Sayfalar

Başarı - Ödül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Başarı - Ödül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hayalden Gerçeğe


Türkiye, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından iki sene önce gündeme getirilen ve zaman ilerledikçe hem heyecan hem merak konusu olan Türkiye'nin otomobili ile geçtiğimiz yılın aralık ayında tanıştı.

Şimdilik “Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu”nun baş harflerinden oluşan TOGG logosu ile lansmanı yapılan Türkiye'nin otomobili, SUV ve sedan modelleriyle üretilip dünyaya tanıtıldı. Ancak her iki aracın ortak özelliği elektrikli olması.

Gebze’de “Bilişim Vadisi”nin resmî açılış töreninin yapılacağı ve otomobilin tanıtılacağı “Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu Yeniliğe Yolculuk Buluşması” programında “Elektrikli olarak üreterek geçmişin veya bugünün değil, doğrudan geleceğin teknolojisine uzanıyoruz.” sözleriyle başlangıç noktasına işaret eden Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, tasarımıyla, bataryasıyla, şarj istasyonlarıyla bu otomobil projesiyle Türkiye’yi geleceğin dünyasına hazırladıklarını kaydetti ve hedefi netleştirdi:

 “Türkiye daha en başından elektrikli otomobil alanına girerek herkesten bir değil, birkaç adım birden öne geçiyor. Bu otomobili sadece kendi ihtiyaçlarımız için üretmiyoruz. Biz küresel bir marka peşindeyiz. Avrupa gibi yakın pazarlardan başlayarak tüm dünyada bu otomobili yollarda gördüğümüz gün hedefimize ulaşmış olacağız. Üretim ve ihracat stratejimizi buna göre belirliyoruz.

Yapay zekâ her alanda olduğu gibi otomobillerde de giderek öne çıkıyor. Sanayimizi tüm unsurlarıyla bir sonraki çağa şimdiden hazırlamak istiyoruz. ‘Türkiye’nin Otomobili’ projesindeki teknoloji birikimimiz diğer pek çok sektörün de önünü açacak, aynı zamanda ateşleyicisi olacaktır. Bunun için hata yapma lüksümüz yoktur. Kuralları koyan biz olduktan sonra bu çalışmada kimlerden destek aldığımızın, kimleri çalıştırdığımızın da bir önemi kalmıyor.”

Profesyonel bir ekip ve 100’ün üzerinde Türk mühendisin çabalarıyla mucize sayılabilecek 18 aylık sürecin ardından, 27 Aralık 2019’da biri SUV, diğeri sedan sınıfından iki elektrikli ön gösterim aracı tanıtıldı. Özellikle SUV, fuarlarda sergilenen ve genelde sadece dış kabuktan oluşan tasarımların çok ötesinde. Karşımızda yolda ilerleyen, kabini tamamlanmış bir otomobil var.

Geleceği düşünen elektrikli motorun popülaritesi katlanarak artan SUV sınıfıyla buluşmasına karşı koymak güç. Hedefler de en az modeller kadar etkileyici; SUV ve sedanı 15 yıl içinde üç elektrikli modelin daha takip edeceği belirtiliyor. Hayali gerçeğe dönüştürmeye hazırlanan Türkiye’nin otomobili 20 bin kişiye istihdam ve gayrisafi millî hasılaya 50 milyar dolar katkı anlamına da geldiği için ayrıca önemli.

Doğuştan Elektrikli

İsterseniz biraz da temeli bu yılın ilk yarısında Gemlik’te atılacak fabrikadaki banttan 2022 sonuna doğru inmesi planlanan elektrikli SUV modeline göz atalım.

Oktay Sinanoğlu'ndan Türk Gençlerine Unutulmaz Tavsiyeler



* Türkiye’de adet haline gelmiş göstermelik işlerden kaçının.

Temel gayeleriniz ufak çıkarların ötesinde kendinizin dışında, bu ülke, bu Ulus, Türk dünyası, Avrasya, insanlık için olsun. Yüksek hedefiniz için çalışın.

* Maddiyat ve maneviyatı dengeleyin. Formülü Bilim+ Gönül’dür. Bu iki kanadın biri eksik olursa ne kendinize, ne ulusumuza, ne de insanlığa hayrın dokunur.

* Dış ülkelerden, onların yerli kuyruklarından medet ummayın. Gayeleri bize yardımcı olmak değil Türk adını tarihten silmektir. Dünyanın neresinde olursanız olun kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarih bilincini, binlerce yıllık gelenek ve inançlarınızı kaybetmeyin. Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi kurarsanız yabancılar da size o kadar itibar edecektir.

* Başkasını taklit etmeyin, kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün.

* Eğitimde önce bir meslek, gerçek bir beceri, bir altın bilezik sahip olmaya bakın.

* Ne yaparsanız yapın, en iyisini yapın. Siyasetçinin, bilimcinin en kötüsü olunacağına; tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak iyidir.

* Türk okuluna, yani derslerim Türkçe olarak verildiği okullara gidin. Konuları ezbere değil derinini sorgulayarak, çözerek öğrenin.

* En sevdiğiniz işlerle uğraşmanızı sağlayacak bir meslek bir dal seçin. Meslekte yararlı olacak bir yabancı dili ayrıca öğrenin. Ancak yabancı dili Türkçe kitaplardan anlayarak öğrenir.

Bilim dili matematiktir, matematiğe ağırlık verin.

*Türk edebiyatının her türlüsünü, ulusunu ve ülkesini sevenlerin yazdığı Türk tarihini okuyun. Unutmayın ki Türk olmak bir kafa ve gönül meselesidir.

*Türkçe; kültürü ile dili ile Ata sevgisi ile Türk’tür. Soy sop meselesi karıştırarak o her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan düşmanların kitaplarına, yargılarına, karalarına kulak asmayın. Kültür genleri ırk genlerinden daha önemlidir.


Türk Einstein’ı Oktay Sinanoğlu'un Olağanüstü Farklı Yaşamı


Akla ne işle uğraşacağını gönül öğretir. Gönül gelişmezse akıl kötülüklerle uğraşır.
Onun için düsturumuz Bilim+Gönül’dür.”

Elinde İtalya’dan kalma antika siyah bir bavulla çıktı Sıhhiye’deki evlerinden. Ceketinin yakasında Atatürk rozeti, içindeyse annesinin diktiği beş liralık bir altın vardı. “Ne olur ne olmaz yanında bulunsun…”

Yola koyuldu sap sarı saçlı, gözlüklü, dahi çocuk. Hiç bilmediği bir diyara, Amerika’ya, Mizzuri Üniversitesi’ne doğru… Henüz 18’indeydi ama yaşından epey küçük görünüyordu.

Gidiyordu.
Bir gün aklı da yüreği de daha da güçlü bir “Oktay Sinanoğlu” olarak geri dönmek için gidiyordu…

Oktay Sinanoğlu’nun hayatı İtalya’nın Bari şehrinde, 25 Şubat 1935’de başladı. İtalya, başkonsolos olan babasının o günlerdeki görev yeriydi. Gurbet çok sürmedi. II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla 1939’da ailesiyle memlekete döndü. Türkiye’ye geldiğinde biraz İtalyanca biraz da Fransızca biliyor ama bir kelime dahi Türkçe bilmiyordu. Ancak gün gelecek hayatı bir Türkçe savunucusu olarak geçecekti.

Çok geçmeden hayatı derin bir acıyla sarsıldı. Henüz 6 yaşındayken babasını kaybetmişti. Ölüm, 6 yaşındaki bir çocuğa nasıl anlatılabilirdi ki! Bu yüzden Oktay’a babasının İtalya’ya göreve gittiği söylendi. Birkaç yıl boyunca buna inanarak babasına mektuplar yazdı durdu küçük Oktay. Annesi ve halası da sözüm ona bu mektupları postaneye gidip gönderiyordu. Cevap gelmemesine de oradaki savaşı bahane ediyorlardı. Bir gün mahallenin çocukları onla alay edip “senin baban öldü” diyene kadar da bu oyun sürdü. En nihayetinde annesi ve kız kardeşi Esin ile baş başa kalmıştı ve bundan sonra onları zorlu bir hayat bekliyordu.

Başarılı ve Haylaz Çocuk

Annesi yazarlık ve çeviri yaparak evini geçindirmeye ve çocuklarını okutmaya başladı. Bunu da çok iyi başardı. Ankara’da burslu olarak TED Kolejine giren Oktay, çok başarılı bir öğrenciydi. Zekâsı çok geçmeden öğretmenleri tarafından da fark edildi.

“1. sınıftayken sayıları öğrendim. Mesela bir sayfa 2 yazacaksın. Aa 2’yi ters yazmışım derken yazmayı öğrendim. Derken o senenin sonuna doğru bir öğretmen geldi beni sınıftan ödünç alarak 5. sınıfa götürdü. Tahtaya aritmetik bir şey yazmış, bana sordu. Ben de tahtada çözdüm. Sonra sınıftakilere döndü dedi ki 1. sınıftan bu çocuk yapıyor siz ahmaklar bir şey yapamıyorsunuz…”

İlkokulda Erdal diye haylaz bir çocukla arkadaşlık ediyordu. Erdal yalnız haylaz, Oktay ise haylaz ama başarılıydı. Gel gelelim Oktay’ın başarılı oluşundan pek de haberi yoktu. Ona soru veriyorlardı o da sadece çözüyordu. Erdal ile Oktay oyun oynamanın yanında birlikte gazete çıkarmaya, kitap yazmaya da kalkıyorlardı. Hatta bir keresinde bir roman yazmayı dahi denediler.

“Erdal benim Sanço Pançom gibi.  3. sınıfta roman yazmaya karar verdik ikimiz. Türkçe öğretmenine götürdük okudu. Dedi ki ‘Roman 40 yaşından sonra yazılır. Bir sürü tecrüben olur da ancak öyle. Bu yaşta yazılır mı?’ Öğretmen bir kova su döktü, bıraktık.”

Samimiyetin Gücü: Q

Çığır açan başarının iş birliğine daha da bağlı olduğu bir zamanda yaşıyoruz. “Yalnız deha” dönemi artık geçmişte kaldı. Fakat bu trend beraberinde şu soruları getiriyor: İş birliği yapmanın en iyi yolu nedir? Mükemmel kreatif bir ekip kurmanın veya olmanın bir sırrı var mıdır?

Northwestern Üniversitesi’nden sosyolog Brian Uzzi, 1945-1989 yılları arasında Broadway’de sahnelenen her müzikalin arkasındaki kreatif ekiplerin etkileyici bir analizini yaptı. Cole Porter’dan Andrew Lloyd Webber’a 2 bin 100 sanatçı arasındaki iş birliklerini ve arkadaşlık bağlarını kaydedip incelemeye başladı. Uzzi’nin bu araştırma için müzikalleri seçmesinin bir sebebi vardı; kreatif sonuçlar çıkaran grup çalışmasının bir modeli olduğuna inanıyordu. “Kimse tek başına bir Broadway müzikali yapamaz.” dedi ve sebebini açıkladı: “Prodüksiyonun varlığı çok sayıda farklı yeteneğe bağlı.” Bestekâr; şarkı yazmak için şarkı sözü yazarı ve müzikal metin yazarına muhtaç. Koreograf ise devamlı yapımcılardan yorum alan yönetmen ile birlikte çalışmak zorunda.

Uzzi’nin ilk keşfi, Broadway’de çalışan insanların unsurları birbiriyle son derece bağlantılı bir sosyal ağın parçası olmasıydı. Batı Yakası Hikâyesi’nin müzikal metin yazarı ile Kediler’in koreografı arasında bir bağlantı bulmak için pek de uğraşmanıza gerek yok. Uzzi daha sonra her müzikal için bu bağlantıların yoğunluğunu ölçerek bunu puanlamanın yolunu aradı ve Q adını verdiği bir değer ortaya attı. Buna göre Q miktarı, müzikalde çalışan insanların “sosyal samimiyetini” yansıtıyor; yani Q seviyesi ne kadar yüksekse grup içerisindeki yakınlık hissi de o kadar güçlü oluyor. Uzzi’nin sorduğu sorular son derece basit: Q ve teatral başarı arasında tutarlı bir ilişki var mı? Grubun yapısı, üretilen işi nasıl etkiliyor?

Kimle evlenirsen evlen 3 ay sonra göz ayırmıyor, 3 ay sonra yürek ortaya çıkıyor


Son zamanlarda okuduğumuz en samimi, en duygusal ve en komik sahici bir röportaj. Bu güzel satırları burada paylaşmak ve sizlerinde anlarına güzel tatlar bırakmasını istedik. Röportajı yapanın, röportajı verenin ellerine, ağızlarına sağlık. Dileriz ömürleri istedikleri güzelliklerle dolar. İyi okumalar dileriz.

12 milyondan fazla seyirciye ulaşan ‘Ayla’ ve ‘Müslüm’ filmlerinin yapımcısı Mustafa Uslu’nun kendi hikâyesi de film gibi… Tokat Zile’de 13 yaşında mahalle sinemasında afişçi olarak çalışmaya başlayan, bir dönem TSK’da subay olarak görev yapan Uslu’nun en büyük hayali ise Oscar almak. Ayla ile bu hedefine yaklaşan Uslu, yeni çekeceği ‘Bi Umut’la Oscar alabileceğini de belirtiyor.

Gerçek öykülerden yola çıkan yapımcı Mustafa Uslu... Dijital Sanatlar’ın kurucusu. Son dönemin en çok izlenen filmleri Ayla ve Müslüm’de onun imzası var. Türkiye’de sinema sektörünün farklı tartışmalar yaşadığı dönemde çıkış yakalayan Mustafa Uslu, yalnızca 2 filmiyle 12 milyonun üzerinde seyirciye ulaştı. Uslu, kamuoyunda ‘mısır tartışması’ olarak bilinen yapımcı ve salon işletmecileri arasındaki tartışmayı farklı bir boyuta taşıdı. Uslu, “Kimse 30 kuruşluk mısırın 12 liradan satılmasını konuşmadı. Herkes ‘ben daha fazla pay almalıyım’ tartışmasına girdi” dedi. Uslu ile sıfırdan zirveye çıkış öyküsünü ve sinema sektörünü konuştuk...

Milyonlarca kişi gitti filmlerinize. Gerçek yaşam öykülerinden yola çıkıyorsunuz. Siz kimsiniz?

İşçi bir anne babanın çocuğuyum. Tokat Zileliyim. Annem babam tarlalarda çalışırlardı. Kolay olmayan bir hayattan geliyorum ama mutluyduk. Babam tarlada çalışırken kaza oluyor ve iki ağabeyimi kaybediyorum.

Çok acı. Siz kaç yaşındasınız o zaman?

Ben onları hiç tanımadım, çünkü o acılar üzerine doğmuşum. Rahmetli annem Mustafa’nın adını bana vermiş. O dönemde hiçbir şey yok. 2 evlat acısını annem Zile’de yazlık Aykut Sineması’na giderek atmaya çalışıyor.

Film tutkunuz annenizden mi geliyor?

Evet. Annem Melek’in dünyası filmler. Her filmi 5 kere izlerdi annem. Ben 13 yaşında afişçi oldum.

Sektöre çok erken adım atmışsınız...

Küçüktüm. Boynuma bir tahta takılırdı. O tahtaya asılan arkalı önlü afişle sokakları gezerdim. Önümde arkamda afişle filmleri anlatırdım. Afişler üzerinden hikâye yazardım. Kadınlar, anneler benim yorumlarıma bayılırdı. Afişlere bakıp hayaller kurardık. Yavuz Turgul’un filmlerini beklerdik. Kemal Sunal, Şener Şen’in her filmini izlerdim. Sonra hayatımıza Rocky, Rambo girdi. Ben yıllarca o sinemada her işi yaptım. Annem mahallenin tüm çocuklarını da götürürdü sinemaya. Bahçeden topladığı salatalıkları çocukların eline tutuştururdu. Okuma yazması olmayan bir kadındı. Annemle 15 yaşına kadar müthiş bir sinema serüveni yaşadık.

Külkedisi Gibiydi

Annenizi merak ettim... Sinemacı olduğunuzu gördü mü anneniz?

Maalesef göremedi. 3 kız, 2 erkek kardeşi vardı. 6 çocuklu bir ailenin çocuğuydu. Annem ailenin en çirkini. Benim saf babam greyder sürücüsü. Sivas’tan Tokat’a geliyor. Ve babam teyzem Fikriye’ye aşık oluyor. Babamın teyzeme aşık olduğunu dayılarım duyuyor ve babamı dövüyorlar. Ceza olarak da babama “sana Melek’i vereceğiz” diyorlar. Babam istemiyor. Babamı ahıra bağlıyor dayımlar. Gece annem babama kuru ekmek götürüyor ve babam annemin ona bakmasından etkileniyor. Tamam diyor ve apar topar imamı çağırıp, evlendirip “hadi gidin” diyorlar. Ama babam greyderle yola çıkıyor, tüm arkadaşlarına “güzel bir kadına aşık oldum” diye anlattığı için Sivas’a gidemiyor. Dayılarımı ikna ediyor ve bir göz oda veriyorlar onlara.

Siz bunları nasıl öğrendiniz?

Yürekli bir kadın annem, bunları bana annem anlattı. ‘Kimle evlenirsen evlen 3 ay sonra göz ayırmıyor, 3 ay sonra yürek ortaya çıkıyor’ derdi babam. Sonra TSK’ya girdim, subay oldum.

Sektörüne nasıl girdiniz?

TSK’da görev yaparken de reklam senaryoları yazıyordum. Omuriliğimin çok yakınından kurşun yarası aldım. Tedavi oldum. Ayrıldım TSK’dan, kendi şirketim Dijital Sanatlar’ı kurdum. Reklamcılık yapıyordum, klip çekmeye başladım sonraları. Sonra sinema sektörüne girmek istedim. Nefes filmi de zaten subay olarak yaşadıklarımdan ilhamla ortaya çıktı.

Bilet ve mısır kavgası yaşandı. Siz bu tartışmanın neresindesiniz?

Seyirci oradaki kavgayı anlayamadı. Kimse kutusu dahil 30 kuruşa mal olan mısırın 12 liradan satıldığını sormadı. Bu tartışılmadı. Oradan ne kadar pay alacağız kavgası yapıldı. Oysa dünyanın hiçbir yerinde ürettiğiniz ürünün 40 katı fazlasına satmanız çok fahiş bir fiyattır. Bu kavga Türkiye’nin 7. sanatına zarar verdi.

Sizin de sinema salonlarınız var değil mi?

Ben kendi adıma gurur duyuyorum. Türkiye’de 7 Melek sineması var. Annemin adına sinemalarım, onun anısına. Melek Sinemaları’nda biletler 10 lira, mısır 2 lira. Gidip oturunca film başlıyor. Biz de para kazanıyoruz. Bilet ve mısırdan ne kadar pay alacaklarının yerine keşke mısır ve bilet fiyatlarının düşürülmesi konuşulsaydı. Sinemanın çocukları sinemaya en büyük ihaneti yaptılar.

Bazıları Sırtını Tv’ye Dayıyor

Orgazine İşler Sazan Sarmalı henüz vizyondayken Netflix’e girdi. Bu tip girişimler de seyirciyi sinema salonlarından uzaklaştır mıyor mu?

Ayla da Netflix’te ama vizyonu bittikten ve bir süre geçtikten sonra girdi. Vizyondaki filmlerin verilmesi bence yanlış. Daha önceden anlaşma olmuş olsa bile bu hukuksal olarak çözülebilir diye düşünüyorum. Türkiye’deki vizyonu bittikten sonra, hatta 6 ay sonra diye bir ibare var. Bu yapılmalıydı.

Türkiye’de sinema sektörüne baktığımızda en çok gişe yapan filmler devam filmleri. Sizce bunun nedeni ne?

Şahan Gökbahar, Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz ve Mahsun Kırmızıgül devam filmlerini çekiyor. Baktığımızda geçtiğimiz 10 yılda sinema filmi olarak çok da bir şey üretilmedi. Dizi karakterlerinden esinlenerek öyküler çekildi. Türkiye sinema sektöründe bazı yapımcılar TV kanallarına sırtlarını dayıyarak yaşıyor. Bazıları da risk alıyor.

Hayalime Ayla İle Yaklaştık

Yeni film projeleriniz var. Müslüm kadar ilgi çeker mi Naim Süleymanoğlu?

Naim Süleymanoğlu muhteşem bir hikâye. Müslüm tüm zamanların en çok izlenen filmi oldu. Naim “Türkiye için yapılacak çok şeyim var” diyor. Naim’in inanılmaz bir aşk hikâyesi de var. Ben Mavi Saçlı Kız’ın da hikâye haklarını aldım. ‘Bi Umut’ da çok özel bir iş olacak.

Engelli çocuğa bakan annenin hayatı, Binnur Kaya oynayacak değil mi?

Evet. Antalya’da geçen, Gülsüm annenin Rus asıllı engelli Umut’u çocuklarıyla birlikte bakmasının öyküsü. Karpuz tarlalarında, Manavgat Şelalesi’nde geçiyor. Rusya’da da çok izlenecek bir film olacak.

Hayaliniz Oscar mı?

Kesinlikle hayalim Oscar. Ayla ile yaklaştık. Bakın Ayla filmi bize çok şey de öğretti. O dönemi çocuklarımız öğrendi. Süleyman Dilbirliği diye bir amca okul müfredatına girdi. Mahsuni, Aşık Veysel’in hikâyesi çekilmeli, Neşat Ertaş da  Zeki Müren de bu ülkenin bir değeridir.Yakında bir filmimiz daha olacak. Ben hayvanseverim. Hasan Kızıl, Hayat Tamircisi’nin hikâyesinden de çok etkilendim. Onu da çekeceğiz. Dumlupınar’ı da çekeceğiz.

Mustafa Uslu Kimdir?

1974 Tokat doğumlu Mustafa Uslu TSK’da subay olarak görev yaptıktan sonra 1999 yılında Dijital Yapımevi Film Prodüksiyon Şirketi’ni kurdu. O günden bu yana reklamlar, filmler, televizyon ve müzik videoları, kamu hizmeti reklamları üretti; prodüksiyon değeri yüksek gerçek hikâyeleri sinemaya taşıdı. Amerikan FOX ENT.-Atlantic firmalarının başarılı TV dizisi TYRANT’ın İstanbul’daki çekilen bölümlerinin yapımını gerçekleştirdi.

“Ara”, “Nefes: Vatan Sağ olsun”, “Memlekette Demokrasi Var”, “Hayati Tehlike”, “Sarıkamış Çocukları”, “Bekar Bekir” sonrası Türkiye’nin Oscar Adayı, uluslararası ödüllü ve Türkiye’de tüm zamanların en çok izlenen ikinci dram filmi “Ayla”, Türkiye’de tüm zamanların en çok izlenen dram filmi “Müslüm”, Çiçero ve 15 Mart’ta sinemalarda vizyona girecek olan “Türk İşi Dondurma” filmlerinin yapımcısı.

Türkiye'nin ilk elektrikli itfaiye aracı için geri sayım


İlkokul mezunu olan İsa Tecim, 1972'de askerlik görevi sırasında Kastamonu'da bir ev yangınına tanık oldu. Engelli bir kadınla torununun can verdiği yangında bölgede itfaiye bulunmaması nedeniyle yaşananlardan etkilenen Tecim, itfaiye aracı üretmeye karar verdi.
Askerlik dönüşü bu işe yönelen Tecim, Volkan İtfaiye Sanayi adıyla 1974'te kurduğu şirkette önce küçük çaplı araçlar üretti, zamanla büyükşehir belediyelerinin taleplerini karşılar hale geldi.
Firma, geçen sürede uçak yangınlarına müdahale etmek üzere sınıfının en üstün kapasiteli itfaiye araçlarını geliştirdi.
Havaalanları, büyük sanayi tesisleri ve rafinerilerdeki yangınlar için de özel tasarımlar yapan şirket, iç pazar liderliğinin ardından ilk ihracatını 2002'de Dubai ve Pakistan'a yaptı.
Halen 40 ülkeye itfaiye aracı ihraç eden, üretim çeşitliliği ve kapasitesiyle sektöründe dünyanın en büyük 4 üreticisi arasında gösterilen Volkan İtfaiye, 2,5 milyon avroluk devlet desteğiyle 60 metrelik kurtarma ve söndürme merdiveni geliştirdi.
Son olarak havaalanları için yerli şasiyle 8x8 çift motorlu itfaiye aracı geliştiren şirket, Türkiye'nin yanı sıra Endonezya ve Arnavutluk'daki havaalanlarına satış yaptı. Firma, Hindistan, Malezya, Fas ve Tayland'daki havaalanları için ise satış görüşmelerine başladı.
Şirketin İzmir'in Torbalı ilçesindeki fabrikasında bir yandan İstanbul Yeni Havaalanı için uçak söndürme araçları yetiştirilmeye çalışılırken diğer yandan tamamen yerli elektrikli itfaiye aracıyla ilgili Ar-Ge çalışmaları devam ediyor.
Katma Değeri 10'a Katladı
Volkan İtfaiye Yönetim Kurulu Başkanı Tecim, AA muhabirine yaptığı açıklamada, canların itfaiye aracı olmaması nedeniyle yitirilmemesi için girdiği sektörde ticari kaygılardan çok insanlara faydalı olma inancıyla çalıştığını söyledi.

Türkiye'de bir ilk! Adana Şehir Hastanesinde başladı


Adana Şehir Hastanesinde yeni doğan bebeklerin kaçırılmasına ve karışmasına karşı çipli Pembe Takip Kod Sistemi uygulanması başlatıldı. Türkiye’de ilk defa uygulanan sistem Amerika’da ‘Sağlıkta En İyi Radyo Frekansı ile Tanımlama Teknolojisi (RFID) Çözümü’ ödülü aldı.
Adana’da uygulanmaya başlayan Pembe Kod Takip Sistemi ile yeni doğan bebeklere ve annelerine çipli bileklikler takılıyor. Bilekliğin takılmasıyla annenin bulunduğu odadan bebek çıkarıldığı an hareket sensörlerinin devreye girmesiyle alarm çalıyor, servis kapıları otomatik kilitleniyor, güvenlik güçlerine giden acil kodlu mesaj ile güvenlikler alarm çalan servise yönlendiriliyor.
Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği İdari Sorumlusu Doç. Dr. Raziye Narin, uygulamadan hem hastalar hem de çalışanların son derece memnun olduğunu iş yoğunluğundan dolayı ‘gözden bir şey kaçacak’ endişesini artık yaşamadıklarını söyledi. Doç. Dr. Raziye Narin, Adana Şehir Hastanesinde bebekler için çok yüksek güvenlik önlemleri aldıklarını kaydederek, “Pembe kod uygulamamızda annelere doğum yaptıkları andan itibaren hem kendi kollarına hem de bebeklerinin kollarına özel cihazlar içeren, çipli bileklikler takmaktayız. Öncelikle annenin bilgilerini içeren, içerisinde özel cihaz olan pembe bir bileklik hazırlanıyor. Bu cihazla birebir eşleştirdiğimiz bebek için hazırlanan yeşil renkli cihazımız var. Bunun içerisinde de bebek takip sistemi adı verilen özel bir sistem var. Bunu da bebeğin koluna ya da ayak bileğine takıyoruz” dedi.
Türkiyede bir ilk Adana Şehir Hastanesinde başladı
Sistemin bebeğin koluna taktıktan hemen sonra aktive olduğunu belirten Doç. Dr. Narin, “Aktive olduktan sonra da bebek için güvenli bir alan belirleniyor. Bu alan bebeğin doğduğu, annenin içinde kaldığı oda. Bu oda içerisinde çeşitli hareket sensörleri var. Bu sensörler bebeğin hareketlerini hemen algılıyor. Eğer anne odada tek başınaysa, lavaboya gittiğinde veya uyuya kaldığında bile bebeğin asla habersiz bir şekilde odadan dışarı çıkarılması söz konusu olmuyor. Bu nedenden dolayı anneler de çok mutlu oluyor” diye konuştu.
Doç. Dr. Raziye Narin, Bebeğin dışarı çıkarıldığında hareket sensörlerinin bebeğin hareketlerini algıladığını vurgulayarak, “Tüm birimlerimize uyarı sinyalleri gidiyor. Servisin tüm kapıları kapanıyor. O anın kamera görüntüleri monitörlere yansıtılıyor. Tüm güvenlik birimlerini derhal sinyalin geldiği bölgeye intikal ediyorlar. Böylece bebeğin habersiz bir şekilde anne odasının dışına çıkarılması engellenmiş oluyor” ifadelerini kullandı.
Şehir Hastanesi Bilgi Teknolojileri Yöneticisi Mesrur Sölpüker de çipli bileklikler ile RFID teknolojisi üzerinden bebek kaçırma önleme eyleminin en yüksek teknolojiyle uygulandığını söyledi. Sölpüker, Adana Şehir Hastanesinde kurulan sistemin Amerika’da ‘Sağlıkta En İyi RFID Çözümü Ödülü’ aldığını belirterek, “Çipli uygulamamız donanım ve yazılım olarak yüzde 100 ülkemizde üretilmiştir. İlk defa Şehir Hastanelerinde uygulanan bir sistemdir. Bebeklerimiz bu sistemle, en son teknolojiyle korunmaktadır” dedi.
Yeni doğum yapan anne Safiye Taş ise kendisine ve bebeğine çipli bileklik takılmasının ardından uygulamadan çok memnun olduğunu söyleyerek, “Çok güzel bir uygulama. Bebeğimle kendimi daha güvende hissediyorum. Tebrik ediyorum” ifadelerini kullandı.

Dünyada tek örneği Antalya'da: Kırılgan Kapsüllü Susam

Antalya’da türünün tek örneği olan bir susam çeşidi bulundu. 20 yıl önce bulunan ve bilim adamlarının üzerinde çalışma gerçekleştirdiği türün, Amerikan ince kabuklu (papershell) susamından daha verimli olduğu gözlendi.
Antalya’da türünün tek örneği olan bir susam çeşidi bulundu. ‘Kırılgan Kapsüllü Susam’ ismi verilen türün üzerinde ise 20 yıllık bir çalışma gerçekleştirildi. Geliştirilen yeni türe, biçerdöverle hasat yapılma özelliği verildi ve bu sayede aynı karakteristik özelliklere sahip olan Amerikan ince kabuklu (papershell) susamından daha verimli olduğu gözlendi. TÜBİTAK’ın da desteklediği buluşla birlikte, Türkiye’de son yıllarda düşüşe geçen susam üretiminin artırılması ve yurt dışından ithalin de önüne geçilmesi hedefleniyor.
1997 yılında kapalı susam mutant türünü keşfeden Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Musa İlhan Çağırgan, tür üzerinde üniversitede proje çalışmalarına başladı. 2004 yılında ise yine kabuğu çabuk kırılan özel bir mutantı keşfeden Çağırgan, bu tür üzerinde de yaklaşık 13 yıllık bir çalışma gerçekleştirdi. Çağırgan, ‘Kırılgan Kapsüllü Susam’ ismini verdiği tür üzerinde yeni bir kapsül geliştirerek, ürününü Amerikan ince kabuklu (papershell) susamıyla karşılaştırdı ve hasat için daha elverişli olduğunu gözlemledi. Uluslararası Atom Enerjisi Kurum (IAEA) ve TÜBİTAK da destek verdiği projesinin ürününü basın mensuplarına tanıtan Çağırgan, yeni türün, biçerdöverle hasat edilirken, tohumları zedelenmeden harmanlanabileceğini, sapları ve kapsülleri ince olan mutant sayesinde de susamın tohum/sap oranı artırılarak az girdi ile çok ürün elde edilebileceğini ifade etti.
"Yılda 120 Bin Ton Susam İthal Ediliyor"
Susamın sağlığa son derece önemli bir katkısı olduğuna dikkat çeken Pro. Dr. Çağırgan, bu özelliğinin ortaya çıkmasının ardından dünyada susam üretiminin son 10 yılda yüzde 50 oranında artış gerçekleştirdiğini söyledi. Susam hasadının makineyle olmayıp, el emeği gerektirdiğini belirten Çağırgan, bu sebepten dolayı Türkiye’de üretimin azaldığını ve susamın en çok Afrika ve Asya ülkelerinde yetiştirilmeye başlandığını kaydetti. Türkiye’nin susamı çok tüketen ülkeler arasında yer aldığına işaret eden Çağırgan, aralarında Antalya’nın da bulunduğu birçok bölge ikliminin susam yetiştirmeye müsait olmasına rağmen yurt dışından yılda 120 bin ton susam ithal edildiğini, bunun sebebinin ise makineyle hasat yapılamaması olduğunu söyledi. Yeni buluşun makineyle hasat yapılabileceğine işaret eden Çağırgan, bu özellik sayesinde Türkiye’de son yıllarda düşmüş olan susam üretiminin artacağını, susam ithalinin de önüne geçilebileceğini savundu.

LYS birincisi görme engelli Fulya Boğaziçili oldu

Lisansüstü Yerleştirme Sınavları'nda (LYS) 5 puan türünde Türkiye birincisi olan Konyalı görme engelli Fulya Akkaya, Boğaziçi Üniversitesi iktisat bölümüne yerleşti. Akkaya, "Çok mutluyum, inşallah sevdiğim alana yoğunlaşacağım. Hayallerime kavuştum" diye konuştu.
Açıklanan LYS sonuçlarına göre TM-1, TM-2, TM-3, TS-1, TS-2 puan türlerinde Türkiye birincisi olan Fulya Akkaya, tek tercihi olan, hayalini kurduğu Boğaziçi Üniversitesi iktisat bölümünde öğrenim görecek.
Azmi ve çalışkanlığıyla çevresindekilerin takdirini toplayan Akkaya, üniversite sıralarına oturacağı günü sabırsızlıkla bekliyor.
LYS şampiyonu Akkaya, yerleştirme sonuçlarının açıklanmasının ardından aldığı mutlu haberi, AA muhabiriyle paylaştı.
Büyük şirketlerde üst düzey yönetici olmayı hedeflediğini belirten Akkaya, bunun için Boğaziçi Üniversitesi iktisat bölümünü tercih ettiğini söyledi.
"Hayallerimin Peşinden Gittim"
Akkaya, sonuçların ilan edildiği dakikaları soğukkanlılıkla beklediğini anlatarak, şöyle konuştu:
"Çok mutluyum, inşallah sevdiğim alana yoğunlaşacağım. Hayallerime kavuştum. Hiçbir şey bitmedi. Kendimi daha çok geliştireceğim. Hiç pes etmedim, istekle, programlı ve düzenli bir şekilde çalıştım. Emeğimin karşılığını da aldım. Edebiyat, matematik ve coğrafya zaten ilgi alanımdı. Ailem, hocalarım ve arkadaşlarım bana hep destek oldu. Babam hukuk eğitimi almamı çok istiyordu ama ben hayallerimin peşinden gittim."
Lise öğrenimi sırasında İstanbul'a düzenlenen gezide Boğaziçi Üniversitesi'nden çok etkilendiğini dile getiren Akkaya, tercihini de bu yönde kullandığını aktardı.
Akkaya, engellilere hayatta hiçbir zaman ümidini kesmemeleri mesajını vererek, "Özgüven çok önemli. Hiçbir zaman yılmasınlar. Sosyal olmayı tercih etmeliler. Azmedip çalıştıktan sonra başarılamayacak hiçbir iş yok." dedi.
"Kızımı Yalnız Bırakmadım"
Anne Berlin Akkaya ise kızının çok düzenli çalışarak başarı elde ettiğini dile getirdi.
İstanbul'da kızının yanında yeni bir hayata başlayacaklarını ifade eden anne Akkaya, "Eğitim hayatı boyuncu kızımı yalnız bırakmadım. Şimdi de inşallah İstanbul'da birlikte kalacağız. Kızımın kariyerinde başarılı olacağına inanıyorum. Bize bu mutluluğu yaşattığı için ona çok teşekkür ediyorum. Onunla gurur duyuyoruz. 'Azim nedir' diye sorsalar 'Fulya' diye cevap veririm. Başka söz kullanmam." diye konuştu.

Anadolu Efes'ten Mükemmel Galibiyet

Euroleague çeyrek final karşılaşmalarında bu hafta tam anlamıyla bir Türkiye mucizesi yaşandı. Fenerbahçe’nin ilk iki maçı ile Darüşşafa ve Anadolu Efes’in kesin favori rakipleri karşısındaki deplasman galibiyetleri, turnuvada beklenmedik bir Türk hegomanyası yarattı. Bizler için çok zevkli ve gurur dolu bu maçlar, unutulmaz hatıralar olarak hafızalarımıza kazandı. Tüm takımlarımızı tebrik eder, başarılarının Final-Four’a ulaşarak taçlandırmalarını temenni ederiz.
Anadolu Efes’in Yunanistan deplasmanına gidersek; Karşılaşma takımların karşılıklı basketleriyle dengede başladı, 8-10 Efes TV molasına önde girdi. Mola sonrası oyundaki denge değişmeyince Anadolu Efes ilk periyotu 22-23 önde tamamladı.
İkinci çeyrek de takımların bulduğu karşılıklı basketlerle açıldı, 14.dakikada skor 30-27 Olimpiyakos lehine oldu. Periyotun diğer yarısı ev sahibi ekibin istediği gibi oynanınca ilk yarı 44-37 Olympiacos üstünlüğünde geçildi.
Üçüncü periyota takımımız iyi başladı, 23.dakikada farkı eriterek skoru 44-41 yaptı. Fakat Anadolu Efes’in oyundaki üstünlüğü kısa sürünce kontrolü ele geçiren Olimpiyakos son periyota 54-51 önde girdi.

Harikasın Darüşşafaka!

Darüşşafaka Doğuş dün akşam harika bir iş çıkardı. Euroleague' çeyrek final eşleşmesinde şampiyonluğun en güçlü adaylarından Real Madrid'i deplasmanda yenmeyi başararak çok önemli bir başarıya imza attı. Kağıt üzerinde kesin favori görünen Real Madrid karşısında inanarak ve bu inancı sahaya akıllı bir oyunla yansıtarak, Darüşşafaka güzel bir an bıraktı dün akşamdan zamana. Onlara candan teşekkürlerimizi sunar, aynı güzel anların nihai başarı olan Final Four'a çıkarak ulaşmalarını temenni ederiz.
Maçın hikayesine bakarsak, oyuna Clyburn’ün üçlüğüyle başlayan Darüşşafaka Doğuş dış atışlardan isabet bulurken Real Madrid, Gustavo Ayon’un asistleri üzerinden Jeff Taylor’la basketler buldu. İlk 5 dakika 8-12 Daçka önderliğinde geçilirken skoru istediği gibi yöneten temsilcimiz ilk çeyreği 19-22 önde kapattı.
İkinci çeyrek Ante Zizic’in rakip pota altına kurduğu üstünlükten desteklenen Daçka hücumları, Scottie Wilbekin’den gelen üçlüklerle de eklenince, çeyreğin 3. dakikasında farkı 9’a çıkarttı ve skoru 28-37’ye getirdi. Sonraki bölümde Madrid farkı indirmeyi başarsa da ilk yarı Wilbekin’in son saniye üçlüğüyle 38-44 Daçka lehine tamamlandı.
Üçüncü çeyrekte Real Madrid tarafında sahada Sergip Llull fırtınası esti. 3 dakikada 4, çeyrekte toplamda 5 üçlük isabeti bulan Llull takımını skorda öne geçirmeyi başardı. Daçka cephesinden Llull’e cevap Brad Wanamaker’dan gelse de son periyoda Real Madrid 68-66 önde girdi.
Son çeyreğe 6-0’la başlayan Daçka 3. dakika geride bırakılırken 68-72 öne geçti. Ayon’la maça tutunan Real Madrid, aldığı hücum ribaundlarıyla da ikinci şans sayıları buldu. Son dakikaya 78-78 beraberlikle girilirken Wilbekin eşitliği bozdu ve son 50 saniyeye girildi. Sonraki hücumdan yararlanamayan Madrid, Clyburn’e taktik faul yaptı. Faul atışlarında hata yapmayan Clyburn farkı 4’e çıkartırken kalan sürede skoru koruyan Darüşşafaka Doğuş maçtan 80-84 galip ayrıldı ve seride durumu 1-1’e getirerek saha avantajını cebine koymuş oldu.
Gurur Dolu Bir Gece
Madrid yolculuğu öncesinde Brad Wanamaker ve Birkan Batuk'la yapılan görüşmüşmede; Her ikisi de, "Dışarıdan bakan insanlar İspanya'da alacağımız galibiyeti sürpriz olarak görüyor ama bizim için orada maç kazanmak sürpriz olmayacak" demişlerdi. Haklı da çıktılar! Koç David Blatt, Darüşşafaka'ya maçın ikinci yarısında bir an bile geri adım attırmayarak galibiyetin gelmesinde inancın çelik iradesini sahaya yansıttı.

Bir Yabancılaşma Hikayesi : Arda Turan

Gündemimizde Futbol Milli Takımımızın Euro 2016 da aldığı başarısız sonuçlar var. Bir önceki yazımızda bu konudaki görüşlerimizi kaleme aldık.
Bu yazımızın öznesi Arda Turan. Takım kaptanı olması, çok fazla beklenti olması ve çeşitli nedenler ile aşırı biçimde kamuoyu önünde olması sebebi ile başarısızlığın asıl aktörlerinden sayılıyor.
Uzun bir süre soluksuz biçimde yükseliş trendinde olan yaşamı birden bire aşağıya doğru devrilmeye başladı. Barcelona gibi hayallerinin takımında oynama onuruna ulaşan, milli takımda kaptanlık sorumluluğu verilen bir starken, şimdi her taraftan gelen acımasız eleştiri oklarının hedefinde.
Aslında şu an ki durum açık açık kendini belli eden ve geliyorum diye yüksek sesle seslenen bir konu. Bunu sadece görmek istemedik.
2015 yılında Arda'nın sosyal medyada ki şu paylaşımından "Kendimi kötü hissediyorum; bazen doyumsuzluğuma, aç gözlülüğüme kızıyorum, hiçbir şey yokken. Allah çok şey verdi ama işte insanız... Hep biraz daha fazlasını çekiyor nefis. Daha fazla para, daha fazla araba, daha fazla ev. İnanın hiçbir şey olmuyor. Olmayan olsun, olan daha fazla istiyor, bu mücadele hayatı alıp gidiyor. Eskiden haftada bir kere köfte yerdik. Çok iyiydi bizim Atilla abinin köftesi, çeyrek severdim ekmeği çıkartıp üstüne kapatırdı. Şimdi her gün köfte var ama aynı tat yok. Böyle bir şey işte hayatın sınavı... Yokken özlem duyulan, varken sıkılınan... Annem bazen '70 metrekare evi özlüyorum' diyor. Haklı, çünkü o zamanlar daha samimiydi her şey. Babam geçen gün anneme 'Arda'yla gezdik, bana çok sarıldı' dedi, mutlu olmuş." etkilenmemiz üzerine kaleme aldığımız "ArdaTuran: Şimdi her gün köfte var ama aynı tat yok" isimli yazıda şu tespitlerde bulunmuşuz:
Hayat büyüdükçe insana şekil verir ve kendi yolunu seçmesi konusunda zorlar. Kimine dert, tasa, yokluk verir sınar; Kimine ne gam verir, ne tasa, üstüne de bonkörce varlık verir sınar.
Tepkilerimiz bizi biz yapar. Ömür uzun bir yolculuk gibi görünse de, yaş geçtikçe zaman hızlanır ve neticede göz açıp kapama anı kadar bir sürede sona erir, haber vermeden.

Başarısızlığın Dip Noktasında Hadsizliğin Tavan Yapması

Malum, milli takım Euro 2016 turnuvasında ilk iki maçını kayıp etti. Yüksek beklentiler ile gidilen turnuvadaki başarısız sonuçlardan çok, takımın dirençsiz ve isteksiz hali bizleri üzdü, bir kesimi ise zıvanadan çıkan çirkinliklerine sebep oldu.
Üzülmek, eleştiride bulunmak veya protesto etmek insani haktır. Çoğu duygusal olarak ani gelişen tepkilerdir. Nasıl ki iyi neticelerde sevinç, övgü ve takdir var ise, kötü neticelerde de bu şekilde davranışlar makuldür. Her iki durumda da taraflar olgun, kararında ve makul olduğu sürece bir sıkıntı bulunmamaktadır.
Ne yazık ki olgunlaşamamış karakterler nedeni ile iki durumda da aşırıya kaçmalar ve çoğunluğu rahatsız eden davranışlar bulunmaktadır. Başarı adına ilahlaştırmalar, dünyaları ben yarattım edaları ve yukarılarda uçan egoların karşılığı olarak; Başarısızlık durumunda linçe varan maddi, manevi saldırılar ile, eleştirilere karşı takınılan tahammülsüz tavırlar aynı çerçevede yaşanılmaktadır.
Netice itibarı ile bu turnuvaya katılmak başlı başına guru duyulacak bir başarıdır. Üstelik mucizevî bir biçimde Hollanda gibi futbolda söz sahibi bir ülkeyi de ekarte ederek katılınan bir turnuva söz konusu olan.
Tabii ki turnuvada insanları bu noktaya getiren başarısız sonuçlardan daha çok, takımın oynadığı alışık olunmayan ruhsuz ve dirençsiz oyun. Baştan kayıp edilmiş ve bir angaryaymış gibi çıkılan maçlar.
2012 yılında yazdığımız “Eleştiri: Yok edici Haset” değerlendirmede bu konu ile ilgili şu tespitlerde bulunmuştuk: “Futbolda Hem milli takım hem Kendi kulübü bazında birinci sınıf bir statüye kavuşturmuş Fatih Terim hayal bile edilemeyen pek çok başarıya rağmen akla hayale sığmayan nice saldırılara uğramıştır. Milli takım düzeyinde Uluslar arası kupalara katılmamızı hayalden çıkarıp gerçeğe dönüştüren, Kendi Kulübüne Avrupa Kupası kazandıran Fatih Terim değil de kendileriymiş gibi eleştiren bu zihniyettekiler onun sürekli olarak tökezlemesini beklerler.” Görüldüğü üzere günümüzde değişen pek bir şey olmamış. Hatta sosyal medya ve teknolojik imkânların gelişmesi ile beraber bu kesim genişlemiş ve seviyesini daha da düşürmüştür.

Tebrikler Beşiktaş Tebrikler Fikret Orman

Beşiktaş 2015-2016 sezonun Spor Toto Süper Lig şampiyonu oldu. Çok zor yollardan, çok zor yıllardan sonra kazanılan bu şampiyonluk doğru değmiştir tüm bu zorluklara.
Taraflı tarafsız herkesin sempati ile baktığı bir takım olan Beşiktaş, yakın zamanlarda bu yoldan bir sapma gösterse de, son başkan Fikret Orman ile tekrar O Eski Beşiktaş kimliğine kavuşarak olması gerekene yere gelmiştir. Bu önemli sapma ona hep başarı, hem para hem de sempati kaybına mal olarak, zamanın doğal gidişatı içinde cezayı kesmiştir bu köklü kulübümüze.
Gösteriş, şov, üsten bakma, caka satma, kavgalar vd kıran kıran rekabet denilen curcuna, gürültü bu kulübe göre değil.
Neyse ki bir vesile ile bu yoldan dönülerek, rahmetle andığımız Sayın Seba dönemindeki özüne kavuşarak, eski Beşiktaş olarak yoluna devam etmiştir.
Tabii ki eski Beşiktaş olmanın olmazlarından biride ekonomik sıkıntılar bu yoldan eşlik etmiştir yönetime. Ama geçmişin özüne dönmenin verdiği pozitiflik ile her şey bir şekilde hallonulup, zor günlerin ardından Güneşli günlere kavuşulmuştur. Kim bilir bundan sonra yıllar sürecek bir bahar mevsimi bekler Kara Kartalları.
Temeli 3/4 yıl öncesine dayanan yeniden kurulmuş olan bu takım, hak ettiği kupayı gecikmeli olsa da hiç bir kötü intiba bırakmadan, bileğinin hakkı ile bu sene kazanmıştır.
Yakın geçmişte çok kere yaklaştığı bu mutlu sona, tecrübesizliğe, sıkıntılı imkânlara ve de kısmetsizliğine yorulan nedenlerle bir türlü ulaşamamıştılar. Ama bu sene tüm bunları bir bir alt ederek hakkı ile ulaştılar şampiyonluk şerefine.
Beşiktaş oynadığı futbol ile izleyenlere keyif vermekte ve bu oyunu tekrardan sevdirmekte bizlere. Oyuncu yapısı ile örnek olmakta ve bunun keyif alınan bir oyun olduğunu hatırlatmaktadır bizlere. Takımdaşlığı, arkadaşlığı ve bir olmanın güzelliklerini yansıtmaktadır bizlere.
Beşiktaş ve bu zor yolculukta Cesurca yola çıkan ve Beşiktaş geleneklerini kendine rehber kılarak kulübü benliğine döndürerek başarıya ulaştıran Fikret Orman ile ekibine tebrik ve teşekkürlerimizi sunar, gelecek zamanlarda daha güzel başarılara ulaşmalarını da temenni ederiz.

iyiturks

15. Vehbi Koç Ödülü Prof. Dr. Kamil Uğurbil'e Verildi

Vehbi Koç Vakfı tarafından, insanların yaşam kalitesinin artırılmasına katkıda bulunan kişi ve kurumları teşvik etmek amacıyla her yıl sırasıyla kültür, eğitim ve sağlık alanlarında verilen Vehbi Koç Ödülü’nün bu yılki sahibi insan beyniyle ilgili yaptığı çalışmaları nedeniyle Prof. Dr. Kamil Uğurbil oldu. Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç, ödül töreninde yaptığı konuşmada, Vehbi Koç Vakfı’nın 47 yıldır milyonlarca insanın hayatına dokunduğunu belirterek “Bu yıl ödülümüzü sağlık alanında veriyoruz. İnsan beynindeki aktivitenin manyetik rezonans görüntüleme yöntemiyle incelenmesi konusunda tüm dünyada çığır açan çalışmaları gerçekleştiren bu değerli bilim insanını gönülden kutluyorum” dedi.
Türkiye’nin ilk özel vakfı olarak 47 yıl önce kurulan Vehbi Koç Vakfı’nın her yıl sırasıyla kültür, eğitim ve sağlık alanında verdiği Vehbi Koç Ödülü’nün bu yılki sahibi, Koç Ailesi üyelerinin ve konukların katıldığı törende açıklandı. Vehbi Koç Vakfı Yönetim Kurulu; Prof. Dr. Turgay Dalkara’nın başkanlığını yaptığı Seçici Kurul’un önerdiği 3 aday arasından, 15. Vehbi Koç Ödülü’ne, sağlık alanındaki çalışmaları ile Prof. Dr. Kamil Uğurbil’i lâyık gördü. Beynin nasıl çalıştığına yönelik manyetik rezonans kullanarak çığır açan yeni teknolojiler geliştiren Prof. Dr. Uğurbil’in araştırmaları Alzehimer, depresyon gibi pek çok hastalığın sebeplerinin anlaşılmasına ve çözümlerin üretilmesine olanak sağladı. Prof. Dr. Uğurbil’in araştırmaları sonucunda ortaya çıkan bu teknolojiler, hastalıkların tanısının konması, tedavisinin planlanması ve tedaviye olan yanıtının izlenmesinde vazgeçilmez unsurlara dönüştü. Prof. Dr. Uğurbil, 15. Vehbi Koç Ödülü’nü Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç’un elinden aldı.

İyilik Ödülleniyor

Sitemizin özü iyilik temelli olduğundan, konu ile ilgili şeyler er ya da geç dikkatimizi çekiyor. Bunlardan sonuncusu Diyanet Vakfınca verildiğini fark ettiğimiz “Uluslararası İyilik Ödülleri” organizasyonu oldu.
İlki geçen yıl verilmiş olan "İyilik Ödülleri", bu yıl ikincisi verildikten sonra dikkatimizi çekti. İyiliğin teşvik edilmesi, fark ettirilmesi, ödüllendirilmesi dünyamız adına çok olumlu bir gelişme. İyiliğin bu tarz bir organizasyon ile  gündemimize girmesi kapsamı ve etkisi bakımından takdire şayan.
Temennimiz bu çalışmaların kalıcı olması, büyüyerek geniş kesimlere ulaşıp, iyilik dolu etkilere yaratması ve dünyamıza iyilikler katmasıdır.
Bu konuda dolaylı ve doğrudan emek harcayanlara şükranlarımızı sunar, çalışmalarının başarılı bir biçimde devam etmesini dileriz.
Aşağıda “iyilik ödülleri” isimli konu ile ilgili siteden aldığımız bilgileri sizlerle paylaşmak isteriz. İyi okumalar.
Türkiye Diyanet Vakfı 40. yılında kuruluş tarihi olan 13 Mart’ı “Uluslararası İyilik Ödülleri” günü ilan etmiştir. 2015 yılında ilk programını düzenlemiş ve iyilik sahiplerine ödüllerini vermiştir.
Dünyada ve yaşadığı toplumda çığır açan, bireyleri harekete geçiren, çevresine ilham veren, farklı dil ve kültürde yaşayan insanları güzellikte bir araya getiren, Yaratanın hatırına tüm yaratılmışları koruyan ve kuşatan iyiliklerin konu olduğu yaşanmış hikayeleri bu programda ödüllendirmiştir.

Vecihi Hürkuş ve Türk Havacılığının Hayalleri


Başarı, gelişim, yenilik ve ilerlemem sabırla, inançla ve sürekliliği olan çaba ile gelir. Ne yazık ki tez canlı olmamızdan veya kökleri yakın geçmiş zamanlara dayanan güven kaybımız ve sürekli olarak bilinçaltımıza gönderilen olumsuz mesajlardan ötürü bu konularda olumlu bir karneye sahip değiliz.
Motivasyonumuzu, sürekliliğimizi ve aşama aşama yol alma konusundaki sebatımızı kendi kendimize köreltmekte ve bu yolda olanlara köstek olmaktayız. Bilinçli veya bilinçsiz olsun bu, bizlerin ayak bağı olan bir engelimiz, bir geri çekenimiz olarak bizleri arzulanan başarılardan uzak tutmaktadır.
Bu konuda yaşanmış en güzel örneklerden biride havacılık alanında yaptıklarımızdır. Yıllar içinde kademe kademe ilerleme sağlayıp, bugünlerde dünyanın önde gelen bir sektörüne sahip olmak varken, güvensizlik, vizyonsuzluk, gayrı ciddilik ve kolaycılık ile bu fırsatı kaçırmışız.
Günümüzde çok geç kaldığımız bu alanda gururlandığımız ve geleceğe daha bir umutla ve öz güvenle baktığımız projeler bir bir hayata geçmekte veya planlanmakta. Ne yazık ki yine benzer zihniyetler bu çabaları engellemeye ve çabaları sonlandırmayı tüm gücü ile çalışarak başarmayı denemektedir. Çok şükür ki bu çabalardan daha az etkilenir ve hedefe doğru yılmadan daha bir yılmaz gayeler ile devam etmekteyiz.
Bu girişi yapmamıza neden olan ilk eğitim uçuş uçağımız olan HURKUŞ ile onun ismine kaynaklık eden Vecihi Hürkuş isimli kahraman havacımızın hikâyesi oldu. Aşağıda onun ilham veren ve takdirle andığımız inanılmaz yaşamı ve yaptıkları sizlerin ilgisini bekliyor. İyi okumalar.
6 Ocak 1896 tarihinde İstanbul'da doğdu. I. Dünya Savaşı'na katıldı. Yaralanınca İstanbul'a dönerek Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek Pilot Astsubay olarak mezun oldu. Birinci Dünya savaşı sırasında pilot brövesi alarak 7. Tayyare Bölüğü'nde Ruslara karşı harekâta katılan Vecihi Bey başarılı keşif ve bombardıman uçuşları yapmış ve bu arada girdiği bir hava muharebesinde bir Rus uçağını indirmiştir. Vecihi Hürkuş, uçak düşüren ilk Türk tayyarecidir.[1]Daha sonra Ruslara esir düşen Vecihi Bey Hazar Denizinde bulunan Nargin Adasından yüzerek İran üzerinden kaçmayı başarmış ve yurda dönerek 1918 yılı yaz başında Yeşilköy'de konuşlanmış bulunan 9. Harp Tayyare Bölüğü'nde görev almıştır.