Sayfalar

Eğitim - Üniversite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eğitim - Üniversite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İlkokullarımızda çalacak zili besteler misiniz? Besteledi!


Bu yazıyı okuyunca saf mutluluk ve iyilik içerdiği hissine kapıldık. Bu hisleri uyandıran her iş, her uğraş bizi mutlu ve umutlu ediyor, bu nedenle de bu yazıyı paylaşmayı ve etkisini daha çok kişiye ulaştırmayı istedik. Sayın Nil'in şarkıları da kendisine çoğunlukla bu etkiye oluşturmakta. Okul şarkısını ve müziğini dinledik. Sözleri de müziği de güzel. Milli Eğitim Bakanlığı iyi bir tercih yapmış. Kişi olarakta böyle pozitif, böyle neşeli bir kişiyi seçmeleri isabetli olmuş. Emeği geçen herkese teşekkür eder, tebriklerimizi iletiriz.  iyiturks

“İlkokullarımızda çalacak zili besteler misiniz” diye sorduğunda Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, önce bir yutkundum.

O yutkunmanın içinde, ilkokul bahçelerine koşan milyonlarca çocuğun sorumluluğu vardı.

Hayatımda hiç böyle bir teklifi hayal etmemiş, rüyamda bile görmemiştim.

Çok büyük bir şeydi. Çok teşekkür ettim.

“Elimden geleni yapacağım” dedim.

Koca yaz, bu sorumluluk yanımda koskoca bir dev gibi oturdu.

Benimle denize girdi, limonata içti, bulutlara baktı.

Onunla konuşmaya bile korkuyordum. Böyle sessiz iyiydik.

Sonra eylül ayı yaklaştı. Herkes okulların açılacağından bahsetmeye başladı.

Ben sadece, benden beklenilen zili henüz yazmadığımı düşünüyordum...

Endişelenmeye başladım. Kafama göre erteleyemezdim, okulların bir açılış günü vardı. O da eylülün ilk haftasıydı.

Hani olur ya bazen, yapacağınız iş size çok büyük gelir ve kıpırdayamazsınız.

Nereden başlayacağınızı bilemezsiniz. Ben de bilemiyordum, kapı çaldı. Gelen Şermin Yaşar’dı.

“İstanbul’a konuşma yapmaya geldim, sana uğrayayım dedim” dedi.

“Gel şu zilin sözlerinden başlayalım beraber işe” dedi. Oturdu yazmaya başladı.

Hani bir arı peteği nasıl doldurursa, öyle dolduruverdi kağıdı.

“Gelecek biziz deseler ne güzel olur değil mi çocuklar”, “Evet.”

Çocukların onlardan öğrenmeye de, onları dinlemeye de, onlara saygı göstermeye de hazır öğretmenlere ve yetişkinlere ihtiyacı var.

Okulun ne zor şey olduğunu hepimiz biliyoruz.

Evlilik gibi bir ilişki. 20 yıl sürüyor neredeyse.

Her sabah kalkıp gidiyorsun.

Tam koşup oynama yaşında saatlerce bir odada oturuyorsun.

Öğretmenin ve arkadaşların her şeyin oluyor.

Dizlerinin üzerine inip, çocuğun gözünün içine bakıp, ondaki özü merak edenlere ne mutlu.

Öyle öğretmenlerle yol alanlar ne şanslı.

Okul zilimizin sözleri şöyle oldu:

-----------------------

Aç kapıyı, bekle bizi
Hep beraber gelen biz
Kol kolayız el eleyiz
Yoldayız biz, gelecek biziz

Soran biziz, bulan biziz
Soru biziz, cevap biziz
Merak edip araştıran
Dünyaları keşfedeniz

Oyun biziz, müzik biziz
Koşan biziz, duran biziz
Yürekteki rengi bulup
Hep yeniden resmederiz

Tohum biziz, toprak biziz
Güneş biziz, yağmur biziz
Her gün biraz daha büyüyorken
Çiçeklenip açan biziz

Yarınlarsa hep baktığın
Bir umutsa aradığın
O da biziz, o da biziz.

Sözlerin yazılı olduğu kâğıdı elime aldım, odama kapandım.

Ukulele’mle besteledim.

Sağ olsunlar beğendiler, İTÜ Konservatuarı öğrencileri seslendirdiler ve okullara hem şarkı hem zil oldu.

Sözlü uzun hali okul şarkısı, kısa enstrümantal hali de teneffüs zili.

Hâlâ inanamıyorum.

Nevşehir’de, Siirt’te, Akhisar’da İlkokul koridorlarında bu melodinin çalıyor olduğunu düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyor.

Ülkemizde adettir, hemen “Kim bilir Nil Karaibrahimgil bu zilden ne kazanmıştır” tweet’leri atıldı.

Cevap vereyim, bu teneffüs şarkısını yapmış olmak benim için onurdur.

Hiçbir ücret talep etmedim.

Tek bir çocuğun neşeyle bahçeye koşturması en büyük ödülümdür.

Bakanımız Ziya Selçuk’a bu köşemden de, bana bu güzel fırsatı verdiği için, Şermin Yaşar’a da bu güzel sözleri için, çocuklara da en büyük ilham oldukları için çok teşekkür ederim.

Dilerim öğretmenlere de motivasyon, moral olsun.

Bütün okullarda duyulsun.

Şimdi artık, ne zaman yolum düşse, bir ilkokulun demirlerine kulağımı dayayıp, elim kalbimde teneffüsü bekleyeceğim.



Çocuklar Süper Kahramanları Neden Sever?

Temel özellikleri açısından bütün edebî eserlerdeki karakterlerle benzeşse de süper kahramanlar, sıradan insanların ulaşamayacağı güçlere sahip olmaları ve bunları toplum yararına kullanmaları açısından diğer kurgu karakterlerden ayrılır. Bunlar dışında süper kahramanların her zaman kazanmaları, iyilerden yana kötülere karşı olmaları, ilgi çekici kostümler giymeleri, yaptıkları kahramanlıkların sıradan insanlara ilham vermesi de ortak özellikleri arasındadır.

Bu özelliklere çizgi karakterin, süper kahraman olma yolunda geçirdiği değişimi de eklemelidir. Bütün süper kahramanlar bir değişim geçirirler. Bu değişim hikâyeye kurgusal bir zenginlik katarken, çizgi karaktere de hikâyenin merkezîne yerleşme olanağı sağlar.

Çocukların İç Dünyası

Çocuğun çevresine bağımlı olarak hayatını sürdürür. Bu bağımlılık ilişkisi yaşamsal temel ihtiyaçların temini, sevgi ve güven gibi birçok duygusal desteği barındırır. Nasıl yürümek ve konuşmak için desteğe ihtiyaç duyuyorsa kendini güvende hissetmek için de desteğe ihtiyaç duyar. Ve çocuğun kötü ve olumsuz durumlarla baş edebilmek için aradığı yardımcı ve destek ihtiyacını süper kahramanlar karşılayabilir. Örneğin bir korkusuna karşı süper kahramanlar aracılığıyla ek bir psikolojik bariyer daha edinmiş olabilir.

Süper kahramanlar, çocuğun karşısında kötü ve olumsuz durumla baş edebilen bir örnek oluştururken bedensel bütünlükleri, fiziksel üstünlük ve yeterlilikleri ile güç ve mükemmeliyet duygusu da verirler. Çocuk, güçlülerin yanında olma duygusuyla süper kahramanla duygusal bir yakınlık kurar.

Değerler


Her şeyi yasalar ile, yasaklar ile, cezalar ile düzenlemek, yönetmek, engellemek mümkün değil. Kişiler, toplumlar değerler, inançlar, normlar nezdinde kendi düzenin, kendi sağlığını daha kolay ve daha uygun bir biçimde sağlar.

“Değerler” olarak bir başlık altında toplanan temel davranış biçimleri bu konuda çok çok önemlidir. Yakın dönemde ilk öğretim seviyesinde müfredata da dahil olan bu konu eğitim sistemimizin en temel noktalarından olmalıdır. Bir toplum için öncelik mesleğinde en iyileri teknik manada yetiştirmek değildir; Öncelik mesleğinde iyi insanları yetiştirmek olmalıdır. İyi insan yaşamını da işini de iyi yapacaktır.

Temel düzeyde “Değerler” anlamında eğittiğimiz, bilinçlendirdiğimiz, içselleştirdiğimiz kişilerden muhakkak ki iyi hekimler, iyi hukukçular, iyi tüccarlar, iyi mimarlar, iyi öğretmenler, iyi zanaatkarlar ve daha niceleri çıkacaktır. Yoksa dünyanın en kolay işidir, işin ehillerini yetiştirmek. Zor olan bunları iyi insanlar olarak yetiştirmektir.

Günümüzde ortaya çıkan ve bir artı değer olarak sunulan meslek etikleri furyası temel olarak bu eksikliğin sonucudur. Meslekler kendi kendini deforme eden, saygınlığını düşürten mensuplarla dolup taşmaktadır. Bunu engellemek içinse şekil olarak var olmak dışında pek bir işlevi olmayan bu etik kriterleri belirleme, deklare etme vb duyurular hiçbir işe yaramamaktadır ve yaramayacaktır da. Çünkü bu iş işin en başında çocuğun yetiştirilme aşamasında mayasına, harcına katılarak temel sağlam olarak atıldığında mümkün olabilmektedir. Sonradan kazanılacak bir şey değildir.

Bu eksiklik ve bunun doğurduğu olumsuzluklar ile ne yasalar, ne kriterler ne de benzer herhangi bir uygulama başa çıkabilir. Olacak olan güvensiz bir toplumdur.

Başta da söylediğimiz gibi ne mutlu ki bu konuda anaokulu seviyesine kadar inen bir eğitim çalışmaları var. Bizde elimizden geldiğince bu konuda ki temel değerleri çeşitli biçimlerle sayfalarımıza taşımaya çalışacağız. Bu konudaki yayınlarımızı "Değerler" başlığı ile ayrı bir yerde toplayacağız.  İlgilenen her kim olursa faydalı olması dileğiyle.

Bir Çocuğun Anıları Geleceğinin Mimarıdır.


Şöyle bir kendinizi yoklasanız ve hatırlayabildiğiniz en eski anınıza ulaşmak için kendinizi zorlasanız ne kadar geriye gidebilirsiniz? Bu geriye gidişin yaklaşık olarak iki yaşlarımıza kadar uzanabileceği söyleniyor fakat yapılan araştırmalar, durumun pek de öyle olmadığını gösteriyor aslında.

Bu konuda çalışan uzmanlar, insanın iki çeşit hafızası olduğunu söylüyorlar. Bunlardan biri "örtük", diğeri ise "açık hafıza."

Örtük hafıza, beyin yapısının gelişimi ile birlikte bilinçsiz bir şekilde zihnimize yerleşmiş bilgilerden oluşuyor. Yani bir bebek, annesinin karnında büyümeye devam ederken de duyduğu, hissettiği bütün bilgileri hafızasına işlemeye başlıyor. Böylece doğduğunda bazı sesler daha tanıdık gelebiliyor. Bu durum doğum sonrası ve hatta bir yaşam boyu devam ediyor. Bu kaydın çok farkında olmuyoruz belki ama beynimiz bu alt mesajları işliyor. Örneğin annesinin huzursuzluğu, gerginliği ve mutsuzluğu içinde büyüyen bir bebek, içselleştirdiği, "kendini rahatlatamayan, tutmakta zorlanan" parçayla beraber sakinleşmekte zorlanabiliyor.

Yaklaşık bir yaş civarında, beyindeki "hipokampus" bölgesinin gelişimiyle beraber açık hafızamız devreye giriyor.

Açık hafıza ise öğrendiğimiz ve bilinçli olarak hatırlayabildiğimiz durumları içeriyor. Bu, çocuğun ailesinden ya da okuldan bilgi olarak öğrendiği rengin kırmızı olması gibi parkta görüp sallandığı salıncağın kırmızı renkte olduğunu hatırlaması şeklinde de olabiliyor.

Sorunlar Örtülerek Değil Yüzleşerek Çözülür

Hafızamıza işlenen bu bilgiler, anılarımız ve bu anılar içinde kurduğumuz bağlantılar, yeni yaşam deneyimlerimiz için de belli bir temel oluşturuyor. Bunu bir örnekle şu şekilde açıklayabiliriz: Mesela evlerinin bahçesinde arkadaşlarıyla oynayan bir çocuk düşünelim. Oyun sırasında pencereden çıkan beyaz saçlı, gözlüklü bir amcanın onlara gürültü yaptıkları için kızıp bağırdığını, çocukların da bundan çok korktuğunu farz edelim. Bu olay çocukların hafızalarında birkaç şekilde işlenebilir:

- Bahçede gürültü yaparsam azar işitirim bu nedenle daha sessiz olmalıyım.
- Amcanın bir anda bağırması beni çok korkuttu; ya yine bağırırsa? En iyisi hiç çıkmayayım.
- Beyaz saçlı ve gözlüklü amcalar tehlikelidir, onlardan uzak durmam gerekir.
- Bu amca çok kızdı ama geçen gün de bana şeker vermişti. Arada bir kızan arada bir seven bir adam demek ki…
- Korkumun üstesinden ancak korkutarak gelebilirim bu nedenle bu amcayı daha çok kızdırıp ne olacağını göreyim.

Oktay Sinanoğlu'nın Newyork Rüyası


Bir yaz günü uyuya kalmışım. Kendimi, rüyamda önceleri epey vakit geçirmiş olduğum Newyork şehrinde buldum . Aradan uzun yıllar geçmiş, 2050'li yıllara gelmişiz. Broadway'den aşağıya yürüyüp meşhur Times meydanına vardım. Gözlerim aşina olduğum koskoca Amerikan sigarası, Amerikan arabası reklamlarını arıyordu. Evet gene o kocaman, dev bina büyüklüğünde reklamlar vardı. Fakat hayret, gözlerime inanamayıp bir daha baktım. Bir ulu binanın tüm yüzünü kaplamış dev levhada. Türkçe olarak(!) Nefis Rize Çayı. İşte Hakiki Çay yazıyor. Yazının yanında lale biçimli, ince belli, cam bardakta tavşankanı bir çay resmediliyordu. Sadece en dipte küçücük harflerle İngilizce olarak Drink Real Tea eklenmişti.

Caddede sağıma soluma bakınarak biraz daha ilerledim. Dükkânların isimleri dikkatimi çekti. Rahat Shoes, Dilber Giyim Fashi0n, Sultan Ahmet Leather, World
Gezim gibi yarısı Türkçe yarısı İngilizce isimler çoğunluktaydı.

Bir de Türkçe Merkez lafı, iyiden iyiye İngilizce Center sözcüğünün yerini almış görünüyordu. Büyük, görkemli bir binanın üzerinde yanıp sönen ışıklarla Türkçe olarak Alışveriş Merkezi yazılıydı. Car Merkezi, Flower Merkezi, Furniture Merkezi, Hair Merkezi,... merkezi de merkezi .. . Amerika'da her yanı bir merkez lafıdır kaplamış gidiyordu.

Az ötede bir gazete dergi bayiine rastladım. Amerikan basın hayatında acaba nasıl değişmeler olmuş diye bir göz attım. Hatırladığım Amerikan dergileri yerine yepyenileri çıkmıştı. Kâğıtları daha parlak, renkleri daha canlı idiler, ama garip, galiba hepsi Türk dergileri idiler, çünkü adlan Güncel, Hareket, Vurgu, Hanım kız, Görüntü gibi Türkçe adlardı. Birkaç tanesini karıştırdım. Yoo, bunlar Amerikan, İngiliz dergileri idi. Ancak içlerinde kullanılan dil çok tuhaftı. Mesela, İngilizce güzelim Media lafı dururken pek sık Basın-Yayın sözü geçiyordu. Bir de Türkçe Seçenek lafına anlamlı anlamsız ne çok rastlanıyordu öyle. Pek açık seçik, keskin bir sözcük olmamakla beraber, İngilizce Alternative'e ne olmuş sanki. Anlaşılan Amerika'da Türkçe sözcükler kullanmak moda olmuş diye düşündüm.

Acaba niye? Yoksa kullananlara Anglo-Sakson oldukları için bir aşağılık duygusu mu gelmişti? Nasıl olur?

Oktay Sinanoğlu'ndan Türk Gençlerine Unutulmaz Tavsiyeler



* Türkiye’de adet haline gelmiş göstermelik işlerden kaçının.

Temel gayeleriniz ufak çıkarların ötesinde kendinizin dışında, bu ülke, bu Ulus, Türk dünyası, Avrasya, insanlık için olsun. Yüksek hedefiniz için çalışın.

* Maddiyat ve maneviyatı dengeleyin. Formülü Bilim+ Gönül’dür. Bu iki kanadın biri eksik olursa ne kendinize, ne ulusumuza, ne de insanlığa hayrın dokunur.

* Dış ülkelerden, onların yerli kuyruklarından medet ummayın. Gayeleri bize yardımcı olmak değil Türk adını tarihten silmektir. Dünyanın neresinde olursanız olun kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarih bilincini, binlerce yıllık gelenek ve inançlarınızı kaybetmeyin. Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi kurarsanız yabancılar da size o kadar itibar edecektir.

* Başkasını taklit etmeyin, kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün.

* Eğitimde önce bir meslek, gerçek bir beceri, bir altın bilezik sahip olmaya bakın.

* Ne yaparsanız yapın, en iyisini yapın. Siyasetçinin, bilimcinin en kötüsü olunacağına; tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak iyidir.

* Türk okuluna, yani derslerim Türkçe olarak verildiği okullara gidin. Konuları ezbere değil derinini sorgulayarak, çözerek öğrenin.

* En sevdiğiniz işlerle uğraşmanızı sağlayacak bir meslek bir dal seçin. Meslekte yararlı olacak bir yabancı dili ayrıca öğrenin. Ancak yabancı dili Türkçe kitaplardan anlayarak öğrenir.

Bilim dili matematiktir, matematiğe ağırlık verin.

*Türk edebiyatının her türlüsünü, ulusunu ve ülkesini sevenlerin yazdığı Türk tarihini okuyun. Unutmayın ki Türk olmak bir kafa ve gönül meselesidir.

*Türkçe; kültürü ile dili ile Ata sevgisi ile Türk’tür. Soy sop meselesi karıştırarak o her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan düşmanların kitaplarına, yargılarına, karalarına kulak asmayın. Kültür genleri ırk genlerinden daha önemlidir.


Türk Einstein’ı Oktay Sinanoğlu'un Olağanüstü Farklı Yaşamı


Akla ne işle uğraşacağını gönül öğretir. Gönül gelişmezse akıl kötülüklerle uğraşır.
Onun için düsturumuz Bilim+Gönül’dür.”

Elinde İtalya’dan kalma antika siyah bir bavulla çıktı Sıhhiye’deki evlerinden. Ceketinin yakasında Atatürk rozeti, içindeyse annesinin diktiği beş liralık bir altın vardı. “Ne olur ne olmaz yanında bulunsun…”

Yola koyuldu sap sarı saçlı, gözlüklü, dahi çocuk. Hiç bilmediği bir diyara, Amerika’ya, Mizzuri Üniversitesi’ne doğru… Henüz 18’indeydi ama yaşından epey küçük görünüyordu.

Gidiyordu.
Bir gün aklı da yüreği de daha da güçlü bir “Oktay Sinanoğlu” olarak geri dönmek için gidiyordu…

Oktay Sinanoğlu’nun hayatı İtalya’nın Bari şehrinde, 25 Şubat 1935’de başladı. İtalya, başkonsolos olan babasının o günlerdeki görev yeriydi. Gurbet çok sürmedi. II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla 1939’da ailesiyle memlekete döndü. Türkiye’ye geldiğinde biraz İtalyanca biraz da Fransızca biliyor ama bir kelime dahi Türkçe bilmiyordu. Ancak gün gelecek hayatı bir Türkçe savunucusu olarak geçecekti.

Çok geçmeden hayatı derin bir acıyla sarsıldı. Henüz 6 yaşındayken babasını kaybetmişti. Ölüm, 6 yaşındaki bir çocuğa nasıl anlatılabilirdi ki! Bu yüzden Oktay’a babasının İtalya’ya göreve gittiği söylendi. Birkaç yıl boyunca buna inanarak babasına mektuplar yazdı durdu küçük Oktay. Annesi ve halası da sözüm ona bu mektupları postaneye gidip gönderiyordu. Cevap gelmemesine de oradaki savaşı bahane ediyorlardı. Bir gün mahallenin çocukları onla alay edip “senin baban öldü” diyene kadar da bu oyun sürdü. En nihayetinde annesi ve kız kardeşi Esin ile baş başa kalmıştı ve bundan sonra onları zorlu bir hayat bekliyordu.

Başarılı ve Haylaz Çocuk

Annesi yazarlık ve çeviri yaparak evini geçindirmeye ve çocuklarını okutmaya başladı. Bunu da çok iyi başardı. Ankara’da burslu olarak TED Kolejine giren Oktay, çok başarılı bir öğrenciydi. Zekâsı çok geçmeden öğretmenleri tarafından da fark edildi.

“1. sınıftayken sayıları öğrendim. Mesela bir sayfa 2 yazacaksın. Aa 2’yi ters yazmışım derken yazmayı öğrendim. Derken o senenin sonuna doğru bir öğretmen geldi beni sınıftan ödünç alarak 5. sınıfa götürdü. Tahtaya aritmetik bir şey yazmış, bana sordu. Ben de tahtada çözdüm. Sonra sınıftakilere döndü dedi ki 1. sınıftan bu çocuk yapıyor siz ahmaklar bir şey yapamıyorsunuz…”

İlkokulda Erdal diye haylaz bir çocukla arkadaşlık ediyordu. Erdal yalnız haylaz, Oktay ise haylaz ama başarılıydı. Gel gelelim Oktay’ın başarılı oluşundan pek de haberi yoktu. Ona soru veriyorlardı o da sadece çözüyordu. Erdal ile Oktay oyun oynamanın yanında birlikte gazete çıkarmaya, kitap yazmaya da kalkıyorlardı. Hatta bir keresinde bir roman yazmayı dahi denediler.

“Erdal benim Sanço Pançom gibi.  3. sınıfta roman yazmaya karar verdik ikimiz. Türkçe öğretmenine götürdük okudu. Dedi ki ‘Roman 40 yaşından sonra yazılır. Bir sürü tecrüben olur da ancak öyle. Bu yaşta yazılır mı?’ Öğretmen bir kova su döktü, bıraktık.”

Elon Musk: Eğer Bir Çözüme Ulaşacaksanız, Gerçeklik Kesinlikle Önemli

Malumunuz bugünlerde gündemimizde Elon Musk fırtınası esmekte. İlgili ilgisiz pek çok kişinin bir şekilde kendisinden haberdar olduğu Musk, bu hafta içinde ülkemizdeydi. Çeşitli görüşmeler yapmak için başta Cumhurbaşkanlığımız olmak üzere pek çok görüşme yaptı. Önde Atatürk ile ilgili paylaşımları olmak üzere yoğun bir ilgi ile karşılaştı.
Gündemin genel geçer yoğunluğu ve ilgisi dışında Elon Musk ile ilgili geriye kalanlar bir yana, bizim en çok etkilendiğimiz ve ilgimizi çeken, kendisi ile yapılmış olan bir röportaj oldu.
Özellikle "Neden" sorusu ve "Gerçeklik" ile vurguları ilgimizi çekmeye fazlasıyla etkili oldu. Kanaatimizce pek çok sıkıntının oluşması, büyümesi, daha farklı sıkıntılara yol açması, hatta çözümsüzlük sarmalına girmesindeki en önemli konu “Neden” sorusunun hakkıyla sorulup, “Gerçek” cevaplarının verilememesi/bilinememesi/fark edilememesidir. “Neden ve Çünkü” diye isimlendirdiğimiz yaklaşımın eksikliği pek çok konuyu bu çıkmaz süreçlere sürüklemektedir. Bu açıdan, sayın Musk’ın bakış açısı dikkatimizi bu röportaja odaklamıza neden oldu. Umarım sizlerinde ilgisini çeker ve okuduğunuza değer……. iyiturks
Elon Musk'ın hayat hikâyesini sizlere daha önce anlatmıştık. Ancak bunun yanında Musk'ın hayata, eğitime, çalışmaya ve girişimciliğe dair çok önemli sözleri var. Elon Musk'ın ilgi çekici sözlerinden bazılarını, 'Geleceği İnşa eden Adam: Elon Musk' adlı kitaptan derledik...
Elon Musk hangi kitabı öneriyor?
Varoluşsal bir bunalım geçiriyordum ve hayatın anlamını çözebilmek için çeşitli kitaplar okuyordum. Çünkü hayat oldukça anlamsız geliyordu. Nietzche ve Schopenhauer'in 14 yaşında okumamanız gereken kitapları vardır ve bu kötü, olumsuz bir durumdu. Daha sonra bana çok faydası dokunan Otostopçu'nun Galaksi Rehberi'ni okudum.
Bu bana asıl zorluğun sorulması gereken sorular bulmak olduğunu, ama bir kere bunu başardığınızda geri kalanının gerçekten kolay olduğunu öğretti.
En iyi öğretmeni kimdi?
En iyi öğretmenim ilkokul müdürümdü. Matematik öğretmenimiz işten ayrılmıştı ve müdürümüz onun yerine işe girmeye başlamış yıllık ders programını hızlandırmıştı. Dersin ilk yarısında süratle çalışmak ve fazladan ev ödevi yapmak zorundaydık. Sonra da onun 2. Dünya Savaşı zamanındaki askerlik anılarını dinlerdik. Ödev yapmazsak anılarını anlatmıyordu. Herkes ödevini yapıyordu.
Eleştirel düşünme nasıl olur?

Dünyada tek örneği Antalya'da: Kırılgan Kapsüllü Susam

Antalya’da türünün tek örneği olan bir susam çeşidi bulundu. 20 yıl önce bulunan ve bilim adamlarının üzerinde çalışma gerçekleştirdiği türün, Amerikan ince kabuklu (papershell) susamından daha verimli olduğu gözlendi.
Antalya’da türünün tek örneği olan bir susam çeşidi bulundu. ‘Kırılgan Kapsüllü Susam’ ismi verilen türün üzerinde ise 20 yıllık bir çalışma gerçekleştirildi. Geliştirilen yeni türe, biçerdöverle hasat yapılma özelliği verildi ve bu sayede aynı karakteristik özelliklere sahip olan Amerikan ince kabuklu (papershell) susamından daha verimli olduğu gözlendi. TÜBİTAK’ın da desteklediği buluşla birlikte, Türkiye’de son yıllarda düşüşe geçen susam üretiminin artırılması ve yurt dışından ithalin de önüne geçilmesi hedefleniyor.
1997 yılında kapalı susam mutant türünü keşfeden Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Musa İlhan Çağırgan, tür üzerinde üniversitede proje çalışmalarına başladı. 2004 yılında ise yine kabuğu çabuk kırılan özel bir mutantı keşfeden Çağırgan, bu tür üzerinde de yaklaşık 13 yıllık bir çalışma gerçekleştirdi. Çağırgan, ‘Kırılgan Kapsüllü Susam’ ismini verdiği tür üzerinde yeni bir kapsül geliştirerek, ürününü Amerikan ince kabuklu (papershell) susamıyla karşılaştırdı ve hasat için daha elverişli olduğunu gözlemledi. Uluslararası Atom Enerjisi Kurum (IAEA) ve TÜBİTAK da destek verdiği projesinin ürününü basın mensuplarına tanıtan Çağırgan, yeni türün, biçerdöverle hasat edilirken, tohumları zedelenmeden harmanlanabileceğini, sapları ve kapsülleri ince olan mutant sayesinde de susamın tohum/sap oranı artırılarak az girdi ile çok ürün elde edilebileceğini ifade etti.
"Yılda 120 Bin Ton Susam İthal Ediliyor"
Susamın sağlığa son derece önemli bir katkısı olduğuna dikkat çeken Pro. Dr. Çağırgan, bu özelliğinin ortaya çıkmasının ardından dünyada susam üretiminin son 10 yılda yüzde 50 oranında artış gerçekleştirdiğini söyledi. Susam hasadının makineyle olmayıp, el emeği gerektirdiğini belirten Çağırgan, bu sebepten dolayı Türkiye’de üretimin azaldığını ve susamın en çok Afrika ve Asya ülkelerinde yetiştirilmeye başlandığını kaydetti. Türkiye’nin susamı çok tüketen ülkeler arasında yer aldığına işaret eden Çağırgan, aralarında Antalya’nın da bulunduğu birçok bölge ikliminin susam yetiştirmeye müsait olmasına rağmen yurt dışından yılda 120 bin ton susam ithal edildiğini, bunun sebebinin ise makineyle hasat yapılamaması olduğunu söyledi. Yeni buluşun makineyle hasat yapılabileceğine işaret eden Çağırgan, bu özellik sayesinde Türkiye’de son yıllarda düşmüş olan susam üretiminin artacağını, susam ithalinin de önüne geçilebileceğini savundu.

LYS birincisi görme engelli Fulya Boğaziçili oldu

Lisansüstü Yerleştirme Sınavları'nda (LYS) 5 puan türünde Türkiye birincisi olan Konyalı görme engelli Fulya Akkaya, Boğaziçi Üniversitesi iktisat bölümüne yerleşti. Akkaya, "Çok mutluyum, inşallah sevdiğim alana yoğunlaşacağım. Hayallerime kavuştum" diye konuştu.
Açıklanan LYS sonuçlarına göre TM-1, TM-2, TM-3, TS-1, TS-2 puan türlerinde Türkiye birincisi olan Fulya Akkaya, tek tercihi olan, hayalini kurduğu Boğaziçi Üniversitesi iktisat bölümünde öğrenim görecek.
Azmi ve çalışkanlığıyla çevresindekilerin takdirini toplayan Akkaya, üniversite sıralarına oturacağı günü sabırsızlıkla bekliyor.
LYS şampiyonu Akkaya, yerleştirme sonuçlarının açıklanmasının ardından aldığı mutlu haberi, AA muhabiriyle paylaştı.
Büyük şirketlerde üst düzey yönetici olmayı hedeflediğini belirten Akkaya, bunun için Boğaziçi Üniversitesi iktisat bölümünü tercih ettiğini söyledi.
"Hayallerimin Peşinden Gittim"
Akkaya, sonuçların ilan edildiği dakikaları soğukkanlılıkla beklediğini anlatarak, şöyle konuştu:
"Çok mutluyum, inşallah sevdiğim alana yoğunlaşacağım. Hayallerime kavuştum. Hiçbir şey bitmedi. Kendimi daha çok geliştireceğim. Hiç pes etmedim, istekle, programlı ve düzenli bir şekilde çalıştım. Emeğimin karşılığını da aldım. Edebiyat, matematik ve coğrafya zaten ilgi alanımdı. Ailem, hocalarım ve arkadaşlarım bana hep destek oldu. Babam hukuk eğitimi almamı çok istiyordu ama ben hayallerimin peşinden gittim."
Lise öğrenimi sırasında İstanbul'a düzenlenen gezide Boğaziçi Üniversitesi'nden çok etkilendiğini dile getiren Akkaya, tercihini de bu yönde kullandığını aktardı.
Akkaya, engellilere hayatta hiçbir zaman ümidini kesmemeleri mesajını vererek, "Özgüven çok önemli. Hiçbir zaman yılmasınlar. Sosyal olmayı tercih etmeliler. Azmedip çalıştıktan sonra başarılamayacak hiçbir iş yok." dedi.
"Kızımı Yalnız Bırakmadım"
Anne Berlin Akkaya ise kızının çok düzenli çalışarak başarı elde ettiğini dile getirdi.
İstanbul'da kızının yanında yeni bir hayata başlayacaklarını ifade eden anne Akkaya, "Eğitim hayatı boyuncu kızımı yalnız bırakmadım. Şimdi de inşallah İstanbul'da birlikte kalacağız. Kızımın kariyerinde başarılı olacağına inanıyorum. Bize bu mutluluğu yaşattığı için ona çok teşekkür ediyorum. Onunla gurur duyuyoruz. 'Azim nedir' diye sorsalar 'Fulya' diye cevap veririm. Başka söz kullanmam." diye konuştu.

Yaşamın Gayesi Nedir?

Bir kaç gün önce acı bir haber ekranlara düştü, devamında pey der pey ayrıntıları da gelip geçti. Ancak bazı bilgiler öyle hemencecik gelip geçmiyor, geçemiyor beyin süzgecinden. Beyin, ısrarla o bilgiyi/bilgileri alıp sorguluyor, analiz ediyor ve bizleri bir muhakeme yapmaya zorluyor. Bundan kaçış namümkün.

Bahse konu olan haber, 70 yaşlarında bir çiftin Çeşme'de kayıp olması ile başlıyor, sonrası intihar haberleri ve en nihayetinde ise arkasındaki hikâye birer birer bizlere ulaşıyor. Baştan sona günümüz insanının "Modern çaresizliğinin" izlerini taşıyan, çağdaş bir trajedi bu yaşanılanlar. 

Sonrasında ayrıntısı ile ortaya çıkan haberin özetle içeriği şu şekilde: 70 Yaşında bir çift çok sevdikleri Çeşme'de birlikte bir otel yerleşiyorlar. Bir gece otelden ayrılıp sonrasında, denizde beraber yaşamdan koptukları haberi ile gündemdeki hüzünlü yerlerini alıyorlar. Geriye bıraktıkları notta, malı mülkü satıp hayır kurumlarına bıraktıkları, kalan paralarını otel çalışanlarına bağışladıkları vd bir kaç kibar/düşünceli şeyler yer alıyor.

Medyanın işin peşine düşmesi ile çiftin sosyal medya (eskiden çaresiz insanlar sokağa/dile düşerken, günümüzün modern dünyasında sosyal medya bu işlevi görüyor.) hesaplarında en son dinledikleri şarkı olan ‘Nasıl Geçti habersiz, O güzelim yıllarım’ı,

50 yıl birlikte mutlu yaşadıktan sonra, şimdi onurumuzla gitme zamanı. Sizi seviyoruz. Hoş çakalın...................................................... 

                                                    notu ile paylaştıkları ortaya çıkıyor.

Tam, bunların kimi kimsesi yok muymuş derken, yine medyanın marifeti ile bir çocukları olduğu ve son vedadan önce yine sosyal medya üzerinden vicdanları yaralayan, bizlerin “Modern Çaresizliğini” yüzlerine vuran bir dizi yazışmaları olduğunu görüyoruz.

Çiftin “Hoş çakal” mesajına “Canlınız yetmedi, kendinizi öldürerek de ağzıma s*çın. Nefret ediyorum ikinizden(onurlarıyla sessizce gitmeye çalışan, 70 yaşlarındaki anne babaya verilen cevaba bakın lütfen)” cevabı verdiği öne sürülen oğulların Kanada’da yaşadığı ortaya çıkıyor.

Kanada’da yaşayan oğlun verdiği bilgilere göre; Anne-babasının 10 yıl önce “Ayrı yaşamaya dayanamayız. Birimize ağır hastalık gelirse diğeri de canına kıyacak. Gidersek birlikte gideriz demeye başladığını belirten Çetin “Bunu yapmanız beni çok yaralar' (böyle bencil ve ruhsuz bir insan nasıl bir sistemin sonucudur?) cevabını verdim. Babamın kanser olduğunu ölümünden sonra öğrendim” dedi.

Bu işin kolayına kaçmak bence. Mücadele etmelilerdi. (Mücadele! Hem de 70 yaşında! Hem de Yalnızlıkla, kötü hastalıkla!) Benden yardım istemelilerdi. Türkiye’de insanlar hemen ‘Hayırsız evlat’ diye yazmaya başlamışlar. Haftada 3-4 kere konuşuyorduk, bazen her gün konuştuğumuz

oluyordu. Maddi durumları ( J bizi bu hallere koyan maddi durumlar değil mi?)benden iyiydi. Manevi olarak da her zaman yanlarındaydım. Hastayım deselerdi (70 yaşına gelmiş olanların hastayım demesine ne hacet var. Yaşlılık başlı başına bir destek konusu değil mi? O yaşta tek lazım olan ilgi ve insani sıcaklık değil midir? Hele ki tek evlat isen!) gelirdim, onları Kanada’ya alırdım. Ben burada hayırsız evlatlık görmüyorum.””

İki yılda bir Türkiye’ye gelip ailesiyle tatil yaptığını belirten Levent Noyan Çetin, gönderdiği mesajla ilgili ise şöyle devam etti: Çok büyük kızgınlıkla yazdım. Beni, torunlarını böyle terk etmelerine vicdanım el vermedi. Çok kızdım. Belki gitmelerine engel olurum, cevap verirler diye daha da öfkelendireyim diye düşündüm. Ama okudular ve gittiler. Mesajlardan sonra banyoya gidip ağladım. 7 yaşında çok güzel bir kız çocuğum var. Hiçbir zaman bunu ona anlatamayacağım.”

Evet neresinden bakılırsa bakılsın kocaman bir trajedi… Modern trajediler böyle bir şey olmalı…. “Varlığın getirdiği yokluk; Yokluğun dayanılmaz ızdırabı”.

Modernlik, varlığı maddi şeylere bağlayıp, belli bir dönem bizleri oltanın ucundaki yeme koşan, av gibi peşinde sürüklemekte; Yemi kaptıktan sonra en güzel günlerin bu şekilde heba olduğunu görüp, yemin soğuk yüzü ile yalnızlığa mahkûm kılmaktadır.

Modernliğin tek işlevi oltadaki yem peşinde koşanları temin etmek ve bunların manevi bir boşluk ile enerjileri bitince sessizce yalnızlık girdaplarına bırakıvermektir. Modern dünyanın nimetlerine kanıp ve tek gaye olarak onlara ulaşmayı istikametlerine koyanların başına gelen aşağı yukarı budur.

Hepimiz bu oltanın ucundaki  “Maddi durumları iyi ”  olanlar gayesine kaptırmış, muhtemel kurbanlar olarak, gözlerimiz, beynimiz ve bomboş ruhlarımız ile pür dikkat oltanın peşinde en güzel yıllarımız tüketmekteyiz.

İyi eğitim, iyi iş, iyi eş, iyi aş, iyi ev, iyi araba, iyi çocukları maddiyatla, yeni olanla, güzel olanla, hızlı olanla, steril olanla ve daha nicesi olan yüzlerce modernliğin bizi bizden alan, nefislerimizi köleleştiren en güzel ambalajları ile elde edebileceğimizi sanıyoruz.

Tüm bunlara bir şekilde sahip olduğumuzda ise “O” bizi bizden alan sihri kayıp olup, tatminsiz, ruhsuz birer soğuk meta ile baş başa kalmaktayız.......................................... 

“O” iyi diplomalar, iyi işler, iyi evler, iyi arabalar, iyi yetişmiş evlatlar ve daha niceleri bizim olunca, tüm ışığını yitirip, cazibesini kayıp ettiğinde, ne onlar bizim olabiliyor, ne de bizler onlarla olabiliyoruz....................................................................................... 

Hedefe her ulaştığımızda bizden bir şeyler giderken, “O” “İYİ” diye sahip olduğumuz yemlerin her seferinde “daha iyileri” arz-ı endam ederek, bizlere iyiye sahip olma tatminini bile doyasıya yaşatmamaktadırlar.

Bir ömür kısaca bir solukta okuyup, iyi bir iş, iyi bir eş, iyi bir maddiyat, iyi bir evlat yetiştirip, onu kendi ellerimizle kendimizden uzaklara atıp, kendimize yabancı kılıp,

ruhsuz birer “Modern çaresiz” yetiştirmekle geçmektedir. Bunu fark ettiğimizde ise iş işten çoktan geçmiş, çaresiz yalnızlığımızın dayanılmaz sessizliği içinde bir çıkmazda son dönemlerimize heba etmekteyiz.

Bizler “İyi” kavramını maddiyata mahkûm kıldıkça bizim tüm “İYİLERİMİZ” zamanın yok edici gerçekliği ile yüzleşip, kararak, parlaklığını yitirip, “KÖTÜ” anlarımıza yol alacaklardır............................................................................................... 

İşte bu maneviyattan yoksun dünyalarda,iyilik ile kötülük aynı materyalin iki farklı yüzü olacaktır.
................................................................................................................... 

İyiliğin bir yanını maneviyatla sıvamadıkça, zamanla dökülmeye mahkûm maddiyat, sıvasından geriye acı bir kötülük kalacaktır.

Gerçek olan şu ki, tıp ki eşyalar gibi insanlıkta modernitenin en acımasız getirilerinden olan “kullan-at”  yaklaşımın kurbanı olmuştur. Bu yaklaşımda tamir, vefa, değer kazanma olmadığından, her şey hıza ve yeniliğe kurbandır. ‘Değer’ zamana direnemeyen hıza kurban edilen bir kavramdır. Öncelikle eşyalarımızla başlayan bu akıma, sırası ile ilişkilerimiz, kurumlarımız, manevi değerlerimiz ve doğal olarak bunların hiç biri kalmayınca kendimiz kurban edilmiştir.

Hakikat şu ki, bizler gerçeği yitirmişiz. ‘Gerçek insan’, hata yapan, eksik yapan, yorulan, yoran, kırılan, kıran ve daha binlerce çeşit duyguları/inançları olan bir candır. Mükemmel insan diye steril tipler yaratarak ‘gerçek insanı’ yok etmişiz. Bununla beraber gerçek sanatı, gerçek ilişkileri, gerçek mutlulukları, gerçek acıları, gerçek tatları ve daha nice gerçek olanı benzer biçimde yok etmişiz…..

Bu konuda yazılacak o kadar şey varken ne fikirlerimiz toparlayabiliyor ne de daha fazlası için bir çaba sarf edebiliyoruz. Bu noktada aklımıza, bir köşede hep duran TRT’de yayınlanan “Ömür Dediğin” isimli program geliyor. Bu program ile pek çok şey daha iyi ifade edilmekte ve bizlerin dimağlarına işlemektedir. Bu programın eğitimde mutlaka kullanılması ve bir şekilde yaşamlarımıza etki etmesi, günümüzün “Modern Çaresizliğine” çare olabilecek uğraşlarımıza çok önemli katkılar sağlayacaktır.