Sayfalar

Tüm "iyi ve güzel" duygularımızla Güle Güle



Yaptıklarının hayranlığına kapılmamış,  yapabileceklerin hayaline doğru koşan biri idi. Bizlere iyi ve güzel şeyler bıraktı. Yaptıkları insanları mutlu kıldı. Dünyaya pozitif bir enerji bıraktı.Gelecekte, onun ilham verdiği pek çok kişinin başarı hikayelerini dinleyebileceğiz.

Hayallerinin Peşinden koşan adam bugün Hayal oldu. Tüm "iyi ve güzel" duygularımızla Güle Güle...

iyiturks

Türk Mutfağının İncisi: Çorba

Çorba, dumanı tüten bakır taslarda, baharat kokularının, sütün, yoğurdun, etin, tahıl ve sebzenin harmonisiyle davetkar bir tat oldu yüzyıllar boyunca. Yüzlerce çeşit tada, kokuya ve buğuya büründü…
Bozkırların yalnız otu baldıranla lezzet bularak baldıran çorbası oldu, mısır kırıklarından meşhur korkoto çorbası doğdu, bulgurun defalarca inceltilerek elde edilen döğürceği olup, Çıtpıtı çorbasına dönüştü. Yemek kültürümüzdeki en temel tatlardan biri olan çorba, yüzyıllar içinde, binlerce çeşidi ile Türk mutfağının da en belirgin üyesi oldu…
Şurpa’dan Çorbaya
Çorbanın tarihi, onun temel malzemelerinden biri olan tahıl ürünlerinin bulunduğu tarihlere kadar gidiyor. Tarihte bilinen ilk çorba, kaya oyuklarına ya da hayvan derilerinin içine konan suyun içine ateşte kızdırılmış taşlar atılarak besinlerin kaynatılmasıyla yapılmış. Derken M.Ö. 6000’de çömlek kullanılmaya başlanıyor. M.Ö. 3600’lü yıllarda metal kazanlar icat ediliyor ve artık çorbanın kaynatılacağı kap ortaya çıkıyor.
Öte yandan, çorbanın medeniyetin beşiği olan Anadolu’dan çıktığı yönünde ciddi kanıtlar var. Arkeolojik araştırmalar, en eski çorbaların buğday ve bulgurdan yapıldığını gösteriyor. Bu iki ürünün anavatanının bu topraklar olduğu düşünülürse, söylem yanlış olmaz… Yakın coğrafyadaki tüm dillerde, çorbanın yakın seslerle karşılık bulması da önemli bir gösterge. Nitekim Kafkaslar, Ortadoğu, Orta Asya, Balkanlar ve Anadolu’da çorba, şorpa, çorba, corba, şorpo, şulpa ve hatta hurpa olarak biliniyor. Zaten kelimenin aslı da Farsça “şurba” kökünden geliyor. Bu kelime tuzlu demek olan “şur” ile aş demek olan “ba” nın birleşimi…
Mercimekten Erişteye
Sözün özü, çorbayı Türk ve Anadolu beslenme alışkanlıklarından ayrı bir yere koymak, farklı bir şekilde tanımlamak neredeyse imkânsız. Birçok bulgu, Türklerin çorba geleneğinin de çok eskiye dayandığını gösteriyor. Bugün sofralarımızda yer edinen bazı besin maddelerinin bize Orta Asya’dan miras kaldığı düşünülürse, bu besinlerden yapılan çorbaların kökeninin de aynı yere uzandığını düşünmek yanlış olmayacaktır.

Okuma Keyfi



İnsanın keyif alarak yaptığı her uğraş süreklilik şansına sahiptir. Keyif verici olan her neyse bir hobi, bir tutku ya da bağımlılık aşamasına ulaşabilir. Bu aşamalar kişinin psikolojik yapısına bağlı olarak değişir, değişmeyen uğraşın tekrarı için dış bir müdahaleye ihtiyaç duyulmamasıdır.
Bu uğraşlara örnek verecek olursa bilgisayar oyunları, maket yapımı, araba sürme, avlanma gibi. Örneklerimizde zarar verici ve olumsuz sonuçlar olan uğraşları vermedik. Gönül ister ki keyif verici olan her şey faydalı ve olumlu uğraşlar olsun, ama bu olabilecek bir istek değil tabii ki.
Okuma, bilginin yayılması ve gelişim için çok önemli uğraşlardan biridir. Çoğunluk olarak toplumların ve kişilerin gelişmişlik düzeyleri ile doğru orantılı olarak değişir.
Genel kanı okumak faydalı bir uğraştır. Kişisel gelişim için insanların okuması gereklidir. Ancak bu uğraş pek çoğumuz için sıkıcı ve katlanılmazdır. Kimimiz yıllar boyu kitaba dokunmazken kimimiz ise dönem dönem kapaklarını azıcık aralarız. Hâlbuki çoğu zaman okumayı ilerlettiğimiz kitaplarda sürükleyici ve keyif verici anları yaşarız.
 Bu anlar neden yaşamımızda süreklilik kazanmaz?
Neden kitap okumak bu kadar zor bir keyif alma sürecinden geçer?
Nedir bizi uzak tutan okumaktan?
Ne mutlu kitap okumayı bir tutkuya, bir bağımlılığa dönüştürenlere! Ne mutlu kitapların sunduğu dünyalarda keyifle dolaşanlara!
Herkesin keyif aldığı konular, yazım türleri ve basılı yayınlar farklıdır. İnsanlar kısıtlama olmadan, baskı altında olmadan öncelikle keyif aldıkları yazılardan okumaya bağlanıp zaman içinde çeşitli yönlere açılmalıdır. Öncelik, insanları okumanın keyifli dünyasına çekebilmek olmalıdır. Sonrasında zaten harflerin büyülü dünyası bizleri farklı mecralara taşır zaten.
Okumak keyifli ve faydalı bir uğraştır. Bu keyif insanlara bulaştıkça her şey iyi ve güzel olacaktır.
iyiturks

İyiturks Bilim: Gökhan Hotamışlıgil

Prof. Dr. Gökhan S. Hotamışlıgil, 1986 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Harvard Üniversitesi’nde uzmanlık çalışmalarını tamamlamış ve öğretim üyesi olarak göreve başlamıştır. Genetik ve Metabolizma Profesörü Hotamışlıgil’in Harvard Üniversitesi’nde bir araştırma laboratuvarı bulunmaktadır. Hotamışlıgil, yine bu üniversitede Genetik ve Kompleks Hastalıklar bölümünün başkanlığını yürütmektedir. Vücudun metabolizmasını denetleyen mekanizmaların incelendiği laboratuvarda, genetik bir özelliğin bir hücreden diğerine nakline, ayrıca metabolik dengenin moleküler ve genetik kontrol mekanizmalarına odaklanan biyokimyasal, moleküler ve genetik çalışmalar yapılmakta; insanlardaki metabolik hastalıklarda görülen belli anormalliklerin neden ve çözümleri araştırılmaktadır. Hotamışlıgil’in çalışmaları, günümüzde diyabet, şişmanlık, kalp hastalıkları, karaciğer yağlanması ve astım hastalıklarına yeni yaklaşımların geliştirilmesine yol açmış ve bu hastalıklara karşı hem akademi, hem de endüstride birçok ilaç geliştirme programına temel teşkil etmiştir.
Harvard Üniversitesi görev yapan Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil ve ekibinin ekibinin keşfettikleri “lipokin” isimli hormonun, diyabet ve karaciğer yağlanması gibi hastalıkları durdurabilecek özellikleri olduğunu söyleniyor. Dünyanın önde gelen bilim dergilerinden Cell’de yayınlanan makaleye göre, “lipokin” hormonu yağ dokusundan salındıktan sonra kasları ve karaciğeri etkiliyor. Kas dokusunda, hücrenin insüline karşı hassasiyetini artırıyor, karaciğerde ise, yağ toplanmasını engelliyor. Prof. Dr. Hotamışlıgil, iltihaplanmayı da önleyen bu hormonun vücuttaki düzeyi yükseltilebilirse, diyabet gibi hastalıkları için önemli tedavi yaklaşımları geliştirilebileceğine dikkat çekiyor. 
İnsülin hormonunun keşfinden beri, diyabet “şeker” metabolizmasının bozukluğu olarak bilinen bir hastalık. Aslında, diyabet hastalığının şeker metabolizması kadar yağ metabolizmasının da bozulduğu bir hastalık olduğu, yüz yıldır bilinen, fakat yeterince anlaşılamadığı için karanlık kalmış ve son derece önem taşıyan bir konu.
Harvard Üniversitesi Genetik ve Kompleks Hastalıklar Bölümü Başkanı Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil, bu yüz yıllık soruya yeni yaptığı bir çalışmayla ışık tuttu. Hotamışlıgil ve yönetimindeki araştırma ekibi, deney farelerinde insülin ile eşdeğer etkilere sahip ve yağ asiti karakterinde olan yeni bir hormon türü keşfetti ve yağlar ile diyabet arasındaki gizemli ilişkiyi ortaya çıkardı.
Dünyanın önde gelen bilim dergilerinden Cell’de yayımlanan makale ve beraberindeki yorumlara göre, söz konusu hormon, diyabet ve şişmanlığın ve bunlara bağlı diğer hastalıkların çözümü için çok önemli bir aşama olarak görülüyor.
Hotamışlıgil ve ekibi, bir yağ molekülü olan ve “lipokin” ismini verdikleri bu yeni hormonun, deneysel ortamda insülin direnci, diyabet ve “karaciğer yağlanması” gibi hastalıkları durdurabileceğini ya da tersine çevirebileceğini de bu çalışmalarında gösterdiler. Bilindiği gibi hormonlar, kana salgılanan kimyasal sinyaller olup, uzaktaki hücre ve organların çalışmasını düzene sokuyor. Lipokinler, lipidlerden, başka bir deyişle yağ asitlerinden oluşan hormonlar olarak tanımlanan yeni bir hormon türünün ilk örneği. Bütün diğer bilinen hormonlar, steroid ya da protein yapısında oluyor.
Hotamışlıgil, “Tıpkı evde yapılan yemek gibi, vücudun da kendi kendine ürettiği yağın en iyisi olduğunu görüyoruz. Bu gözlemlerin ardından, kanda her seviyesi yükselen yağın zararlı olduğu görüşünü de artık kitaplardan çıkarmamız gerekecek,” diyor.
Bilimadamları, yaptıkları bu keşifle, sadece palmitoleate hormonunun vücuttaki etkilerini ortaya çıkarmakla kalmıyor, buna ek olarak bu hormonun vücutta üretilmesini nasıl sağlayabileceklerinin de yöntemlerini gösteriyorlar. Hotamışlıgil, konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: “Hücrelerin kendi ‘iyi’ yağını üretmesi için kimyasal yollarla teşvik edilebileceklerine inanıyoruz ve bunun mümkün olduğunu bu çalışmada gösterebildik. Bu yöntemler insanlara uygulanabilir ve bu hormonun düzeyleri yükseltilebilirse, metabolizma için son derece avantajlı bir durum yaratılabilir ve daha önceden hiç öngörülmemiş tedavi yaklaşımları geliştirilebilir.”
Kaynak: ntvmsnbc

Eğitimde dönüşüm - 4

Geçen yazımızda psikolojik gelişim ile ilgili önemli bir konuyu gündeme getirmiş; genetik ve çevresel unsurların rolleri üzerine konuşmuştuk.
Belli bir genetik özelliğin ortaya çıkmasında genetik mirasımızın tek başına söz sahibi olmadığını, çevresel koşulların da uygun olması gerektiğini vurgulamış; psikolojik gelişimin, genetik unsurlar ve çevresel unsurların etkileşimine bağlı olarak gerçekleştiğini paylaşmıştık. Psikolojik gelişimin en çarpıcı haliyle gerçekleştiği dönemlerde, yaşamımızın büyük kısmını okullarda geçirdiğimizi ve bu sebeple destekleyici ortamı sağlamak üzere okullara büyük bir sorumluluk düştüğünü belirtmiştik.
Daha önce de söz ettiğimiz gibi, eğitimde ihtiyaç duyulan; kişiye özel, insan potansiyeli ve yeteneklerine dayanan ve etkileşim odaklı bir yaklaşım. Bugünkü yazımızda bilimsel çalışmalar üzerinden giderek, bu yaklaşım benimsendiğinde öğretmen ve okulların uygulamada farklı ne yaptıklarını ve öğrenciler üzerinde nasıl bir fark yarattıklarını konuşacağız.
Deney 1: ABD'deki bir üniversitede topluma yönelik konuşma dersleri veren ve yeteneklerle çalışmak üzere eğitim almış olan bir eğitmenin iki sınıfı rastgele seçilir ve biri deney grubu (A sınıfı), diğeri kontrol grubu (B sınıfı) olarak belirlenir. Yapılan ön-testlere göre, topluma yönelik konuşma dersleri öncesinde iki sınıf arasında, konuşma yapma becerileri, dersi almaktan duydukları memnuniyet seviyeleri ve derse katılımda bulunma seviyelerine dair anlamlı bir farklılık yoktur.
Eğitmen, dönem boyunca her iki sınıfta da aynı içeriği işler; ancak, deney gereği, bu içeriği işleme yaklaşımı değişir:
Eğitmen, A sınıfındaki öğrencilerine:
Yetenek değerlendirme testi verir ve daha sonra sonuçlara göre her birine yetenekleri ile ilgili yazılı geribildirim sağlar.
Dersler sırasında yetenek teorisi ile ilgili bilgi verir.
Dersler sırasında kendi yeteneklerinden ve derslere hazırlanmak için bu yeteneklerinden nasıl faydalandığından bahseder.
Dönem boyunca her bir öğrencisinin yetenekleri hakkında olumlu geribildirim verir; bu yeteneklerinin onların konuşma becerilerine nasıl katkıda bulunduğuna dair tartışmalar açar ve öğrencileri, birbirlerine yetenekleri ile ilgili geribildirim vermeye teşvik eder.
Dönem sonunda A ve B sınıflarındaki öğrencilerin önemli farklılıklar gösterdikleri saptanır:
A sınıfındakilerin, B sınıfındakilere göre:
·         Ortalama sınav sonuçları ve konuşma notları belirgin biçimde daha yüksektir.
·         Kendi rapor ettikleri derse katılım seviyeleri belirgin biçimde daha yüksektir.
·         Üç kat daha sıklıkla soru sorar ve derse katkıda bulunurlar.
·         Daha sık ödevleri zamanında teslim ederler.
·         Daha sık eğitmeni görmek üzere randevu alırlar.
·         Daha sık konuşmaları ile ilgili öneri isterler.
·         Daha sık derse zamanında gelirler.
·         Daha az derse gelmemezlik ederler.
·         Daha az dersin akışını bozarlar.
Dönem içerisinde A sınıfından kimse okulu bırakmamışken, B sınıfındaki 30 kişiden dördünün bırakmış olması da iki yaklaşım arasındaki uçurumu gösteriyor olabilir.
Deney 2: ABD'de bulunan bir lisede altı haftalık, zorunlu, birinci sınıf seminer dersini alan 500 öğrenci, deney grubu ve kontrol grubu olmak üzere rastgele ikiye ayrılır.
Çalışmanın başında değerlendirildiği üzere, iki grup arasında not ortalaması, etnik köken ve velilerin eğitim düzeyi gibi faktörlere dair anlamlı bir farklılık yoktur.
Deney grubu, yetenek değerlendirme testini tamamlar, sonuçlarına dair yazılı geribildirim alır ve dönem boyunca, akademik ortamda yeteneklerini kullanabilmesi için eğitmen tarafından tasarlanan aktivitelere katılır. Kontrol grubu ise aynı dersi bunlardan tamamen muaf olarak, geleneksel eğitim yöntemleriyle geçirir.
Altı haftalık sürecin sonunda öğrenciler, kişinin akademik becerilerine dair algılarını ölçmeye yarayan bir anket doldururlar. Bu anketin her biri farklı bir unsuru irdeleyen beş alt-ölçeğinde, iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunur:
Deney grubundakiler, yani arzu edilen yaklaşım ile eğitilen öğrenciler, kontrol grubundakilere, yani geleneksel yaklaşım ile ders gören öğrencilere göre:
Zor dersleri idare edebileceklerine inandıklarını
İçeriğe hakim olma becerilerine güvendiklerini
Öğrenci olarak başarılı olmayı ve iyi notlar almayı istediklerini daha çok ifade ederler.

Bu çalışmaların da ortaya koyduğu gibi eğitimde dönüşüm yalnızca bizim talebimiz değil; öğrencilerin istedikleri ve faydalandıkları yaklaşım da bizim arzuladığımız ile paralel. Peki, nereden başlamalı? Öğrenci yeteneğini ortaya çıkarabilmenin bir numaralı koşulu, öğretmen yeteneği; yetenekli öğretmenlere her şeyden çok ihtiyacımız var.
Kaynak: Gordon, G. & Crabtree, S. (2006).
Building Engaged Schools: Getting the most out of America's classrooms. NY: Gallup Press.