Sayfalar

Bilim - Teknoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim - Teknoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Epitel Hücrelerde Yeni Keşfedilen Geometri: Skutoid


2018 yılı Temmuz ayında Nature Communications’ta yayımlanan bir araştırmada bazı epitel hücrelerin kıvrımlı yapılar oluşturmalarını sağlayan özel bir geometrik şekilde oldukları keşfedildi. Keşfin doku mühendisliği ve yapay organ çalışmalarında faydalı olması umuluyor.

Tüm hayvanların vücudu dokulardan ve dokuların birleşmesiyle meydana gelen organlardan oluşur. Dokular vücudun çeşitli kısımlarını ve organları oluştururken kıvrımlı ve karmaşık yapılara dönüşür.

Epitel hücrelerin bu yapıların oluşmasında temel bir işlevi vardır. Epitel hücreler sıkı bir şekilde istiflenerek derimizin, kan damarlarının ve organların dış tabakalarını oluşturur. Bu kıvrımlı ve karmaşık yapıları oluşturabilmek için epitel hücrelerin şekillerinin prizmamsı ya da piramidimsi olması gerektiği düşünülüyordu.

Ancak sadece ince kesitler üzerinde inceleme yapıldığı için gerçekte ne olduğu bilinmiyordu. ABD’den ve Avrupa Birliği’nden araştırmacıların ortak olarak yürüttüğü yeni bir araştırmada ise epitel hücrelerin biçimleri daha derinlemesine ele alındı. Araştırmacılar, hücrelerin alt ve üst kısımlarının çok farklı alanlar kapladığı kıvrımlı dokuları bilgisayar ortamında modelledi. Daha önceki araştırmalarda ortaya konan bir bulgu, epitel hücrelerin üst ve alt yüzeylerinin farklı tipte hücrelerle komşu olabildiğini gösteriyordu. Araştırmacılar özellikle bunun nasıl mümkün olduğunu anlamaya çalıştı.

Sonunda hücrelerin bu tür bir yerleşimi ancak şekilleri prizmaya benzer olursa sağlayabileceği anlaşıldı. Bu prizma benzeri şeklin üstte beş, altta altı kenarı var. Yan kenarların biri ise bir noktadan sonra “Y” biçiminde çatallanıyor.

Araştırmacılar bunun matematikçiler tarafından çoktan tanımlanmış bir şekil olduğunu düşünüyordu, ancak araştırmaları sonucunda tamamen yeni bir şekil olduğunu anladılar. Bunun üzerine şekle, böceklerin arka tarafındaki, kanatlarını da içeren gövde kısmı olan “skutum”a benzerliğinden esinlenerek skutoid adını verdiler ve daha sonra bu şeklin gerçek dokularda olup olmadığını araştırmaya başladılar.

Sonuçta sirke sineklerinin tükürük bezindeki epitel hücrelerin %75’inin, sirke sineklerinin gelişmekte olan embriyolarında bulunan kıvrımlı yapılardaki epitel hücrelerin ise %50’sinin skutoid biçimli olduğu görüldü. Daha kıvrımlı olan dokularda skutoid oranı daha yüksekti. Skutoidler aynı zamanda zebra balıklarının dokularında, ayrıca kısa bir ön incelemeden sonra memeli hücrelerinde de gözlemlendi. Bu da araştırmacılara skutoidlerin, doğada kıvrımlı doku yapıları oluşturmanın yaygın bir yolu olduğunu düşündürdü.

Skutoid biçimli hücrelerin keşfi doku mühendisliği ve yapay organ üretme çalışmaları açısından hayli önemli. Çünkü hücrelerin üç boyutlu düzenlenişini anlamak ve kontrol etmek bu çalışmaların çok önemli bir parçası. Araştırmanın liderlerinden Luis Escudero’ya göre yapay organları oluşturan hücrelerin gerçek dokulardaki gibi istiflenmesini sağlamak gerekiyor.

Kaynak: Bilim Teknik 2018 Eylül

Türkiye’nin İlk Yerli Aktif Fiberi Üzerine Söyleşi

İletişimin en önemli malzemesi olan fiber optik kablolar günümüzde haberleşme, sağlık, savunma alanı gibi birçok alanda kullanılıyor. Biz de Bilim Genç olarak 10 yıllık bir çalışma sonucu İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezinde (UNAM) üretilen ilk yerli aktif fiber projesinin yürütücüsü olan Dr. Öğr. Üyesi Bülend Ortaç ile fiber optik kablolar ile ilgili bir söyleşi gerçekleştirdik.

TÜBİTAK Bilim Genç: Sizi tanıyabilir miyiz? 

Dr. Öğr. Üyesi Bülend Ortaç: 1975’te İstanbul’da doğdum. Lise eğitimimi 1993 yılında Kabataş Erkek Lisesinde tamamladıktan sonra 1997 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Fizik Bölümünden mezun oldum. 2000 yılında kazandığım Millî Eğitim Bakanlığı yurt dışı eğitim bursu ile Paris ENS Cachan Üniversitesinde yüksek lisans ve 2004 yılında Rouen Üniversitesinde doktoramı tamamladım. 2005-2009 yılları arasında Friedrich-Schiller Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarlarında doktora sonrası bilimsel çalışmalar yaptım. 2009 yılından bu yana İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi Malzeme Bilimi ve Nanoteknoloji Enstitüsünde ve Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezinde (UNAM) araştırma grubumla beraber çalışmalarıma devam ediyorum.

TÜBİTAK Bilim Genç: “Aktif Fiber Optik” projenizden bahseder misiniz?

Dr. Öğr. Üyesi Bülend Ortaç: Fiber optik, ışığın saf camdan üretilen çok ince iplikçiklerin içinde yansıyarak iletilmesi prensibiyle çalışan bir tür kablodur. Işık, iç yansımalar aracılığıyla fiber optik kablonun merkezinde tutularak, uzun mesafeler boyunca iletilebilir.

Fiber optik kablo üç kısımdan oluşur. Bunlar merkez, cam örtü ve kılıftır.

Merkez: Fiberde ışığın içinden ilerlediği cam merkezdir.

Cam Örtü: Işığın merkezden dışarı çıkmasını önleyen cam kılıftır. Merkezin dışını sarar ve merkezden yansıyan ışığı merkeze geri gönderir.

Kılıf: Fiberi dış ortamdaki darbe ve nem gibi zararlardan koruyan plastik kılıftır.

Aktif fiber optikler lazer kaynağının ana bileşenlerinden biridir. Aktif fiber optikleri, savunma alanında kullanılmak üzere geliştirilen yüksek güçlü lazer sistemleri projesi kapsamında ürettik. Böylece ilk defa aktif fiber optiklerin tasarım, üretim, karakterizasyon (yani özelliklerinin belirlenmesi) ve uygulama süreçleri ülkemizde gerçekleştirildi.

TÜBİTAK Bilim Genç: Pasif fiber ile aktif fiber arasındaki fark nedir?

Dr. Öğr. Üyesi Bülend Ortaç: Fiber optik kablolar pasif ve aktif olmak üzere ikiye ayrılır. Pasif fiber, optik kablolarda sadece ışığı (sinyal ve bilgi) iletmek amacıyla kullanılır. Aktif fiber ise daha karmaşık bir yapıya sahip olup farklı amaçlarla kullanılabilir. Aktif fiberin ham maddesi silisyum ve oksijenden oluşan silikadır ve merkezinin üretiminde periyodik tabloda nadir toprak elementleri olarak isimlendirilen elementler de kullanılır. Optik olarak aktif olan yani polarize ışığın yayılma düzlemini çeviren bu elementler kılıf bölgesinden gelen fotonlar ile uyarılır ve lazer ışığının temelini oluşturacak yeni fotonların üretilmesini sağlar. Bu tür aktif fiberler yüksek güçlü lazer sistemlerinin kalbini oluşturur.

TÜBİTAK Bilim Genç: Fiber optikler nasıl çalışır? 

Dr. Öğr. Üyesi Bülend Ortaç: Uzun ve düz bir tünel düşünelim. Işın demetimizi düz bir tünel boyunca göndermek kolay olacaktır. Fakat tünelde dönüşler yani kıvrımlar olursa tünelin sonuna ışın demetini iletmek için ışığı yönlendirmek gerekir. Bunun için aynalar kullanılabilir. Tünel boyunca çok fazla dönüşlerin olduğu durumda ise tüm tünelin iç duvarlarını ayna ile kaplamak ışığın yönlendirilmesinde en kolay çözüm olacaktır. Fiber optiklerde de durum böyledir. Fiber optiğin merkezinde, ışın demetini ilerlemesi için yönlendiren cam kılıf tünelin iç duvarlarına kaplanan ayna görevi görür. Bu sayede fiber optiğin içindeki ışık, kıvrımlı bölümlerde cam kılıfa çarpıp yansıyarak kablonun sonuna kadar ulaşır. Bu, Snell Yasası ya da tam yansıma prensibi olarak bilinir. Işığın fiber optik kablonun içinde tam yansıma prensibine göre ilerlemesi için önemli olan merkezin ve cam kılıfın kırıcılık indisleri ile kritik açıdır.

Fizik derslerinde öğrendiğimiz üzere ışığın geliş açısı belirli bir değerin üzerinde ise ışık çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçemez ve yoğun ortamda hapsolur. Bu açı kritik açı olarak isimlendirilir.

Bizim projemizin temel amacı, ışığın fiber dışına sızmasını engelleyip sinyalin en az kayıpla ilerletilmesini sağlamak. Bu amaçla merkezinin kırıcılık indisi cam kılıfın kırıcılık indisinden büyük fiber optik kablolar üretmeye ve ışığın fiber optik kabloya uygun açı ile gönderilmesini sağlamaya çalışıyoruz.

Kısaca projemizde, ülkemizin sahip olduğu tek fiber optik üretim altyapısında fiber optik kablonun hem merkezini hem de cam örtü kısımlarını kılıf ile kaplayarak verimli fiberler üretiyoruz. Ayrıca camın içine eklediğimiz elementlerle merkez ve cam kılıf ara yüzünde gerekli yoğunluk farkını oluşturuyoruz. Böylece sinyalimizi fiber optik kablonun içine hapsedip gereken noktaya istediğimiz özelliklerde ilerlemesini sağlıyoruz.

TÜBİTAK Bilim Genç: Başka hangi alanlardan araştırmacılar ile çalışmalar yürütüyorsunuz?

Dr. Öğr. Üyesi Bülend Ortaç: Fizik, kimya, biyoloji, malzeme bilimleri, makine ve elektrik-elektronik mühendisliği ve tıp alanlarındaki araştırmacılar ile birlikte çalışmalar yapıyoruz.

TÜBİTAK Bilim Genç: Kariyer tercihi yapacak gençlere neler tavsiye edersiniz?

Dr. Öğr. Üyesi Bülend Ortaç: Geliştirdiğimiz fiber optik teknolojileri günümüzde birçok alanda kullanılıyor. Ancak bu teknolojiler geçmişte ülkemizde üretilemediği için yurt dışından alınmaları gerekiyordu. Bu nedenle fiber optik teknolojilerine yönelik araştırmalar ülkemiz için iletişimden sağlığa, savunmadan endüstriye büyük bir öneme sahip. Bu alanlara ilgi duyan gençler de kariyer seçimlerinde fiber optik teknolojilerini ilgi duydukları alanlara entegre edebilirler. Çünkü hangi alan için olursa olsun, öncelikle ihtiyaç duyulan fiber optik kabloları tasarlayıp üretmek, ardından da geliştirdiğimiz fiber optiklerin sağlık, savunma, endüstri gibi farklı alanlarda kullanılması büyük bir mutluluk veriyor. Hayallerimizi hayata geçirmek için gerekli tüm altyapı ve iradeye sahibiz.


Hayalden Gerçeğe


Türkiye, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından iki sene önce gündeme getirilen ve zaman ilerledikçe hem heyecan hem merak konusu olan Türkiye'nin otomobili ile geçtiğimiz yılın aralık ayında tanıştı.

Şimdilik “Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu”nun baş harflerinden oluşan TOGG logosu ile lansmanı yapılan Türkiye'nin otomobili, SUV ve sedan modelleriyle üretilip dünyaya tanıtıldı. Ancak her iki aracın ortak özelliği elektrikli olması.

Gebze’de “Bilişim Vadisi”nin resmî açılış töreninin yapılacağı ve otomobilin tanıtılacağı “Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu Yeniliğe Yolculuk Buluşması” programında “Elektrikli olarak üreterek geçmişin veya bugünün değil, doğrudan geleceğin teknolojisine uzanıyoruz.” sözleriyle başlangıç noktasına işaret eden Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, tasarımıyla, bataryasıyla, şarj istasyonlarıyla bu otomobil projesiyle Türkiye’yi geleceğin dünyasına hazırladıklarını kaydetti ve hedefi netleştirdi:

 “Türkiye daha en başından elektrikli otomobil alanına girerek herkesten bir değil, birkaç adım birden öne geçiyor. Bu otomobili sadece kendi ihtiyaçlarımız için üretmiyoruz. Biz küresel bir marka peşindeyiz. Avrupa gibi yakın pazarlardan başlayarak tüm dünyada bu otomobili yollarda gördüğümüz gün hedefimize ulaşmış olacağız. Üretim ve ihracat stratejimizi buna göre belirliyoruz.

Yapay zekâ her alanda olduğu gibi otomobillerde de giderek öne çıkıyor. Sanayimizi tüm unsurlarıyla bir sonraki çağa şimdiden hazırlamak istiyoruz. ‘Türkiye’nin Otomobili’ projesindeki teknoloji birikimimiz diğer pek çok sektörün de önünü açacak, aynı zamanda ateşleyicisi olacaktır. Bunun için hata yapma lüksümüz yoktur. Kuralları koyan biz olduktan sonra bu çalışmada kimlerden destek aldığımızın, kimleri çalıştırdığımızın da bir önemi kalmıyor.”

Profesyonel bir ekip ve 100’ün üzerinde Türk mühendisin çabalarıyla mucize sayılabilecek 18 aylık sürecin ardından, 27 Aralık 2019’da biri SUV, diğeri sedan sınıfından iki elektrikli ön gösterim aracı tanıtıldı. Özellikle SUV, fuarlarda sergilenen ve genelde sadece dış kabuktan oluşan tasarımların çok ötesinde. Karşımızda yolda ilerleyen, kabini tamamlanmış bir otomobil var.

Geleceği düşünen elektrikli motorun popülaritesi katlanarak artan SUV sınıfıyla buluşmasına karşı koymak güç. Hedefler de en az modeller kadar etkileyici; SUV ve sedanı 15 yıl içinde üç elektrikli modelin daha takip edeceği belirtiliyor. Hayali gerçeğe dönüştürmeye hazırlanan Türkiye’nin otomobili 20 bin kişiye istihdam ve gayrisafi millî hasılaya 50 milyar dolar katkı anlamına da geldiği için ayrıca önemli.

Doğuştan Elektrikli

İsterseniz biraz da temeli bu yılın ilk yarısında Gemlik’te atılacak fabrikadaki banttan 2022 sonuna doğru inmesi planlanan elektrikli SUV modeline göz atalım.

Türk bilim insanından "ultra ince" buluş


İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hasan Şahin öncülüğünde, aralarında Nobel ödüllü bilim adamı Andre Geim'in de bulunduğu ekip, nano teknolojide kullanılmak üzere elmas, altın ve alüminyum gibi tabakalı olmayan maddelerden ultra ince malzeme üretmenin formülünü buldu.

İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE) Fotonik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hasan Şahin öncülüğünde, İngiltere ve Belçika'dan bilim insanlarının da bulunduğu heyet, nano teknoloji alanında kullanılmak üzere elmas, altın ve alüminyum gibi tabakalı olmayan maddelerden "ultra ince" malzeme üretmenin formülünü buldu.
Bükülebilir telefonlar, bataryaların ultra hızlı şarj edilmesi gibi bir çok alanda kullanılan ve bugüne kadar kömür karbonu gibi tabakalı maddelerden üretilen ultra ince malzemelere yeni bir boyut kazandıran formülün, yeni buluşların önünü açması bekleniyor.

Daha önce kömür karbonunu ayrıştırarak ultra ince malzeme "Grafen"i bulan ve bu çalışmasıyla Nobel ödülü alan bilim insanı Andre Geim, Francois Peeters ve Rahul Nair'in de bulunduğu heyet, Şahin'in rehberliğinde bir yıl önce ultra ince malzeme üretmek için çalışmalara başladı.

Heyet, bu çalışmada, tabakalı yapıya sahip malzemelerin ultra ince hallerine ulaşılmasının yanında elmas, altın ve alüminyum gibi tabakalı olmayan ve yığınlar halinde bulunan maddelerin de ultra ince haline erişmeyi amaçladı.

Geliştirdikleri formülle bunu başaran heyetin sonuç makalesi, bilim dünyasında büyük ilgi gördü.

"Bizim Getireceğimiz Reçete, Yepyeni Malzemelerin Keşfine Yol Açacak"

Doç. Dr. Şahin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, çalışmada yer alan bilim insanlarının son 10 yıl içinde kendi alanlarında en çok bilinen isimler olduğunu belirtti.

Özellikle Andre Geim'in, 2004'te grafenin senteziyle başlayan yolculuğunun önemine dikkati çeken Şahin, "Malzeme biliminde grafit dediğimiz ve kömür olarak bildiğimiz o çok basit malzemeden, çok sürpriz ve inanılmaz özelliklere sahip olan grafenin sentezi, yepyeni bir yol açtı. Özellikle de nano teknoloji açısından tek atom kalınlığında ultra ince dediğimiz grafenin bulunuşu, inanılmaz mekaniksel özelliklere sahip olması, elektriksel olarak çok ilginç olması, bu alandaki çalışmaları tetikledi. Ultra ince malzemelerin ne kadar önemli olduğunu bütün dünya fark etti." diye konuştu.

Grafenden sonra tabakalı olmayan yapılardan ultra ince malzeme üretmek için kolları sıvadıklarını dile getiren Şahin, projede fikrin Türkiye'den çıktığını vurguladı.

Geliştirdikleri formülle nano teknoloji alanında ilerlemeler olacağına işaret eden Şahin, "Gelişmekte olan nano teknolojinin ihtiyaçları var. Bunlar nano kaplamalar, nano ölçek ilaçlar olabilir. Elektriği çok iyi ileten nano materyaller olabilir ya da ışığı çok iyi geçiren transparan nano malzemeler olabilir. Gelişen teknoloji sayesinde sayamayacağımız kadar alanda nano teknolojinin malzeme ihtiyacı olacak. Bizim getireceğimiz reçete, limitleri ortadan kaldırarak yepyeni malzemelerin keşfine yol açacak." ifadelerini kullandı.

Grafen, Bükülebilir Telefonlar Gibi Alanlarda Yeniliğin Önünü Açti

Bilim insanları Andre Geim ve Konstantin Novoselov, 2004'te kömür karbonunun ayrıştırılmasıyla malzeme biliminde devrim niteliğine sahip "Grafen" maddesini bulmuştu. Grafen maddesi, teknolojide bükülebilir telefonlar, bataryaların ultra hızlı şarj edilmesi gibi bir çok alanda yeniliğin önünü açmıştı. Bilimi insanları bu buluşla 2010'da Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmıştı.

Türk bilim insanı Şahin'in öncülüğünde başlatılan çalışmada ise kömür ve benzeri tabakalı maddeler dışındaki malzemelerin de ultra ince hale getirilmesi öngörülüyor. Bulunacak grafen benzeri ultra ince yeni malzemelerin, yeni buluşların önünü açabileceği belirtiliyor.


Oktay Sinanoğlu'ndan Türk Gençlerine Unutulmaz Tavsiyeler



* Türkiye’de adet haline gelmiş göstermelik işlerden kaçının.

Temel gayeleriniz ufak çıkarların ötesinde kendinizin dışında, bu ülke, bu Ulus, Türk dünyası, Avrasya, insanlık için olsun. Yüksek hedefiniz için çalışın.

* Maddiyat ve maneviyatı dengeleyin. Formülü Bilim+ Gönül’dür. Bu iki kanadın biri eksik olursa ne kendinize, ne ulusumuza, ne de insanlığa hayrın dokunur.

* Dış ülkelerden, onların yerli kuyruklarından medet ummayın. Gayeleri bize yardımcı olmak değil Türk adını tarihten silmektir. Dünyanın neresinde olursanız olun kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarih bilincini, binlerce yıllık gelenek ve inançlarınızı kaybetmeyin. Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi kurarsanız yabancılar da size o kadar itibar edecektir.

* Başkasını taklit etmeyin, kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün.

* Eğitimde önce bir meslek, gerçek bir beceri, bir altın bilezik sahip olmaya bakın.

* Ne yaparsanız yapın, en iyisini yapın. Siyasetçinin, bilimcinin en kötüsü olunacağına; tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak iyidir.

* Türk okuluna, yani derslerim Türkçe olarak verildiği okullara gidin. Konuları ezbere değil derinini sorgulayarak, çözerek öğrenin.

* En sevdiğiniz işlerle uğraşmanızı sağlayacak bir meslek bir dal seçin. Meslekte yararlı olacak bir yabancı dili ayrıca öğrenin. Ancak yabancı dili Türkçe kitaplardan anlayarak öğrenir.

Bilim dili matematiktir, matematiğe ağırlık verin.

*Türk edebiyatının her türlüsünü, ulusunu ve ülkesini sevenlerin yazdığı Türk tarihini okuyun. Unutmayın ki Türk olmak bir kafa ve gönül meselesidir.

*Türkçe; kültürü ile dili ile Ata sevgisi ile Türk’tür. Soy sop meselesi karıştırarak o her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan düşmanların kitaplarına, yargılarına, karalarına kulak asmayın. Kültür genleri ırk genlerinden daha önemlidir.


Türk Einstein’ı Oktay Sinanoğlu'un Olağanüstü Farklı Yaşamı


Akla ne işle uğraşacağını gönül öğretir. Gönül gelişmezse akıl kötülüklerle uğraşır.
Onun için düsturumuz Bilim+Gönül’dür.”

Elinde İtalya’dan kalma antika siyah bir bavulla çıktı Sıhhiye’deki evlerinden. Ceketinin yakasında Atatürk rozeti, içindeyse annesinin diktiği beş liralık bir altın vardı. “Ne olur ne olmaz yanında bulunsun…”

Yola koyuldu sap sarı saçlı, gözlüklü, dahi çocuk. Hiç bilmediği bir diyara, Amerika’ya, Mizzuri Üniversitesi’ne doğru… Henüz 18’indeydi ama yaşından epey küçük görünüyordu.

Gidiyordu.
Bir gün aklı da yüreği de daha da güçlü bir “Oktay Sinanoğlu” olarak geri dönmek için gidiyordu…

Oktay Sinanoğlu’nun hayatı İtalya’nın Bari şehrinde, 25 Şubat 1935’de başladı. İtalya, başkonsolos olan babasının o günlerdeki görev yeriydi. Gurbet çok sürmedi. II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla 1939’da ailesiyle memlekete döndü. Türkiye’ye geldiğinde biraz İtalyanca biraz da Fransızca biliyor ama bir kelime dahi Türkçe bilmiyordu. Ancak gün gelecek hayatı bir Türkçe savunucusu olarak geçecekti.

Çok geçmeden hayatı derin bir acıyla sarsıldı. Henüz 6 yaşındayken babasını kaybetmişti. Ölüm, 6 yaşındaki bir çocuğa nasıl anlatılabilirdi ki! Bu yüzden Oktay’a babasının İtalya’ya göreve gittiği söylendi. Birkaç yıl boyunca buna inanarak babasına mektuplar yazdı durdu küçük Oktay. Annesi ve halası da sözüm ona bu mektupları postaneye gidip gönderiyordu. Cevap gelmemesine de oradaki savaşı bahane ediyorlardı. Bir gün mahallenin çocukları onla alay edip “senin baban öldü” diyene kadar da bu oyun sürdü. En nihayetinde annesi ve kız kardeşi Esin ile baş başa kalmıştı ve bundan sonra onları zorlu bir hayat bekliyordu.

Başarılı ve Haylaz Çocuk

Annesi yazarlık ve çeviri yaparak evini geçindirmeye ve çocuklarını okutmaya başladı. Bunu da çok iyi başardı. Ankara’da burslu olarak TED Kolejine giren Oktay, çok başarılı bir öğrenciydi. Zekâsı çok geçmeden öğretmenleri tarafından da fark edildi.

“1. sınıftayken sayıları öğrendim. Mesela bir sayfa 2 yazacaksın. Aa 2’yi ters yazmışım derken yazmayı öğrendim. Derken o senenin sonuna doğru bir öğretmen geldi beni sınıftan ödünç alarak 5. sınıfa götürdü. Tahtaya aritmetik bir şey yazmış, bana sordu. Ben de tahtada çözdüm. Sonra sınıftakilere döndü dedi ki 1. sınıftan bu çocuk yapıyor siz ahmaklar bir şey yapamıyorsunuz…”

İlkokulda Erdal diye haylaz bir çocukla arkadaşlık ediyordu. Erdal yalnız haylaz, Oktay ise haylaz ama başarılıydı. Gel gelelim Oktay’ın başarılı oluşundan pek de haberi yoktu. Ona soru veriyorlardı o da sadece çözüyordu. Erdal ile Oktay oyun oynamanın yanında birlikte gazete çıkarmaya, kitap yazmaya da kalkıyorlardı. Hatta bir keresinde bir roman yazmayı dahi denediler.

“Erdal benim Sanço Pançom gibi.  3. sınıfta roman yazmaya karar verdik ikimiz. Türkçe öğretmenine götürdük okudu. Dedi ki ‘Roman 40 yaşından sonra yazılır. Bir sürü tecrüben olur da ancak öyle. Bu yaşta yazılır mı?’ Öğretmen bir kova su döktü, bıraktık.”

Yapay Zeka: Hızdan Başka Ne Var ki!


Bu günlerde dikkatimizi yoğun bir biçimde "Yapay Zekâ" güzellemeleri çekiyor. Hız, kolaylık, tasarruf, güvenlik, güvenilirlik, hatasızlık, kesinlik gibi kilit kelimeler ile bu işin insanlara sunumu harika bir biçimde yapılıyor. Bu konuda yazdığımız bir yazı sonrasında İnternet ortamında bir gazetede röportaj formatında bir reklam yazısına denk geldik. Bu yazıyı büyük bir merakla ve büyüdükçe büyüyen sorular ile okuduk. Soruların çıktığı noktalara işaret koyup, yapabildiğimiz kadar soruları peşinen altlarına ekledik.

Peki diye başlayan bu sorular çoğaldıkça çoğaldı ve ayrı bir yazı olacak büyüklüğe vardı. Hem, sorular ile birlikte ilgili yazıyı burada paylaşmayı hemde sorular yazısını ayrı bir sayfada paylaşmayı işe yarar bularak planlamayı bu biçimde yaptık. Aşağıda okuduğumuz yazıda, oluşan soruların ayrı bir yazıya dönüşmüş hali bulunacaktır. Yazının en altında ise bu sorulara yol açan açıklamalar yer almaktadır. İyi okumalar dileriz.

Yetenekleri artan Yapay Zeka, işleri hızlanan işverenler, kesin kararlar alan her ikisi! 

Yetenekleri gerileyen insanlık, hıza kurban giden insanlık, kesin kararlara maruz kalan insanlık!

Bu gelişmelerin nereye varacağını kestirmek istersek nasıl bir sonuca varabiliriz? Bu kadar kısa bir yaşam sürecinde başa çıkılamayan bu hız, yetenekleri azalan insanlık ve geri dönüşü olmayan kararlar neticesinde insan, hangi ara yaşamın keyfine varacak, insan olmanın tadını çıkaracak?

Daha verimli ve daha güvenli bir hayat sürebiliyoruz iddiasının gerçek hayattaki karşılığı nedir? Her tarafı güvenlik duvarları, kameralar, şifreler vd ile örülü bir hapishane mi; Yoksa güvenli, özgür, rahat, keyifli açık şehirler, açık evler, açık dükkânlar mı? Binlerce kilidin, binlerce şifrenin, binlerce aracın, binlerce şüphenin tutsağı insanlık mı? Birbirine güvenen, kilide, şifreye ihtiyaç duymayan bir insanlık mı? 

Kolaylık denilenler hayatı daha da zorlaştırıyor mu? Güvenlik denilenler hayatı daha da tehlikeli bir hale mi getiriyor? Niye kendimizi, toplumumuzu, yaşamlarımızı güvensiz addedip bunu cihazlar üzerinden kendi gardiyanımızı, kendi hapishanemizi, kendi güvensizliğimizi yaratıp üstüne üstlük birde buna para verip, buna mahkûm bir düzen kurmaya çabalıyoruz ki? Neden birbirimize güveni tesis edip, kendimizi bu cendereden, bu yabancılaşmadan, bu tutsaklıktan alıkoymuyoruz?


Gelecek yapay zekâda mı?


Bu günlerde dikkatimizi yoğun bir biçimde "Yapay Zeka" güzellemeleri çekiyor. Hız, kolaylık, tasarruf, güvenlik, güvenilirlik,hatasızlık, kesinlik gibi kilit kelimeler ile bu işin insanlara sunumu harika bir biçimde yapılıyor. Bu konuda yazdığımız bir yazı sonrasında İnternet ortamında bir gazetede röportaj formatında bir reklam yazısına denk geldik. Bu yazıyı büyük bir merakla ve büyüdükçe büyüyen sorular ile okuduk. Soruların çıktığı noktalara işaret koyup, yapabildiğimiz kadar soruları peşinen altlarına ekledik. Peki diye başlayan bu sorular çoğaldıkça çoğaldı ve ayrı bir yazı olacak büyüklüğe vardı. Hem sorular ile birlikte ilgili yazıyı burada paylaşmayı hemde sorular yazısını ayrı bir sayfada paylaşmayı işe yarar bularak planlamayı bu biçimde yaptık. Aşağıda ilgili yazı ve eklemeleri bulunurken, bir sonraki yazıda ise soruların ayrı bir yazıya dönüşmüş hali bulunacaktır. İyi okumalar dileriz. iyiturks

Gelecek yapay zekâda mı?

Yapay zekâ (Artificial Intelligence/ AI) son yıllarda sıklıkla gündeme gelen bir konu. Geçmiş senelerde yapay zekâ konusunda bir takım adımlar atılmıştı, ancak belirli sınırlar vardı. Gelişen teknolojiyle birlikte bu sınırlar artık aşılıyor. Böylece yapay zekâ veya kısaca AI, artık iş hayatından günlük hayata kadar yayıldı. Hatta uzmanların açıklamalarına göre önümüzdeki dönemlerde yapay zekâda daha da önemli gelişmeler yaşanacak.

Daha önce bilim kurgu filmlerinde sıklıkla gördüğümüz, ama şu anda kullandığımız akıllı telefonlardan birçok cihaza kadar kendine yer bulmuş olan yapay zekâ tam olarak neler sunuyor? Daha neler başka neler olacak? Bu ve daha fazla sorunun cevabını Microsoft Türkiye Kamu Sektörü ve Kamu Yatırımlarından Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Dr. R. Erdem Erkul verdi. Erdem Erkul ile keyifli ve bilgilendirici bir röportaj gerçekleştirdik.

Soru: Teknoloji hızlı şekilde gelişiyor. Mesela cep telefonları özellikle son 10 yıl içinde ne hale geldi. Artık telefon olmaktan çıktılar ve birer bilgisayara dönüştüler. Bununla birlikte otomotiv ve diğer alanlardaki gelişmelere de şahit oluyoruz. Fakat yapay zekâ diğerlerinden daha farklı görünüyor.

Yapay zekânın getirdiği yenilikler hepimizi, şirketleri ve kamu kuruluşlarını yakından etkiliyor. Yeteneklerimiz artıyor, işlerimizde hızlanıyoruz, daha kesin kararlar veriyoruz ve özellikle halk sağlık ve emniyet gibi kamusal konularda hızlı ve etkili sonuçlara varıyoruz. Yapay zekânın sağladığı kolaylıklar sayesinde daha verimli ve daha güvenli bir yaşam sürebiliyoruz. (Peki: Yetenekleri artan Yapay Zeka, işleri hızlanan işverenler, kesin kararlar alan her ikisi! Yetenekleri gerileyen insanlık, hıza kurban giden insanlık, kesin kararlara maruz kalan insanlık! Bu gelişmelerin nereye varacağını kestirmek istersek nasıl bir sonuca varabiliriz? Bu kadar kısa bir yaşam sürecinde başa çıkılmayan bu hız, yetenekleri azalan insanlık ve geri dönüşü olmayan kararlar neticesinde insan hangi ara yaşamın keyfine varacak, insan olmanın tadını çıkaracak? Örneğin, sağlık kuruluşları hasta bakımını iyileştirmek, toplum sağlığı sorunlarına hızlı yanıtlar vermek ve sağlık maliyetlerini düşürmek için yapay zekâya dayalı çözümler kullanmaya başladılar. Sağlık görevlileri yapay zekâya dayalı çözümlerimizle, hasta gizliliğini, tanıyla ilgili bilgileri ve eylemlerin önceliğini yönetebiliyor. Kanser gibi hayati tanılar daha keskin bir şekilde karara bağlanıyor. Bu çözümler tüm hastaneye hatta tüm sağlık sistemine yayıldığı zaman, veri güvenliği eksiksiz olarak sağlanmış oluyor ve sürekli gelişen ve öğrenen sistemlerle sağlıkta daha kesin kararlar alınabiliyor. (Peki: Hep daha hızlı daha hızlı daha hızlı şeklinde önceleme yapıyoruz. Niye daha hızlı daha hızlı daha hızlı olmak durumundayız? Daha hızlı olmanın sonu nereye varıyor? Daha hızlı olmanın zorunluluğu neye dayanıyor? Bu hızın bir sonu var mı? Hız mecburiyeti, hız fetişizm bize nelere mal oluyor, neleri kaçırıyoruz? İnsanların en hassas olduğu yerlerden sağlıktan örnek veriliyor. Haha hızlı olmak hastalıkları azaltıyor mu, tedavileri kesin bir sonuca ulaştırıyor mu? Yoksa hayatı bir mezbahaneye mi çeviriyor? Hızla hasta ol, teşhis konsun, tedavi ol, ve çekil kenara. Hızın hayatımızdan götürdükleri nedir? Bu kadar hızlı yaşam yaşam mı? İnsan hangi hızdan sonra insanı yanlarını, dünyevi olanları yitiriyor? İnsan limitli olan yaşamını bu hıza neden kurban etmek zorunda kalıyor? Hastalıkta, sağlıkta, yaşamda ölümde, başarı da başarısızlıkta insana özgü, dünyevi yaşama ait olanlar; Bunları hıza bağlı kılıp, Yapay Zekaya kattığımızda insan ne kadar insan, dünya ne kadar dünya kalabilecek?) Diğer yandan, dünyanın çeşitli yerlerinde, trafik sıkışıklığını azaltmak için video ve görüntü tanıma teknolojileri kullanıyor. Ya da, Hac zamanında olduğu gibi, bilekliğe gömülü kimlik işaretleri gibi çözümlerle büyük kalabalıkların güvenliği sağlanabiliyor.

Miskinlik Tuzağında Yapay Zekanın Kucağına Sürüklenen İnsanlığı Bekleyen Trajik Son


“Yapay Zeka” konusundaki en önemli korkulardan biri, “Ya bu cihazlar insanlığı kontrol altına alırsa, ne olur?” sorusu  altındaki endişeli yığınlardır.

Bu korkuların gerçeğe dönüşebilmesinin öncelikli ihtiyacı, yapay zekanın ilerlemesinden çok, insanlığın fiziksel, bilişsel ve düşünsel seviyelerinin gerilemesi, sönümlenmesi ve işlevsiz hale gelmesidir.

İnsanlık, kolaycılık hastalığı/düşkünlüğü nedeni ile  akla gelebilecek her şeyi cihazlara yaptırma meylinde olduğundan, sahip olduğu pek çok işi/uğraşı elinden/zihninden/iradesinden bırakma/bıraktırılma durumuna gelmiştir. Bu süreç hızlanarak devam eden/edecek bir ivmededir. Bunun neticesinde bırakın insanlığın ilerlemesini, mevcut birikimlerinin de yitirilmesine sebep olmaktadır/olacaktır.

Kolaycılık/düşkünlük/tembellik ile başlayan bu süreç; Ekonomik bir değer kazanması ile kurumlarca maddiyatçı bir zihniyetle sahiplenilip, kurumsal bir hüviyete kavuşarak, zamanla hiçbir işte, hiçbir kararda insana rol kalmayacak, güven duyulmayacak noktaya ulaşacaktır. Hiçbir eylemde, uygulamada, kararda insanın esamesi bile okunmayacaktır. İnsani olan ne varsa bu mekanizmalarda devre dışı kalacaktır.

Öncelikle her şeyleri cihazlara yaptırmanın konforuna tav olan insan, zamanla düşünme, karar verme gibi yetilerini de işlevsiz bırakacaktır. Zamanla gerilemeye/unutulmaya başlanılan pek çok maharet, insanın ve insanlığın kendine güvenini kayıp etmesine ve bir süre sonrada bu güvensizliğin kemikleşmiş bir inanca dönüşmesine neden olacaktır.

Gün gelecek insan/insanlık hemen hemen her konuda kendini katı suretle “Güvenilmez” addedip bu alanların tamamında alınan tüm kararları, uygulamaları kendi iradesi ile “Yapay Zeka” tarafına teslim etmeye başlayacaktır.


Foton Nedir?

Elektromanyetik adı verilen dalgaların toplam enerjisini meydana getiren enerji parçacıklarına, foton adı verilmektedir. Elektromanyetik dalgalar, kendisini bir noktadan başka bir noktaya taşırken bu taşıma işlemi foton şeklinde taşınmayla olmaktadır. Bu dalgaların uzaydaki hızı, ışık hızı ile aynıdır. Zaten elektromanyetik dalgalar ışık hızıyla birlikte ilerlerler.
Fotonlar bu dalgalarla birlikte taşınmaktadır. Foton enerji parçacığının durağan haldeki ağırlığı sıfıra eşittir. Fakat fotonlar kütlesi sıfır olmasına rağmen kütle çekiminden etkilenme özelliğine sahiptirler. Fotonların çevreye veya bir noktaya yayılımları dalgalar şeklinde meydana gelmektedir. Fotonlar, dalgalar halinde boşlukta yayılırken etkileşime dalgalar halinde giremezler. Etkileşime sadece parçacıklar halinde girebilirler. Foton enerji parçacığının enerjisi, fotonun frekansına bağlı olmaktadır.
Einstein’in İsmini Koyduğu Fotonlar
Tarihte foton enerji parçacığının geçmişi incelendiğinde, ışığın dalga mı yoksa parçacık mı olduğu, 19. yüzyılda tartışılmaktaydı. Bu tartışmalar, bilim adamlarının çalışmaları eşliğinde yürüyor ve çeşitli deneyler yapılıyordu. Bu dönemde, bilim adamları çeşitli kuramlara sahipti fakat bazı deney sonuçları bilim adamlarının kuramlarıyla eşleşmiyordu. İlerleyen dönemlerde ise Max Planck adlı bilim adamı, ışığın dalga boyu şeklinde değil de enerji parçacıkları halinde düşünülmesinin gerektiği kuramını ortaya attı. Bu kuram, aynı zamanda bilim adamına 1918 yılında Nobel Fizik Ödülünü de kazandırarak, bu konuda büyük ilerleme kaydedilmesini sağladı. Daha sonraki dönemde ünlü fizik ve bilim adamı Einstein, fotoelektrik etki denilen kuramını açıklamış ve ışığın parçacık yapıda olduğunu söylemiştir. Einstein, kuramında ışığı makineli tüfekten çıkarak ilerleyen kurşuna benzetmiş ve bu ışık parçacıklarına foton ismini vermiştir.

Işınlama Hayal Değil: Bir Adım Sonra....

Haziran 2017 tarihinde ne yapıyorduk, gündemimizde ne vardı pek çoğumuz gibi bizde hatırlayamıyoruz. Demek ki o tarihlerde ne dünyayı ne bizleri  derinden etkileyen bir şeylere tanıklık etmemişiz.

Ama o günlerde dünyanın pek çok şanslı kişisi, kurumu, ileride dünyayı etkilemiş en önemli gelişmelerden birisi diye anılacak olan bir olaydan haberdar olma imkanına sahip olmuşlar.

Bu çok önemli gelişmeden bizler tesadüf eseri [kuantuma ters görünse de :)] ancak Ekim 2018 de haberdar olabildik.

Geçte olsak bu haberi ve peşinen ilgili bir kaç bilgiyi bir araya toplayarak sizlerle paylaşmak istedik. Umarız ilginizi çeker ve okumanız sonunda sizlere olumlu etkiler katabilir. iyiturks

Çinli bilim insanları, bir nesneyi ilk kez Dünya yörüngesine ışınlamayı başardı
1990'ların başında, bilim insanları kuantum fiziği ile teleportasyonun mümkün olabileceğini sadece hayal edebiliyordu.
O zamandan bu yana, teleportasyon dünya çapındaki kuantum optik laboratuvarlarında standart bir işlem haline geldi. Hatta, geçen yıl, iki ayrı ekip dünyanın ilk kuantum teleportasyonunu bir laboratuarın dışında gerçekleştirdi.
Şimdiyse, Çin'deki araştırmacılar süreci bir adım ileriye taşıdı ve Dünya'daki bir fotonu 500 kilometre uzaktaki bir uyduya başarıyla teleport ettiler.
Micius adı verilen uydu, yerden ışınlanan tek fotonların kuantum durumlarını algılayabilen oldukça hassas bir foton alıcısıdır. Micius, bilim adamlarının dolanma, kriptografi ve ışınlama gibi kuantum becerilerini test etmelerini sağlamak için uzaya fırlatılmıştı.
Bu teleportasyon çalışması, bu deneylerin ilk başarıyla sonuçlananı olarak kabul edildi. Ekip yalnızca yerden yörüngeye ilk nesneyi teleportlamakla kalmadı, aynı zamanda uydu ile yer arasındaki ilk kuantum ağı oluşturarak ve dolanmanın ölçüldüğü en uzun mesafe rekorunu kırdı.
Çinli ekip MIT Technology Review’a verdiği bir röportajda, "Uzun mesafeli ışınlama, büyük ölçekli kuantum ağları ve dağıtılmış kuantum hesaplamaları gibi protokollerde temel bir unsur olarak kabul ediliyor. Önceden gerçekleştirilen uzak mesafeli teleportasyon deneyleri optik fiberlerde ve karasal boşluklarda kaybolan fotonlar nedeniyle 100 kilometrelik bir mesafe ile sınırlıydı,” dedi.
Teleportasyon Denince Aklınıza Ne Geliyor?
Kuantum ışınlama, kuantum dolanmasına dayanıyor. Kauntum dolanması bir grup kuantum nesnesinin (foton gibi) uzayda aynı noktada ve anda oluşmasına verilen ad. Bu şekilde, nesneler aynı varlığı paylaşır. Bu paylaşılan varoluş, fotonlar birbirlerinden ayrıldığında dahi devam eder - yani birindeki bir ölçüm, aralarındaki mesafeye bakılmaksızın, diğerinin durumunu etkiler.
Bu bağlantı, bir foton ile ilişkili bilgiyi başka bir fotona dolanmış bir link üzerinden "indirerek" kuantum bilgilerini iletmek için kullanılabilir. İkinci foton, ilkinin kimliğini alır. Böylece ışınlanma gerçekleşir.
Bu deneyde, Çinli ekip yeryüzünde dolanmış çift fotonlardan saniyede yaklaşık 4.000 tane olacak şekilde yarattı.
Daha sonra ekip, bu fotonlardan birini uyduya gönderdi ve eşini yerde tuttu. Ekip yeryüzündeki ve yörüngedeki fotonları, dolaşmanın gerçekleştiğini doğrulamak için ölçtü.
Bu teknolojinin bazı sınırlamaları olduğunu belirtmek önemli. Mesela büyük şeyleri teleporte etmek, şu anda mümkün değil.
Teorik olarak, maksimum ulaşım mesafesi olmasa bile, dolanma oldukça kırılgandır ve bağlantılar kolayca kopabilir.
Bu sınırlamalara rağmen, bu araştırma, kuantum teleportasyon konusundaki daha iddialı çalışmaların yolunu açtı. Ekip, "Bu çalışma, küresel ölçekte kuantum internete doğru büyük bir adım, ve ultra-uzun mesafeli kuantum teleportasyon için ilk yolu çizdi" dedi. (Kaynak:1)


Türkiye'de bir ilk! Adana Şehir Hastanesinde başladı


Adana Şehir Hastanesinde yeni doğan bebeklerin kaçırılmasına ve karışmasına karşı çipli Pembe Takip Kod Sistemi uygulanması başlatıldı. Türkiye’de ilk defa uygulanan sistem Amerika’da ‘Sağlıkta En İyi Radyo Frekansı ile Tanımlama Teknolojisi (RFID) Çözümü’ ödülü aldı.
Adana’da uygulanmaya başlayan Pembe Kod Takip Sistemi ile yeni doğan bebeklere ve annelerine çipli bileklikler takılıyor. Bilekliğin takılmasıyla annenin bulunduğu odadan bebek çıkarıldığı an hareket sensörlerinin devreye girmesiyle alarm çalıyor, servis kapıları otomatik kilitleniyor, güvenlik güçlerine giden acil kodlu mesaj ile güvenlikler alarm çalan servise yönlendiriliyor.
Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği İdari Sorumlusu Doç. Dr. Raziye Narin, uygulamadan hem hastalar hem de çalışanların son derece memnun olduğunu iş yoğunluğundan dolayı ‘gözden bir şey kaçacak’ endişesini artık yaşamadıklarını söyledi. Doç. Dr. Raziye Narin, Adana Şehir Hastanesinde bebekler için çok yüksek güvenlik önlemleri aldıklarını kaydederek, “Pembe kod uygulamamızda annelere doğum yaptıkları andan itibaren hem kendi kollarına hem de bebeklerinin kollarına özel cihazlar içeren, çipli bileklikler takmaktayız. Öncelikle annenin bilgilerini içeren, içerisinde özel cihaz olan pembe bir bileklik hazırlanıyor. Bu cihazla birebir eşleştirdiğimiz bebek için hazırlanan yeşil renkli cihazımız var. Bunun içerisinde de bebek takip sistemi adı verilen özel bir sistem var. Bunu da bebeğin koluna ya da ayak bileğine takıyoruz” dedi.
Türkiyede bir ilk Adana Şehir Hastanesinde başladı
Sistemin bebeğin koluna taktıktan hemen sonra aktive olduğunu belirten Doç. Dr. Narin, “Aktive olduktan sonra da bebek için güvenli bir alan belirleniyor. Bu alan bebeğin doğduğu, annenin içinde kaldığı oda. Bu oda içerisinde çeşitli hareket sensörleri var. Bu sensörler bebeğin hareketlerini hemen algılıyor. Eğer anne odada tek başınaysa, lavaboya gittiğinde veya uyuya kaldığında bile bebeğin asla habersiz bir şekilde odadan dışarı çıkarılması söz konusu olmuyor. Bu nedenden dolayı anneler de çok mutlu oluyor” diye konuştu.
Doç. Dr. Raziye Narin, Bebeğin dışarı çıkarıldığında hareket sensörlerinin bebeğin hareketlerini algıladığını vurgulayarak, “Tüm birimlerimize uyarı sinyalleri gidiyor. Servisin tüm kapıları kapanıyor. O anın kamera görüntüleri monitörlere yansıtılıyor. Tüm güvenlik birimlerini derhal sinyalin geldiği bölgeye intikal ediyorlar. Böylece bebeğin habersiz bir şekilde anne odasının dışına çıkarılması engellenmiş oluyor” ifadelerini kullandı.
Şehir Hastanesi Bilgi Teknolojileri Yöneticisi Mesrur Sölpüker de çipli bileklikler ile RFID teknolojisi üzerinden bebek kaçırma önleme eyleminin en yüksek teknolojiyle uygulandığını söyledi. Sölpüker, Adana Şehir Hastanesinde kurulan sistemin Amerika’da ‘Sağlıkta En İyi RFID Çözümü Ödülü’ aldığını belirterek, “Çipli uygulamamız donanım ve yazılım olarak yüzde 100 ülkemizde üretilmiştir. İlk defa Şehir Hastanelerinde uygulanan bir sistemdir. Bebeklerimiz bu sistemle, en son teknolojiyle korunmaktadır” dedi.
Yeni doğum yapan anne Safiye Taş ise kendisine ve bebeğine çipli bileklik takılmasının ardından uygulamadan çok memnun olduğunu söyleyerek, “Çok güzel bir uygulama. Bebeğimle kendimi daha güvende hissediyorum. Tebrik ediyorum” ifadelerini kullandı.

Elon Musk: Eğer Bir Çözüme Ulaşacaksanız, Gerçeklik Kesinlikle Önemli

Malumunuz bugünlerde gündemimizde Elon Musk fırtınası esmekte. İlgili ilgisiz pek çok kişinin bir şekilde kendisinden haberdar olduğu Musk, bu hafta içinde ülkemizdeydi. Çeşitli görüşmeler yapmak için başta Cumhurbaşkanlığımız olmak üzere pek çok görüşme yaptı. Önde Atatürk ile ilgili paylaşımları olmak üzere yoğun bir ilgi ile karşılaştı.
Gündemin genel geçer yoğunluğu ve ilgisi dışında Elon Musk ile ilgili geriye kalanlar bir yana, bizim en çok etkilendiğimiz ve ilgimizi çeken, kendisi ile yapılmış olan bir röportaj oldu.
Özellikle "Neden" sorusu ve "Gerçeklik" ile vurguları ilgimizi çekmeye fazlasıyla etkili oldu. Kanaatimizce pek çok sıkıntının oluşması, büyümesi, daha farklı sıkıntılara yol açması, hatta çözümsüzlük sarmalına girmesindeki en önemli konu “Neden” sorusunun hakkıyla sorulup, “Gerçek” cevaplarının verilememesi/bilinememesi/fark edilememesidir. “Neden ve Çünkü” diye isimlendirdiğimiz yaklaşımın eksikliği pek çok konuyu bu çıkmaz süreçlere sürüklemektedir. Bu açıdan, sayın Musk’ın bakış açısı dikkatimizi bu röportaja odaklamıza neden oldu. Umarım sizlerinde ilgisini çeker ve okuduğunuza değer……. iyiturks
Elon Musk'ın hayat hikâyesini sizlere daha önce anlatmıştık. Ancak bunun yanında Musk'ın hayata, eğitime, çalışmaya ve girişimciliğe dair çok önemli sözleri var. Elon Musk'ın ilgi çekici sözlerinden bazılarını, 'Geleceği İnşa eden Adam: Elon Musk' adlı kitaptan derledik...
Elon Musk hangi kitabı öneriyor?
Varoluşsal bir bunalım geçiriyordum ve hayatın anlamını çözebilmek için çeşitli kitaplar okuyordum. Çünkü hayat oldukça anlamsız geliyordu. Nietzche ve Schopenhauer'in 14 yaşında okumamanız gereken kitapları vardır ve bu kötü, olumsuz bir durumdu. Daha sonra bana çok faydası dokunan Otostopçu'nun Galaksi Rehberi'ni okudum.
Bu bana asıl zorluğun sorulması gereken sorular bulmak olduğunu, ama bir kere bunu başardığınızda geri kalanının gerçekten kolay olduğunu öğretti.
En iyi öğretmeni kimdi?
En iyi öğretmenim ilkokul müdürümdü. Matematik öğretmenimiz işten ayrılmıştı ve müdürümüz onun yerine işe girmeye başlamış yıllık ders programını hızlandırmıştı. Dersin ilk yarısında süratle çalışmak ve fazladan ev ödevi yapmak zorundaydık. Sonra da onun 2. Dünya Savaşı zamanındaki askerlik anılarını dinlerdik. Ödev yapmazsak anılarını anlatmıyordu. Herkes ödevini yapıyordu.
Eleştirel düşünme nasıl olur?

Ceteris Paribus! Ama Dünya Dönüyor!

En büyük yanılgılarımızdan biri kitaplarda yazılı olanları olduğu gibi kabullenmemizdir. Despot, tartışmasız bilim anlayışı bize sunulan bilgileri sorgulamadan kabullenmemizi ve dogmatik bir biçimde içselleştirmemizi emrediyor.

Teoriler, öneriler, yaklaşımlar, kalıplar, okullar, ekoller değişmezmiş, yanılmazmış sabit doğrularmış gibi sunuluyor ve kabul ettiriliyor.

Hâlbuki dünya döndükçe (bu bile o tarz bir kabuldür; Kim bilir belki gün gelir duracak, dönmeyecek veya bildirildiği üzere tersten dönecek) her şeyin değişme, yanılma veya farklı biçimlerde sonuçlanma ihtimali mevcut.

Dünyanın farklı yerlerinde ki eğitim sistemlerini tecrübe etmediğimizden yorumumuzu kendi ülkemizle ilgili tutarak şunu dile getirmek isteri ki; Ülkemiz eğitim sistemi önceden programlanmış, sorgulamayan, geliştirmeyen, iyileştirmeyen ve doğrulara farklı açılardan götürmeyen ezbere dayalı kör ve sağır bir sistemdir.

Bizlere öncelikle “Görme! Duyma! Sorma! Verileni olduğu gibi kabul et!” diyen bir sistem var. Bunun dışına çıkan/çıkmaya çalışan her kim varsa büyük mücadeleleri, eleştirileri ve dışlanma tehlikesini göze almak zorunda. En başta kocaman ve belirgin bir biçimde “sorunlu” damgası alnında bir yük olarak hediye edilir.

Bu konu uzun ve çetrefilli. Kıssadan bu alana girmemizin nedeni yazmayı düşündüğümüz bir konuda, yaptığımız araştırmada gördüğümüz konu ile  ilgili saçma kalıplaşmış materyaller oldu.

Lider” konulu bir araştırmada hemen hemen tüm başlıklar “Lider – Yönetici” karşılaştırmasına çıkarken; Bu noktada incelediğimiz tüm basmakalıp materyallerde “Lider- Yönetici” karşılaştırmalarında biri iyi, biri kötü olarak sunuluyor. Sanki böyle olmak zorunda.

Hâlbuki ne inceliyorsak, neyi değerlendiriyorsak kendi içinde, kendi sisteminde ve etki alanında, her yönü ile değerlendirmeliyiz. Birini yükseltirken birini düşürmemeliyiz.

Olması gereken önemlidir. İhtiyaç önemlidir. Kriterler önemlidir. Doğru olan önemlidir. Niyet önemlidir. Sonuç önemlidir. Yol önemlidir. Huy önemlidir. Etki önemlidir. Tepki önemlidir. Bir olmak önemlidir. Ahlak önemlidir. İnanç önemlidir. Geçmiş önemlidir. Bugün önemlidir. Gelecek önemlidir. Ve daha onlarca birbirine etki eden, tepki veren sistemi oluşturan parçalar….

İktisattaki saçmalık gibi bir şeyleri sabit varsayarak bir şeylerdeki değişmeyi, hareketi anlamlı ve doğru biçimde değerlendiremeyiz. Her şey kendi içinde ayrı ve birbirine etki ederek bir sistem içinde hareket eder, değişir, tepki verir, etki eder.

Sistem birden fazla aktörlerin bir arada olması ile var olur. Sistemin başarısı, uyumu tüm aktörlerin başarısı ve uyumudur. Birinin iyi olması diğerini kötü yapmaz; Birinin iyi olması diğerini iyi de yapmaz. Tüm aktörler kendi içinde vazifelerini layığı ile yapmalı ve sistemin bütünü ile görev kapsamında uyumlu hareket etmelidir.

Aktörler kendi yükümlülüklerini yerine getirirken ne diğerlerine yük olmalı, ne onların işleyişini bozmalı, ne de onların alanına girmemelidirler. Aktörler kendi içlerinde en iyi performansı gösterirken sistemin geneline uygun sorumluluk ve yük alıp, HEP BİRLİKTE AHENKLİ olmalıdırlar.

Aslolan bizlere dikte edilen “Lider – Yönetici” kalıbında olduğu gibi değil; Liderinde, Yöneticinin de görevleri, yetkileri ve sorumlulukları dahilinde bulundukları sistemin başarısı, hedefi için yaptıkları ve yapmadıkları ile değerlendirilmeleridir.

Dogmatik kalıpların, tek yönlü bakış açısını zorunlu kıldığı bu eğitim düzeninden kurtulmalıyız. Eğitim kişilere bilgileri kalıplar halinde sunmamalıdır. Eğitim bizlere bilgileri kullanabilmeyi, değerlendirmeyi, sorgulamayı ve mantıklı bir biçimde yorumlayıp yararlı biçimlerde kullanabilmeyi sunmalıdır.

iyiturks