Sayfalar

Antik Kentler: Antiocheia


Antiokheia'nın Isparta İli'ne bağlı Yalvaç İlçesi'nin yaklaşık 1 km. kuzeyinde ve Sultan Dağları'nın güney yamaçları boyunca uzanan verimli arazide kurulmuş bir Pisidia kentidir.
Antiokheia da Apollonia gibi bir Seleukos kolonisidir; fakat kesin kuruluş tarihi bilinmemektedir. Bu şehir I. Seleukos veya oğlu Antiokhos tarafından kurulmuştur. M.Ö. 39 ila 36 yılları arasındaki bir tarihte Amyntas'ın idaresi altına giren Antiokheia, onun M.Ö. 25'de öldürülmesiyle, bölgenin bütün şehirleri gibi, Galatya eyaletine dahil edilmiştir.
Antiokheia, M.Ö. 25'te veya biraz sonra Colonia Caesarea adıyla Roma kolonisi olmuştur. Kent, pek çok Latince yazıtın da kanıtladığı gibi, yaklaşık olarak iki yüz yıldan fazla bu statüsünü korumuştur.
Latince'nin M.S. 295 yılına kadar resmi dil olarak kullanıldığını imparator ve legatları için düzenlenmiş olan yazıtlar kanıtlamaktadır. Fakat bu tarihten sonraki decurioların (eyalet senatörü) protokolleri çoğunlukla Grekçe yazılmıştır. Sikkeler üzerinde de II. Claudius (M.S. 268-270) Devrinin sonlarına kadar Lâtince ibarelere rastlanmaktadır. Daha sonra Lâtincenin yerini Grekçe almıştır. Yazıtlarda ve Tanrı Men için adanmış olan adaklarda Lâtincenin, Grekçeyle kıyaslandığında çok daha az kullanılmış olduğu görülmektedir.
I.A. Richmond ve R.G. Collingwood'un tahminlerine göre kent merkezindeki nüfus 7500-10.000 civarında idi. B.Levick ise üç binin üzerinde emekli askerin bulunduğunu ileri sürmektedir. Ancak, Antiokheia'nın geniş sınırları içerisinde 30-40 bin civarında bir nüfusun yaşadığını söyleyebiliriz.
Antiocheia, M.S. 3. yüzyılın hemen sonunda kurulan genişletilmiş Pisidia eyaletinin metropolisi olmuştur. Kilise kayıtlarından anladığımıza göre, kent Bizans Devrinde de önemini korumuştur.
Kentin bilinen en erken sikkeleri M.Ö. 1. yüzyılın sonuna tarihlenmektedir. Koloni döneminin ilk 150 yılında fazla sikke basmamıştır. Koloni öncesi sikkeleri gibi, tipler çoğunlukla Tanrı Men ile ilgilidir. Sikkeler üzerinde "colonia" yazısı yer almaktadır. Claudius II'ye kadar sikke basımı devam etmiştir. Bu sikke basımı sayesinde kentin ekonomik durumunun M.S. 3. yüzyılda en üst noktaya ulaştığını anlamaktayız.
İ.S. 713'de Araplar'ın istilasına uğrayan kent yakılıp yıkılmıştır. Kazılar sonucu ele geçen kalıntı izleri ve bulgular bu olayı ve tarihi kanıtlamaktadır. Kentin tarihi 13.yüzyıla dek izlenebilmektedir. Ancak, bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren halkın bir kısmının o zamanın verimli toprakları olan Yalvaç'a göçtüğü, diğer bir kısmının ise başka eyaletlere taşındığı görülmektedir.
Kentin Tanımlanması
Antiokheia, deniz seviyesinden 1236 m. yükseklikte; Sultan Dağları'nın bir kolu üzerinde kuzey-güney yönünde uzanan Anthios Vadisi'ne hakim bir tepe üzerindedir. 120 m. yüksekliğindeki bu tepenin doğu, güney ve kuzey yamaçları sarp olduğundan kente ancak batıdan kolaylıkla ulaşılabilmekteydi.
Akropolün yüzeyi düz olmayıp doğu-batı, kuzey ve güneyde bir takım tepeler, başka bir ifade ile yedi tepe vardır. Yapıların bir çoğu bu tepelerin yamaçlarında ve küçük vadiler içinde toplanmıştır.
Arazinin doğal durumundan azami yararlanarak Antiokheia'da ızgara şehir planının ustaca uygulanması ilgi çekicidir. Antik kentin ayakta kalmış yapıları pek azdır. Bunlar genellikle temel kalıntılar halindedir.
Sur dahilinde, birbirine dik olarak; güneyden kuzeye ve doğudan batıya doğru birer eksen çizilerek, planlama bu eksenlere göre yapılmıştır. Güneyden kuzeye giden caddeye Decumanus Maximus ve doğudan batıya giden ana caddeye ise Cardo Maximus adı verilmiştir. Şehir planında esas itibari ile ana caddelere dik açılarla açılan dar, fakat düz sokakların mevcut olduğunu görmekteyiz.
Kentin iki ana meydanı şehrin doğusunda ve odak merkezinde idi. Bunlardan birincisi Augustus Tapınağı önündeki aynı adla anılan meydan, ikincisi bu meydanın batısında yer alan Tiberius alanıdır. Bu iki meydan arasında enlemesine yerleştirilen propylon yer almaktadır. Diğer üçüncü bir meydan ise, nymphaeumun önünde bulunmaktadır.
Kentin kuzeyinde, Roma hamamı-palaestra ve nymphaeum yer alır. Doğudaki tepenin yamaçlarında Augustus Tapınağı ve alanı, propylon, Tiberus alanı; onun batısında ise sütunlu cadde yer almaktadır. Sütunlu caddenin kuzeybatısında bouleuterion, bunun güneybatısında ise tiyatro bulunmaktadır. Tiyatronun kuzeyinde küçük kilise vardır. Kentin merkezi etrafında ve arazinin elverişli yerlerinde evler serpiştirilmiş durumdadır. Şehrin batısında Anadolu'nun en eski kiliselerinden birinin (St. Paul) kalıntıları günümüze kadar ulaşmıştır. Antiokheia'da geniş çapta kazı yapılmadığından diğer yapı kalıntıları hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz.
Kentin kuzeybatı surları temel seviyesinde, güneybatı ve güney surları ise kısmen ayakta durmaktadır.
Şehrin ana kapısı olan batı kapısı iki yanda surlarla birleşmektedir. Kentin ikinci kapısı güneydedir. Daha dar olan kuzey kapısı ise hamamla bağlantılıdır. Su kemerleri kentin kuzeyinde yer almaktadır.

Rüzgardan elektrik 1799 megavata ulaştı Avrupa 10’uncusu olduk

Türkiye, rüzgâr enerjisinden elektrik üretimini geçen yıl yüzde 36 artırarak Avrupa’da ilk 10’a girdi.
Avrupa Rüzgâr Enerjisi Birliği’nin verilerine göre, 2010 sonunda rüzgardan elektrik üretme kapasitesi bin 329 megavat olan Türkiye, geçen yıl bu rakama 470 megavat daha ekleyerek kurulu kapasitesini 1799 megavata çıkardı. İrlanda’yı geride bırakarak Avrupa’da 10’uncu sıraya yükseldi.
Geçen yıl rüzgâr enerjisinde Avrupa lideri 29 bin 60 megavat ile Almanya olurken, 21 bin 674 megavat ile İspanya ikinciliği aldı. Rüzgârdan elektrik üretim kapasitesinde Türkiye’nin önünde sıralanan diğer ülkeler 6 bin 800 megavat ile Fransa, 6 bin 747 megavat ile İtalya, 6 bin 450 megavat ile İngiltere, 4 bin 83 megavat ile Portekiz, 3 bin 871 megavat ile Danimarka, 2 bin 907 megavat ile İsveç ve 2 bin 328 megavat ile Hollanda oldu.
Geçen yıl Avrupa’da rüzgâr enerjisine 13 milyar Euro’luk yatırım yapılarak sağlanan 10 bin 281 megavat ilave kapasiteyle toplam kurulu kapasite 96 bin 600 megavata ulaştı.
Yüzde 47’si güneş
Geçen yıl AB’de yeni elektrik üretim kapasitesinin yüzde 47’sini güneş enerjisi, yüzde 22’sini doğalgaz santralleri, yüzde 21’ini rüzgâr enerjisi, yüzde 5’ini kömür santralleri, yüzde 1,6’sını fuel oil santralleri ve yüzde 1,3’ünü hidroelektrik santralleri oluşturdu. 2011 sonu itibariyle AB’de toplam elektrik üretim kapasitesinin yüzde 26’sını kömür, yüzde 23’ünü doğalgaz, yüzde 14’ünü nükleer ve hidroelektrik, yüzde 10’unu rüzgar ve yüzde 6’sını fuel oil santrallerinden sağlandı. Dünyada rüzgâr enerjisinde 45 MW Kurulu kapasitesiyle Çin ve 44 MW Kurulu kapasitesiyle ABD başı çekerken Almanya üçüncü sırada bulunuyor.

Bisikletle İpek Yolu

Batı ve doğu’yu birleştiren 3 bin kilometrelik ipek yolu boyunca bisiklet sürüyorum. bu yedi günlük yolculuk boyunca İran’dan Çin’e varıncaya kadar Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan’dan geçiyorum.
İran’dan Türkmenistan’a geçmeye karar verdiğimde zorlu bir yolculuk beni bekliyordu: Türkmenistan’ın Karakum Çölü’ne uzanmış 500 kilometrelik bir asfaltı alt ediyorum. Sıcaklık 55 santigrat dereceyi gösterirken, karşıdan esen rüzgârlar insanı sersemletir cinsten. Beraberinde getirdiği kum tanecikleri ise bu hafta her zamankinden güçlü vuruyordu sanki. Sabahın ilk saatlerinde iyi bir mesafe kat ettim derken öğleye doğru rüzgâr dayanılmaz bir hâl alıyor. Ben de sürüşüme gece devam etmeye karar veriyorum. Bunu bir macera yolculuğu olarak görmeye çalışırken Alexandra David-Néel ve 1927 yılında Lasha’ya olan yolculuğu geliyor aklıma. O zamanlar yabancılara yasak olan mistik Tibet’ten kimseye görünmeden geçebilmek için yalnızca geceleri yolculuk etmişti.
Çölün ayakucundan geçen Ceyhun Nehri’nin öteki yakasındaki Özbekistan, tarihi dokusuyla beni karşılıyor. Buhara adeta göz kamaştırıyor. Yıllarca yaptığım araştırmalar sonucunda edindiğim izlenimin çok ötesinde bir şehir var karşımda. Sayısız cami ve medrese, pazarları taçlandıran kemerler, eski şehrin arka sokakları, tarihin derinliklerinde kalmış bir dönemin tozlu pırıltısını taşıyor. Çok az sayıda araba, dolayısıyla çok az gürültü var. Hiçbir yerde neon tabelalı dükkânları göremiyorsunuz. Kendi içinde bir ahenge sahip bu kent. Turist kafilelerinden yükselen farklı dillerdeki konuşmalar ne kadar kozmopolit bir yerde olduğumu hatırlatıyor bana: Yahudiler, Afganlar, Ermeniler, Ruslar, İranlılar, Çinliler ve Hindular. İçimde bir heyecan kıpırtısıyla Buhara’yı terk ediyorum. Yıllardır sabırsızlıkla beklediğim bir şeydi Semerkant şehriyle tanışmak. Eski Romalıların bir sözü vardır: “Nomen est omen”, yani her şey isminde saklı. Semerkant, destansı yolculuklara zaafı olanların vazgeçilmez coğrafyasıdır. Geceler boyu Jules Verne, Rudyard Kipling, Emilio Salgari okuyup da egzotik ülkelerin hayaliyle uyumayan birine rastlamak zordur. Kulağa bile farklı geliyor söylenişi: Semerkant. Hayal gücünüzü harekete geçiren bir yolculuk çağrısı gibi. Timbuctu, Maracaibo ve Zanzibar’ın tınısında da gezginleri cezbeden bir büyü var. Semerkant’a gitmek, görmüş geçirmiş gezgin unvanı almak gibidir.
Semerkant’ın bittiği yerde dağlar başlıyor. Çölden sonra dalgalanmaya başlayan yollarda dik iniş ve çıkışlar var. Asya’nın heybetli dağlarının başlangıcı olan ve dünyanın çatısı olarak bilinen Pamir Dağları’ndan geçiyorum. Tacikistan ve Kırgızistan boyunca Everest’i yaklaşık beş kere çıkmaya denk gelen 40 bin metre yokuş yukarı gittikten sonra Çin’deki Kaşgar’a ulaşıyorum.
Yolculuğum boyunca edindiğim en güzel anılar, yerlilerin beni evlerinde misafir ettiği gecelerden kalma. Her gün akşamüzeri 18.00 sularında, tarlalarda çalışan veya köylerdeki küçük dükkânlarında iş yapan erkekler evlerine dönerken, beni misafir edip karnımı doyuracak birilerini arıyorum. Ben buna hayırseverlik duygusunu ortaya çıkarmak demeyi seviyorum: Karşılaştığım insandaki sempati ve ilgi aracılığıyla temel insani değerler olan misafirperverlik ve yardım etme hissiyatını uyandırmaya çalışıyorum. Özbekistan ve Tacikistan sınırındaki bir pamuk tarlasında Abdullo, ben gelir gelmez bağlarından bir salkım üzüm kesiverdi. Semerkant’ın güneyinde bulunan dağ köyü Boysun’un eczacısı Dr. Shadman et almak için pazarın yolunu tuttu. Tacikistan’daki bir geçit olan Kabukabot zirvesi yakınlarında Pisando, karpuz almak için komşuya kadar gitti. Afganistan Pamir Dağları’ndaki bir köyde Najiba, özel günler için sakladığı kayısı ve çilek şuruplarını çıkardı. Beni ağırlayanlar genelde eşi dostu arayıp hava atıyor, onlarda kaldığımdan gurur duyduklarını belli ediyordu. Kadınlar da özene bezene yemek hazırlıyor, bazıları çok basit ve mütevazı olsa da her gün yapılmayan yemekler olduğu hemen anlaşılıyordu. Şafak vakti hazırlanan kahvaltıda çay, ekmek ve kurabiye var. Giderken biraz para bırakıyorum. İlk önce karşı çıksalar da biraz ısrarla kabul ediyorlar. Yanıma yolluk olarak domates, salatalık, fındık, fıstık veya kuru meyve verdikten sonra beni uğurluyorlar. Hayırseverlik duygusunu ortaya çıkarmak, size yakınlık duyulmasının verdiği sıcaklık ve daha derinlerden gelen bir şeyi görebilmenin verdiği entelektüel tatminle insanın içine işliyor.
Andrea Oschetti
Hong Kong’da yaşayan bir İtalyan. 2008 yılında yönetim danışmanlık kariyerini sonlandırarak kurumsal dünyayı terk edecek cesareti gösterdi. Hayallerinin peşine düşen Oschetti, özel aşçı, fotoğrafçı ve gezgin olarak kendini geliştirdi. Gezilerini www.fioreblu.com adresinden takip edebilirsiniz.

Rize’den Dünyaya Armağan Çay

Geçmişi binlerce yıl öncesine uzanan çay, sıradan bir içecek değil. Birçok kültürde ritüelleri olan, kimi zaman törenle içilen ve üretiminden içimine kadar özel kuralları ve anlamları olan bir içecek.
Uzakdoğu kökenli çay ile ilgili bilinen en eski bilgilere Çin kayıtlarında ulaşılıyor. Tarihsel süreç içerisinde kültürel etkileşimler, savaş ve göçler çayın geniş coğrafyalarda tanınmasını ve sevilerek içilmesini sağladı. Türkiye de çaydan vazgeçmeyen bir ülke.
Çay Rize’yi Sevdi
Rize’de ilk çay yetiştirme alanları sarp ve çalılık arazilere, yamaçlara kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, 19. yüzyılda, yoğun olarak da Sultan II. Abdülhamid döneminde çay tarımı ile ilgili girişimler oldu. 1924 yılında dönemin Rize milletvekillerinin girişimiyle Rize Vilayeti ile Borçka Kazası’nda; Fındık, Portakal, Limon, Mandalina, Çay Yetiştirilmesi Hakkındaki Kanun yasalaşarak çayın yolculuğu başlatıldı. Bu yasanın ardından 1930’lar çayın Rize’de daha etkin gelişip, yayılmaya başladığı yıllardı. Rusya’dan getirilen çay tohumları Rize’li üreticilere dağıtıldı ve 1938’de kurulan Çay Teşkilatı’nın zamanla üreticilerce tanınıp benimsenmesi ile çay tarımı Rize genelinde hızla yayılmaya başladı. 1940 ve 1950’li yıllarda yapılan yasal düzenlemelerle çay yörede daha fazla ilgi görmeye başladı. Bu özelliği ile halen üretilen en organik tarım ürünlerinden biri olan çay, Rize’yi gerçekten sevdi.
Rize de Çayı Sevdi
Mikroklima iklim özellikleri ile çayın kolaylıkla yetiştiği Rize’de üreticiler de çayı sevdi. Rize’nin zümrüt doğasına çay da yeşilin enfes tonlarıyla zenginlik kattı. Çayın Rize’ye kattığı bu zenginliğin ekonomik bir değer oluşu da çok önemliydi. Günden güne yayılıp, bahçeleri, yamaçları kaplayan çay bahçeleri bir yandan Rize insanının yaşam biçimini dönüştürürken, bir yandan da Türkiye’de yetişen nesillerin tüketim tercihinde önemli bir aktör haline geldi.
Uluslararası Marka Olma Yolunda
Çayın yetiştiği topraklarda doğanın tüm yabani dokusu da büyüyüp, serpiliyor. Suni katkıların olmadığı toprak çayı olanca doğallığıyla besleyip, büyütüyor ve insana sunuyor. Rize çayı sahip olduğu bu özelliklerle uluslararası bir marka olma yolunda ilerliyor. Yetiştirilmesi, hazırlanması ve içimine değin süren köklü bir kültürün sahibi olan Türk çayının farkındalığı dünya piyasalarında giderek artıyor. Türk çayını kalite ve lezzet açısından dünya çayları arasında en üst noktaya taşıyan özellikleri arasında organik oluşu ve kendine has naturel aromasının etkisi büyük. Yetiştiği doğal ortamın iklim ve toprak dokusu özellikleri çayın zengin ve kendine has aromasını oluşturuyor. Sahip olduğu enfes koku ve içimindeki keyif Rize çayının kendi öz zenginliğinden kaynaklanıyor. Diğer bir ifadeyle, Rize çayının suni aroma ve katkılara hiç ihtiyacı yok. Rize çayının uluslararası marka bilinirliği de ürünün eşsizliğine paralel olarak yükseliyor.
En Sıcak İçecek
Çay, tüm dünya kültürlerinde tüketilir. İnsanları birbirine yakınlaştıran dost meclislerinin vazgeçilmez içeceği oluşundan esinlenilerek Çay Partisi adında siyasi partiler bile kuruldu. Elbette çayın Türkiye’ye mahsus bir içimi ve ritüeli var. İnce belli cam bardağın dudakla buluştuğu kısım kalın ve geniştir. Bu form bir taraftan çayın sıcaklığını korurken, geniş ve kalın camlı kısım çayın içilen miktarının sıcaklığını azaltarak kolay içilmesini sağlar. Kahvaltılarda genellikle açık içilen çay, simit ve peynirle birlikte muhteşem üçlüyü oluşturur. Misafirliklerde, iş ziyaretlerindeki ilk ikram ve zengin, fakir herkesin sevgilisidir çay.
Bahçeden Pakete
Rize’de çay bahçelerinde genellikle Karadeniz’in çalışkan kadınları toplar çay yapraklarını. Eskiden elle toplanan yapraklar günümüzde kestiği yaprakları bağlı olduğu torbaya aktaran makaslarla yapılıyor. Toplanan yaprakların naklini yine Rize insanının keskin zekâsı çözmüş. Engebeli bahçelerden mini teleferiklerle merkezi alanlara aktarılan çay yaprakları bu alanlardan alım yerlerine götürülüyor. Hasadını teslim eden üretici, belgesini alıp evinin yolunu tutarken, çay yaprakları da fabrikalara işlenmek üzere götürülüyor.
İyi Bir Çay İçin
Güzel demlenmiş lezzetli bir çay elde etmek için doğru demleme yapmak şart. Rize’deki çay uzmanları, iyi çay demleyebilmek için suyun mümkünse önce başka bir kapta kaynatılıp çaydanlığa aktarılmasını salık veriyorlar. Demliğe sıcak suyun konulmasının ardından, çayın eklenip karıştırılmadan 15 dakika kadar demlenmesini beklemenin; güzel dem tutması için vazgeçilmez bir şart olduğu anlatılıyor.
Çayın Birkaç Yararı
Vücuttaki zararlı maddeleri yok ederek toksinlerin atılmasını sağlar. Mide ve sindirim sorunlarında dengeleyici etkiye sahiptir. İdrar yollarını çalıştırır. Yapısında bulunan teobromin ve teofilin maddeleri idrar sökücü olarak ilaç endüstrisinde kullanılır. İnsan metabolizmasının mineral madde dengesinin sağlanmasında son derece etkilidir
Mücevherlerle Taçlanan Çay
Kendisi de Rizeli olan, Rize çayına ve kültürüne gönül veren işadamı ve bürokrat Hasan Kemal Yardımcı çay ve çay kültürüne de meraklı bir koleksiyoner. Eşi Emel Hanım ile birlikte uzun yıllar boyunca ve büyük bir emekle oluşturdukları koleksiyonda Osmanlı Türk, Rus, İngiliz, Avrupa ve İran çay objeleri bulunuyor. Kemal Yardımcı ile Rize çayı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.
ÇAY RİZE’NİN HER ŞEYİ
Rize’nin çay öncesi ve sonrası durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çay öncesinde Rize daha gurbetçi, daha çok göç veren bir yerdi. Rize insanı kazancını uzaklarda arardı. Denize daha dönük, Rusya’ya çalışmaya giden, memuriyeti seçen, gemi yapımına ağırlık veren, inşaat sektörüne işgücü sağlayan bir yapı vardı. Çayla birlikte Rize daha içine döndü ve adeta çayla birlikte kaderi değişti. Yerleşik hayat güçlendi ve arttı. Çay Rize’nin her şeyi oldu ve Rize’ye beraberinde bir kültür kazandırdı.
Çay neden Rize’de?
Aslında sadece Rize’de değil. Rize etrafında da, örneğin Artvin’e doğru da çay yetişir. Tirebolu’da çay fabrikası vardır. Ancak yetişme zamanı, miktar ve kalite toplamları alındığında Rize çay için en uygun coğrafyayı oluşturur.
Rize çayını kaliteli kılan sebepler neler?
Rize çayını diğer dünya çaylarından ayıran en büyük faktör organik olmasıdır. Rize çayında doğal olmayan hiçbir ek bulunmaz. Yapay tatlandırıcılar, çağın doğal tadını ve rengini değiştiren aromalar yoktur Rize çayında. Sadece Rize’nin eşsiz doğasının çaya kattığı, çayın kendi öz tadını yakalarsınız içtiğinizde.
Rize çayı yeterince biliniyor mu?
Ülkemizde biliniyor fakat Rize çayı dünya ölçeğinde tanınıp, bilinmesi gereken bir değerimiz. Dünya çay talebini karşılayan büyük plantasyonlarda üretilen çayların büyük çoğunluğu konvansiyonel tarım teknikleriyle, yoğun gübreleme ile üretiliyor. Parazit ve haşere ile mücadelede çok fazla ilaçlama söz konusu. Bu sadece yetiştirme aşaması işin. İşleme sürecinde eklenen doğal olmayan unsurları da göz önünde bulundurduğunuzda, Rize çayının saflığıyla sahip olduğu değer kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu değerimizin uluslararası piyasalarda bilinip, talep görmesi için devlet ve özel sektör başta olmak üzere tüm kurumlara görev düşüyor.
Çay adına neler amaçlıyorsunuz?
Çay artık özelde Rize’ye, genelde ise tüm Türkiye’ye malolmuş milli bir değerimiz. Beraberinde önemli bir kültür barındırıyor. Çaya ve çay kültürüne hizmet etmenin Rize ve ülkemiz adına önemine içtenlikle inanıyorum. Mevcut koleksiyonumuzla bir çay müzesi oluşturmanın Rize çayının algısını son derece olumlu yönde etkileyeceğini düşünüyorum.

16 Yaşındaki Laura Dekker 518 Günde Dünyayı Turladı

Yelkenlisiyle tek başına çıktığı dünya turunu başarıyla tamamlayan Hollandalı 16 yaşındaki Laura Dekker, uzun süre hayalini kurduğu hedefine ulaştı.
Karayipler'deki Sint Maarten Adası'na varan Dekker, “solo dünya turu yapan en genç denizci” unvanının sahibi oldu. Maceracı genç kızı Sint Maarten'de anne ve babasıyla kalabalık bir topluluk karşıladı.
Bu arada, Dekker'ın Guinness Rekorlar Kitabı'na giremeyeceği belirtildi.  Hollanda medyası, gençlerin yanlış rekor denemelerini engellemek isteyen Guinness Rekorlar Kitabı yetkililerinin, “En Genç Kategorisi”ni kaldırdığını duyurdu.
Bu alandaki rekor daha önce Avustralyalı Jessica Watson'a aitti. Watson,  2010 yılında 17 yaşına girmesine birkaç gün kala dünya turunu tamamlayarak rekor sahibi olmuştu.
Yaşının küçüklüğünden dolayı tek başına tura çıkma isteği büyük tartışmalara yol açan Dekker, Hollandalı kurumların engellemelerine rağmen mahkeme tarafından verilen izinle 20 Ocak 2011 tarihinde denize açılmıştı.   
DENİZDE 518 GÜN
Tam olarak 518 gündür denizde olan maceracı Dekker, tek başına dünya turuna çıkmak istediğinde büyük engellerle karşılaşmıştı. Bir süre Hollanda gençlik ve çocuk koruma bürolarının sıkı gözetiminde yaşamak zorunda kalan Dekker, daha sonra mahkemeye başvurarak tura çıkma izni almıştı.
Hollanda vatandaşlığının yanı sıra Yeni Zelanda ve Alman pasaportlarına da sahip genç kız, önüne zorluklar çıkarıldığında hayalini gerçekleştirmek için gerekirse Hollanda vatandaşlığından çıkabileceğini söylemişti.
Özellikle eğitimini aksattığı için eleştirilen Laura Dekker, son olarak eğitim müfettişleriyle sorun yaşamıştı. Turu sırasında derslerini yapan ve buna dönük raporlarını okuluna gönderen genç kızın, eğitimine ara verdiğini açıklaması üzerine babası görüşmeye çağrılmıştı.
Yaşadığı bu tür sorunlardan dolayı teknesindeki Hollanda bayrağını çıkararak yerine Yeni Zelanda bayrağı çeken Dekker, turu bitirdikten sonra Yeni Zelanda'ya yerleşmeyi planladığını açıklamıştı.