecek yegâne mercinin üniversite olduğunu savunuyorum. Üniversitenin işi bu.
- Obskürantizm demiştiniz. Oraya dönersek..

Ankara Film Festivali Başlıyor


Festivalin Tarihçesi
Ankara Uluslararası Film Festivali, 1988 yılında Ankara Film Şenliği adıyla yola çıkmış ve çeşitlenen program ve etkinlikleriyle hızla yükselerek başkentin önde gelen kültür ve sanat organizasyonu haline gelmiştir.
Festival başlangıcından itibaren ulusal sinemanın gelecek kuşaklarına yatırım yapmayı ve geleceği şekillendirecek olan yeni isimlerin sektöre kazandırılmasını öncelikli ilkesi olarak görmüştür. Bu nedenle, başta kısa film gösterimi, üretimi ve dağıtımı olmak üzere, ulusal uzun ve ulusal belgesel film alanında da yarışmalar, gösterimler, paneller ve atölye çalışmaları düzenlemiş; çeşitli film haftaları ve gösterim programları organize ederek ulusal sinema örneklerinin tanıtımını ülkemizin diğer kentlerinde ve yurt dışında gerçekleştirmiştir.
Ankara Uluslararası Film Festivali yarışma, gösterim ve açık oturumlarla Ahmet Uluçay, Fatih Akın, Nuri Bilge Ceylan, Tayfun Pirselimoğlu, Yeşim Ustaoğlu, Yüksel Aksu, Zeki Demirkubuz ve Mustafa Altıoklar gibi Yeni Türk Sineması’nın doğmasında rol üstlenmiş pek çok sinemacının yurt içi ve dışında tanınmasında, ulusal sinemanın belleğine yerleşmesinde ve üretimlerinin sürekliliğinde rol oynamanın gururunu yaşamaktadır.
Dünya sineması programlarının oluşturulmasında, sinema sanatına karakterini kazandıran, farklı film türlerine odaklanan, kolay ulaşılmayan ve Ankara seyircisinin belleğine kazınan yapıtların öne çıkarılması bir gelenek haline gelmiştir. Öte yandan, Festival organizasyonu çerçevesinde düzenlenen, tarihten toplumbilime, kadın sorunlarından sektör sorunlarına uzanan çeşitli panel, açıkoturum ve sergiler dikkatleri çekmiş, gündem yaratmış ve kültür, sanat, basın ve akademi dünyasında onanmıştır.
Festival’in kurumsal bir kimliğinin oluşması gereği ortaya çıkınca, 1991 yılında Türkiye’nin önemli iletişim bilimcilerinden Mahmut Tali Öngören’in çabalarıyla bir vakıf kurulur: Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı. Vakıf, öncelikli amacı olan Ankara Uluslararası Film Festivali dışında, çeşitli ülkelerde film haftaları (Tahran - İran, Kazan - Tataristan, Detmold - Almanya, Stockholm-İsveç), çeşitli alt başlıklarda sinema konulu edebiyat etkinlikleri, sinemayı tüm yönleriyle ele alan kapsamlı eğitim kursları ve sinema araştırmalarında eksikliği hissedilen başvuru kaynakları oluşturmayı hedefler tarzda sinema yayıncılığı gibi alanlarda çalışmalar gerçekleştirmiş ve ulusal sinema ortamına katkı sağlamıştır.
Ana Tema: Doğu İmgeleri
Henüz hala görünür olmayı ve anlaşılmayı bekleyen Doğu, sadece Batı’nın yakın komşusu değil, aynı zamanda Batı uygarlığının ve dillerinin de temelidir. Son birkaç yüz yılda dünyanın önemli bir ilerleme kaydeden tarafı olarak Batı, yer kürenin geri kalanını tahakkümü altına almaya çalışmıştır. Genelde bu tahakkümün ekonomik, askeri ve siyasal boyutlarına vurgu yapılır ki bu yaklaşımlar yanlış olmamakla birlikte enikonu eksiktir ve tarihin akışı sürecinde eksikliğinden dolayı yanlış olan yeni yorum ve analizlere neden olmaktadır. Eksik ve beraberinde ortaya çıkan yanlış analizlerin kökeninde, küresel resmin ve bölgesel karakteristiklerin bağımsız görünseler de ilişki içinde olan, çoğunlukla içi içe geçmiş bir durumda karşımıza çıkan kültürel kimlikleri ve söylemleri vardır.
Festival bu yıl, bu kültürel boyuta vurgu yapmak için ‘Doğu’yu mercek altına alıyor ve Türkiye’de hemen hiç bilinmeyen ülke sinemalarından on filmlik bir seçki oluşturuyor. Arap Baharı’ndan ‘Oryantalist Bakış’a, göç olgusundan toplumsal sorunlara uzanan bu kapsamlı seçki doğunun beyaz perdedeki yansımasını görünür kılıyor. Başta orta ve yakın doğu olmak üzere Pakistan, BAE, Tunus, Kazakistan, Irak, Kırgızistan, Azerbaycan ve Özbekistan gibi ülke sinemalarının önemli başyapıtlarını bir araya getiriyor.
Festival ayrıca, Türkiye sinemasının ülkenin doğusuna nasıl baktığını da mercek altına alarak, Türkiye sinemasında doğuyu görünür kılan filmlerden bir seçki de sunuyor.
Ankara Uluslararası Film Festivali Yarışma Jürileri
Festivalin Ulusal Uzun Film Yarışması, Ulusal Belgesel Film Yarışması, Ulusal Kısa Film Yarışması ve bu sene ilk kez verilecek olan Akademia Ödülü jüri üyeleri şu isimlerden oluşuyor:

Karadayı: Maziden Gelen Tatlı ve Sert Esinti

Karadayı farklı ve başarılı bir dizi. Pazartesilerin tüm sıkıcılığını keyifli bir bekleyişe çeviren yapım. Konusu, oyunculuğu, dekoru, ışığı, yönetimi v.d açılardan tatmin edici ve hayranlık uyandırıcı bir seviye yakalamış. Oyuncuların çoğunluğu tanınmış ve sürekli ekranda olmalarına rağmen, oynadıkları karakterleri tam anlamı ile bizlere yansıtabiliyorlar. Dizideki uyum seyir zevki olarak izleyiciyi de sarıp, dizi ile bizler arasında sürükleyici bir bütünlük sağlıyor.
Tüm oyuncuların başarılı performanslarını övmekle beraber beklentilerin üstüne çıkan ve bizlere farklı bir seyir deneyimleri yaşatan Savcı, çocuk oyuncu, komiser Yasin ve Mahir Kara’ya ayrı bir paragraf açmak gerekir. Tekrar belirmek isteriz ki diğer oyuncular ustalık düzeyinde başarılı canlandırmalar yapmakta ve rollerinin hakkını fazlası ile yerine getirmektedirler. Burada paragraf açtığımız konu, beklentilerimizi ve oyuncuların kişisel standartlarını bir üst çıtaya taşıdıklarını düşündüğümüz performanslarıdır.

NTV Yeşil Ekran: Doğanın Tekrarı Yok


Eleştiri oklarının ve komplo teorilerinin daimi hedefinde olan sektörlerden biri medyadır. Olumsuzluklarda, eksikliklerde, anlaşılmaz durumlardan ilk suçlananlardan olur. Ancak istenilen, önerilen, beklenilen çalışmalara imza attıklarında da yeterli desteği ve övgüyü alamazlar. İnsanlığın yaşam kaynağı olan doğanın ve gelecek yıllarda bu kaynağın sağlıklı ve sürdürülebilir akışını etkileyecek olan her türlü gelişme, olay, uygulamaların biz insanlara anlatılması ve desteğinin alınması konusunda medya üzerine inanılmaz bir sorumluluk ve pay düşmektedir.
Bu bilinçle olduğunu düşünerek NTV’nin beş yıldır uyguladığı yaz sezonunu çoğunlukla doğaya ve doğa ile ilgili yayınlara ayırma politikasının övgüye ve takdire şayan olduğunu düşünmekteyiz. Hem iç yayınları hem de dış kaynaklardan alınan yayınlarla izleyicilerinin dikkatini doğa üzerine çekmeye çalışmaktadırlar. Bunu yaparken de göstermelik bir yaklaşım değil ciddi bir yayın süresi, dikkat çekici tanıtımlar yaparak ve önemli bir kaynak ayırarak etkili ve izleyiciyi çekici yayınlar yapmaktadırlar.
Aşağıda NTV’nin Yeşil ekran tanıtımı paylaşırken, kendilerine teşekkür eder, başarılı bir sezon geçirmelerini temenni ederiz.  
iyiturks
Beşinci yılında çok daha güçlü ve etkili olarak başlayan NTV Yeşil Ekran, 'Doğanın tekrarı yok!' diyor.
Bilim adamları, artık küresel ısınmanın dünyanın en önemli sorunu olduğu konusunda hemfikir. Teknoloji ve sanayi insanın refahı adına ilerlerken, gezegen geri döndürülemez şekilde bozulmakta.
17 Ağustos'a kadar sürecek NTV Yeşil Ekran bu sezon, çarpıcı çevre öyküleri, dünya çapında belgeseller, bilim, çevre sorunları, doğal yaşam, tarih, gezi ve yemek konulu programların dışında, izleyicinin gündelik hayatına yansıyacak eğitici ve ilham verici bir yayın hazırladı.
Merak edilen, gündem oluşturan konuları mercek altına alan Yeşil Haberci, Yeşil Ekran boyunca hafta içi her gün Türkiye’nin çevre sorunu yaşayan bölgelerinden canlı bağlantılarla ekrana gelecek. Çözüm yollarını, yöre halkının düşüncelerini, izleyiciye aktaracak.
Bireysel bilinçlenme
Beslenme ve ulaşım… Ekolojik dengeye en büyük zararı veren bu iki unsur aynı zamanda insani ihtiyaçların başında geliyor. Peki, birey olarak ne yapabiliriz?
Her hafta ‘tadı damağında kalan lezzetleri izleyicileriyle tanıştıran Vedat Milor’un bu yaz konu başlığı ‘gıda güvenliği’.
Milor, Tadı Damağımda Yeşil Mönü’de cuma akşamları organik yemek yapan restoranları tanıtmanın yanında köy pazarlarını, doğal gıda üretim tesislerini ziyaret edecek, hem doğal hem lezzetli beslenmenin tüyolarını verecek.
Saffet Üçüncü, çevre dostu otomobilleri, tekneleri tanıtacak, hız severlere yeşil alternatifler sunacak. Perşembeleri yayınlanacak programının ismi Saffet’in Garajı.
İki tekerlek üstünde
En çevre dostu ulaşım aracı bisikleti merkeze alan İki Teker Bir Yer programında, mizah yazarı, karikatürist, komedyen ve bisiklet sporcusu Alpay Erdem, Türkiye’de bisiklet üzerinde seyahat edilebilecek farklı rotaları tanıtacak.
GQ genel yayın yönetmeni Mirgün Cabas, geçen sene olduğu gibi bu yaz da arkadaşları Fem Güçlütürk ve Serper Sesli’yle motosikletlere atlayıp dere tepe gezecek. Beğendiği yerleri, gördüklerini NTV ekranında paylaşacak.
Gerçekle kurgu arasında
Bu yıl Yeşil Ekran’da, iki farklı dizi-belgesel ekrana gelecek. Bu Türkiye televizyonlarında ilk kez denenen bir format.
Yeşilin her tonunun bir arada görülebildiği, Karadeniz’in meşhur vahşi doğasının hüküm sürdüğü Senoz Vadisi’nde çekilen Vadi, 18 Haziran Pazartesi başlıyor. Belgesel – dizide; günlük hayatları, sorunları ve yaşam mücadeleleriyle yer alanlar profesyonel oyuncular değil. Senoz Vadisi’nde yaşayanlar kendi hayatlarını canlandırıyorlar. HES’lerin gölgesinde yaşamın nasıl değiştiğine tanıklık edeceğimiz yapım yedi hafta süreyle ekrana gelecek.
Myra’nın peşinde
Diğer dizi-belgesel Tarih Avcıları. Demre’deki Myra ve Andreake antik kentlerindeki kazılar üzerine kurulu. Kazı başkanlığını Prof. Dr. Nevzat Çevik’in yürüttüğü, akademisyen, arkeolog, arkeoloji öğrencileri ve kazı işçilerin dahil olduğu projeyi, NTV ekibi, adeta projenin içine yerleşmiş bir göz gibi izleyerek, kazı ekibinin tüm aktivitelerini takip ediyor.
Birbirinden renkli yaşam öyküleri olan arkeologlar, arkeoloji öğrencileri, anbean NTV ekibi tarafından takip ediliyor. Günlük yaşam rutinlerindeki şakalaşmalar, hüzünler, sevinçler bir yanda, mesleklerine olan tutkuları bir yanda, her gün ortaya çıkarılıp tarihe yeni bir ışık yakan yeni buluntular diğer yanda…
Zorlu çalışma koşulları altındaki ekibi ve yaptıkları işi anlatan ‘Tarih Avcıları’, Türkiye’deki televizyonculuk anlayışına hem görsel kalite hem de içerik anlamında büyük yenilikler getirmeye hazırlanıyor.
Şehir, yaşam, bilim ve felsefe
NTV, çevre ve doğa bilincini artırmayı, farkındalık yaratmayı amaçladığı Yeşil Ekran’da, izleyicisinin kültür dünyasını zenginleştirmeyi de ihmal etmiyor.
Reklamcı, pazarlama iletişimi uzmanı ve akademisyen Levent Erden, İstanbul’un sırlarını deşifre etmek için şehri sokak sokak gezecek, eski binaların, sokakların, oralarda yaşamış insanların hikayelerini anlatacak.İstanbul Kafası, Salı akşamları ekrana gelecek.
Deniz ekoloğu ve akademisyen Sargun Ali Tont ile felsefeci Ömer Naci Soykan genetikten deniz biyolojisine, felsefeden yeni keşiflere bilimin her alanında sohbet edecek.
Ve belgeseller
NTV Yeşil Ekran, ‘Yeşil Belgesel’ adı altında gezegeni bambaşka bir bakış açısıyla anlatan BBC yapımlarına yer veriyor.
Kuş Bakışı Dünya, gezegeni bambaşka bir açıdan görme imkanı sunuyor. Her bölümde bir kıtayı, kuşların dramatik göç hikayeleriyle birlikte keşfe çıkıyor. Belgesel serisi izleyiciyi gezegenin en inanılmaz coğrafyaları üzerinde dolaştırırken bir kuş gibi uçabilmenin nasıl bir his olduğuyla da tanıştırıyor.
Dünya üzerindeki birçok bölgede yaşamın devamlılığı ve gelişimi hala gizemini korurken, yeni keşifler türler arasında inanılmaz bağlantılar, tuhaf davranış stratejileri ve karmaşık mekanizmalar olduğunu kanıtlıyor. Örneğin Brezilya’da yetişen bir ceviz türü var olmak için sivri dişli kemirgenlere muhtaç. Ya da Doğu Afrika otlaklarının geleceği fillere bağlı. How Nature Works (Dünya Nasıl Çalışır), karmaşık yaşam alanlarının sırrını gözler önüne seriyor.
Doğanın garip oyunları

Behzat Ç.oyunculuğu tekrar gündeme getirdi

Şimdiye kadar pek çok dizi ve filmde izlediğimiz Berke Üzrek, Behzat Ç . dizisindeki Cevdet rolüyle adından söz ettiriyor bir süredir. İzleyenler biliyor, iş bulamayan bir ziraat mühendisiyken çıkışı polis olmakta bulan Cevdet, kısa zamanda dizinin en ‘harbi’ karakterlerinden biri oldu. Behzat Ç . geçen pazar şaşırtıcı bir finalle sezonu kapatmışken Üzrek, Amerikalı yönetmen Flavia Casa’nın filmi ‘Marmara’daki performansıyla geçen hafta Madrid Film Festivali’nde yabancı dilde en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü kazandı. Ödülü fırsat bildik, kendisini yakından tanıyalım dedik…

Genelde oyuncular, “Birden fazla insana dönüşmek için oyuncu oldum” derler. Sizde durum nedir?
Çocukken sporla haşir neşir olamadım, o sebeple ailem beni tiyatroya yönlendirdi. Çocuk tiyatrosu yaptım, liseden sonra konservatuvar sınavına girdim ve çocukluğumda zorunluluk gibi gelen şey daha sonra mesleğim oldu. Kader beni oyuncu yapmak için elinden geleni yapmış.
Bana oyunculuğun ilginç yönlerinden birini söyler misiniz?
Oyunculuğun ilginç taraflarından biri her seferinde farklı bir iş yapıyormuşçasına belli bir yönteme tabi olmayışınız. Her farklı proje farklı meslekler yapıyormuş gibi gelebilir insana. Oyunculuğun ilk yıllarında nasıl bir işin içinde olduğunuz ya da ne yaptığınız pek belirgin değildir. İnsanın kafası sislidir sanki. Neyin ilgi çekici olduğu anlaşılamayabilir ya da her kesin ilgisini çekebilecek şeylere odaklanabileceği zenginliktedir diyelim.
Oyuncu oldunuz, ‘Marmara’da oynadığınız rol size Madrid Film Festivali’nde en iyi yabancı yardımcı erkek oyuncu ödülünü getirdi. Kaçınılmaz soru geliyor. Bekliyor muydunuz?
Fazla beklentiye girmemeye çalışsam da bir yerlerden bir ses “Neden olmasın?” diyordu doğrusu. Gerçi sezgiler daha çok sessiz olanlardır. Kafanızda bir ses size bir şey yapmanızı veya yapmamanızı söylüyorsa bu hislerinizin değil zihninizin sesidir. Gerçekten hislerinizi dinlemek istiyorsanız sessiz olanları seçmeye bakın. İnsanlar “Hep hislerimi dinledim ve sonra çok sıkıntı çektim” dediklerinde genelde zihinlerini dinliyorlardır ama farkında değildirler. Zihinle hisler çoğu zaman karıştırılır. Ödül gecesinde mesela onca nitelikli sanatçıyla bir arada olmak ilham vericiydi. Bize olan ilgilerini fark etmemek mümkün değil, o yüzden sorumluluğumuz gitgide artıyor.
Film, babaları vefat ettikten sonra Marmara Adası’nda buluşan üvey kardeşler ve aileleri arasındaki iletişim ve kültür farklılığı üzerine… Sizin kelimelerinizle nasıl bir film bu?
Filmin dikkat çeken tarafı Türkiye’deki aile anlayışıyla Amerika’dakini karşılaştırıyor olması. Bence bu filmi farklı kılan kıtalar arası ilişkilerin sandığımızdan daha yakın ve iç içe olabileceği fikri.
Bir de Erdal Rahmi Hanay’ın filmi ‘Saba’da ‘Ahmet’ karakterini oynadınız. Ahmet’i “Eylemleri, televizyonda veya gazetede gördüğü yaşamı gerçekle karıştırma eğiliminde” biri olarak anlatmışsınız. Nasıl bir karıştırma hali bu?
Aslına bakarsanız bu ifademle kişisel olarak role yaklaşım biçimimi anlatmaya çalışmıştım. Yoksa filmde böyle bir sahne veya durum yok. Ancak TV’nin hayatımızda kapladığı alan açısından bir arkadaşa, dosta, düşmana veya aileye dönüşmesi dikkatimi çeken bir durumdu. Bir kimsenin eylemlerinden sorumlu olmasa da pekâlâ desteklemiş olabilir televizyon. Tabii ki kast ettiğim destek daha çok kişinin fark edemeyeceği bir biçimde oluşabilir, bilinçli bir tercih veya seçimden bahsetmiyorum yani.
Ve Behzat Ç ... Ziraat mühendisliğinden polisliğe geçmiş Cevdet’in en sevdiğiniz özelliği nedir?
Her bir bölümde kat edecek bir yolunun olması... Bu durum rolü hareketli kılıyor. Sürekli farklı bir yanını keşfediyorum. Bu da beni tekdüzelikten kurtarmaya yardımcı oluyor.
Cevdet, mühendis olarak iş bulamadığı için çare olarak polis olmuş. Üniversite mezunu nice insanlar mesela atanamayan öğretmenler de yaşayabilmek için başka başka işlere yöneliyor. Nedir bu duruma yorumunuz, nitelikli insanların girdiği bu çıkmazlar size ne hissettiriyor?
İnsanlar yaşam şartlarının zorluğu karşısında bırakın düşüncelerini gerçekleştirmeyi karınlarını doyurmakta zorluk çekiyorlar. Tüm dünyanın başında bir sistem var ve bu sistemin doymaya ihtiyacı var. Sistem bize değil, biz ona çalışıyoruz.
Sizce diziniz nasıl bir yenilik getirdi memleketimize?
Getirdiği en büyük yenilik oyunculuk anlamında kat ettiği mesafedir. Ben oyunculuğu tekrar gündeme getirdi diye düşünüyorum. Rekabeti arttırıp yukarı bir ivme kazandırdı bence. Burada sadece oyunculuk bu işi bu noktaya taşıdı demek istemiyorum, elbette ekibin tüm departmanları ayrı ayrı neredeyse mükemmel becerilere sahip sinemacılar. Bu arada dizinin yazarı Ercan Mehmet Erdem’i anmak isterim. Emrah Serbes ile birlikte bir romandan harika bir TV dizisi yarattılar, kolay işler değil bunlar.
Bir söyleşinizde, Behzat Ç .’nin son dönemde sanatçının toplumdaki gerçek rolünü hatırlatan yapımlardan biri olduğunu söylemişsiniz.
Melih Cevdet Anday’ın bir sözü kulağıma küpe oldu: “Antik Yunan’da insanlar iki şey için yalvarırdı; biri ekmek diğeri tiyatro. Eğer biz sadece ekmek için yalvaran bir toplum olursak hayvanlardan bir farkımız olmaz.” İnsanların ait hissettikleri yapımlar isteseler de istemeseler de bir sorumluluk taşır. Siz bununla ilgilenmeseniz bile...
Son olarak şunu sorayım: Dizi tamam, sinema tamam, peki tiyatro?
Tiyatro bizim şarj parkımız. Şarjım bitmek üzere merak etmeyin (Gülüyor).
Öğrenecek çok şey var