Kimler giymedi ki onu, sultanlar, vezirler, sadrazamlar, kazaskerler,
kapıkulları, yeniçeriler… Padişahlar önemli hizmet görenleri kaftanla
ödüllendirirdi. Hatta padişahın ihsan ettiği kaftanları giydirenlere Kaftan
Ağası denirdi. Renk, şerit, kordon ve düğmelerinden anlaşılırdı kıymetleri…
Kaftan, artık bir statü sembolü olmaktan çok otantik bir kıyafet olarak
kullanılsa da duvarlarınızda yaşamaya devam edecek…
Yılın "İnsan Faktörü Mühendisi" Seçildi
Amerika’da sağlık bakımı güvenliği alanındaki büyük ödül, bu sene Türk
akademisyen Ayşe Gürses’e verildi. İnsan faktörü mühendisi Gürses’in işi
hastanelerdeki insan hatasına dayalı ölümleri önlemek, doktorların midede
makas, gazlı bez unutmalarını engellemek.
Gazetelerin en çarpıcı haberlerindendir tıp hataları. Hastanın midesinde
unutulan makas ya da pensler, grip olan birine yanlış iğne vurup ölümüne
sebebiyet vermeler, hastane enfeksiyonlarına bağlı ölümler... Açık
ameliyatlarda içeride kalan gazlı bez tamponlar...
Suçlamak Yerine Önle
Gelişmiş sağlık sistemleri bunu bir sorun olarak tespit edip doktor ya da
hemşireleri suçlamak yerine, işleri konu ile ilgili sistemdeki yetersizlikleri
bulup bunları gidermek olan uzmanlar istihdam ediyor. İşte, Doç. Dr. Ayşe
Gürses de Amerika’nın en iyi üniversitelerinden Baltimore’daki Johns Hopkins
Üniversitesi’nde bu işi yapan ve ödül kazanan Türk kökenli bir uzman.
İnsan Faktörü Mühendisi
37 yaşındaki Ayşe Gürses, aslında bir endüstri mühendisi. ODTÜ’yü
bitiriyor. 1997’de ABD’ye gelip endüstri mühendisliğinin bir alt birimi olan
insan faktörleri mühendisliği çalışıyor. İnsan faktörlerinin de sağlık
sektörüne yansımasını ele alıp sağlık bakımının en karmaşık alanlarından biri
olan yoğun bakımdaki hemşirelerin görevlerini incelediği bir doktora tezi
hazırlıyor. Ardından beş yıl önce Johns Hopkins Tıp Fakültesi’nde bu alanda işe
giren ilk akademisyen oluyor.
Pilot Değil Sistem Hatası
Johns Hopkins’te yürüttüğü çalışmalarla, bu ay kendisine Davranışsal ve
Beyin Bilimleri Dernekleri Federasyonu’nun (FABBS) insan faktörleri ve ergonomi
alanındaki genç araştırmacı ödülü verilen Gürses, yaptığı iş ve ödül hakkında
Hürriyet’e şunları söyledi: “İnsanlar hata yapabilirler, özellikle de iş
yükleri fazlaysa. Bir şeyi yanlış görebilirler. Hatayla bir düğmeye
basabilirler. Eskiden birçok hataya pilot hatası denilmekteydi. Günümüzde
baktığımızda birçok durumda aslında sistemin pilotu hata yapmaktan alıkoyamadığını
görüyoruz.”
Her gün bir uçak dolusu insan
tıbbi hatadan ölüyor
Bir Üniversite Hocasının Otuz Yılın Sonundaki Gözlemleri II
Bilim Teknik Dergisi: Başarıya giden kolay bir yol var mı?
Prof. Dr. Sertöz: Popüler
bilim merkezlerinde ihtimal hesaplarını gözle görünür hale getirmek için
kurulmuş bir düzenek vardır. Dikey bir tablaya eşit aralıklarla çiviler
çakılır. Çivilerin arası ancak bir bilyenin geçeceği kadardır. Bu düzeneğin
yanında bir açıklama vardır. Der ki “yukardan bırakacağınız bilyenin nereye
gideceğini önceden söyleyemeyiz, ama yüz tane bilye atarsanız, aşağıda hangi
şekilde birikeceklerini önceden söyleyebiliriz”.
Bir de şekil vardır o açıklamada. Meşhur çan eğrisidir o şekil. “Yüz
bilye atarsanız bu şekli elde edeceksiniz, inanmazsanız deneyin” diye biter o
açıklama. Denersiniz ve çan eğrisinin oluştuğuna tanık olursunuz.
Eğitimde de gelen öğrencinin çoğu, o çan eğrisinde olduğu gibi ortaya
düşer. Yani vasat bir insan olarak mezun olur. Ülkeye lokomotif gücü katacak,
kendisini mükemmellik düzeyinde yetiştirmiş çok az sayıda öğrenci çıkar. Onlar
da çan eğrisinin iki ucuna düşen bilyelere karşılık gelir.
Öğrenci bilye benzetmesinde çok önemli bir ayrılık vardır. Bir bilye o
çivili düzenekten aşağıya inerken bir çiviye çarptığında sağa mı yoksa sola mı
gideceğine kendi karar vermez. Oysa bir öğrenci her zorluğa çarptığında nereye
sapacağına kendi karar verir. “İdare et abi” zihniyetine mi sapacak, “mükemmel
çözüm nerede” arayışına mı girecek? Buna öğrenci kendi karar verir. Hiçbir tesadüfî
etken yoktur. Sonuç olarak, değerlendirme tahtasının en altına inildiğinde
bilyeler ihtimal hesaplarının dikte ettiği şekilde, öğrenciler de kendi
iradeleriyle tercih ettikleri yerlere yerleşir.
İşte her karar verme anında mükemmeli arayan o zor yola girme iradesini
göstermek gerekir başarılı olmak için. O yüzden başarıya giden kolay yol yoktur.
Bilim Teknik Dergisi: Bazı öğrenciler iyi çalışıyor bazıları ise
çalışmaya hiç ilgi göstermiyor. Çalışma nasıl daha çok sevdirilebilir?
Prof. Dr. Sertöz: Benim
çocuğum olmadan önce “çocuk beyaz bir kâğıt, siz ne yazarsanız öyle olur” diye
düşünüyordum. Ama hiç öyle değilmiş. O kendi karakteriyle, kendi eğilimleriyle
geliyor. Öte yandan toplumun eğitim sisteminin de belli standartları var.
Çocuğun karakteri o standarda ne kadar uyuyorsa o sistem içinde o kadar
başarılı ya da başarısız oluyor. Başarı dediğimiz, eğitim sistemine göre
başarı. Çoktan seçmeli sınavlarda kısa zamanda daha fazla doğru cevap
işaretleme becerisinden başka hayatta hiçbir beceri olmadığı saplantısıyla yeni
nesilleri eğitiyoruz. Toplumda zamanla değiştirmemiz gereken yanılgı, başarı
için kabul ettiğimiz bu kriterlerdir.
Üniversite sınavıyla ilgili yapılacak en büyük eleştiri de sınavın sadece
belli bir disipline sahip, sıkı çalışan çocukları seçiyor olmasıdır. Tamam,
bunlar lazım. Ama topluma büyük sıçrama yaptıracak insanlar da biraz deli
insanlardır. Bu sınav sistemi de onları eliyor. Onu da biraz göz önünde
bulundurmak gerekiyor. O çeşit insanlar nasıl eğitilebilir, onu da eğitimcilerin
düşünmesi gerekiyor.
Sonuç olarak çalışmanın sevdirilmesi için, çoktan seçmeli sınavlarda
başarılı olmanın dışında, hayatın başka yönleri olduğunu anlamak ve bu yönlerde
başarılı olan öğrencilerin farkına varmak gerekir. Örneğin on beş yaşında kendi
kendine senaryo yazıp kısa filmler çeken bir öğrenciye, çoktan seçmeli
sınavlarda parlak başarılar alamıyor diye aptal muamelesi yaparsanız çalışmayı
sevdirmekten, eğitimden, eğitimcilikten söz edemezsiniz.
Bugün velilerin çoğunluğu çocuklarının üniversite giriş sınavında yüksek
puan alıp tanınmış bir üniversiteye girmesini istiyor. Okullar da velilerin bu
isteklerine cevap verme yarışı içinde.
Oysa eğitim kurumları toplumun bir adım önünde olmalı. Öğrencinin
üniversiteye değil hayata hazırlanması gerektiği yönünde tavır koymalı okullar,
ama böyle davranırlarsa müşteri kaybedeceklerini sanıyorlar. Oysa nasıl her
topal atın kör bir alıcısı oluyorsa, her kaliteli mal için de kapınızın önünde
bir alıcı kuyruğu oluyor. Halkın bilgisi yetersiz olabilir, ama sağduyusu var.
İyi bir eğitim modeli görünce halkın tanıyıp takdir edeceğine dair inancım tam.
Bilim Teknik Dergisi: Başarılı olmak için ne kadar çalışmak gerekir?
Böyle somut bir ölçü var mı sizce?
Bir Üniversite Hocasının Otuz Yılın Sonundaki Gözlemleri I
Üniversite sınavı ve istediğimiz bir üniversiteyi kazanmak hayatımızın en
önemli dönüm noktalarından biri. Üniversiteyi kazanınca kendimizi hayatımızla
ilgili her şeyi “halletmiş” gibi hissederiz. Yoksa asıl iş üniversiteye
girdikten sonra mı başlıyor? Üniversitedeki başarımız hayatımızda neleri
değiştirebilir? Üniversitede ve hayatta başarılı olmanın formülü ne? Başarının
ve hayatın anlamı nedir?
İşte tüm bu soruların yanıtlarını bulmak için, binlerce öğrenci yetiştirmiş,
yıllarını eğitime ve öğretime adamış, Bilkent Üniversitesi Matematik
Bölümü’nden Prof. Dr. Ali Sinan Sertöz ile “üniversite ve hayat” üzerine sohbet
ettik ve “keşke böyle bir sohbeti üniversiteye başladığımız yıl yapma şansımız
olsaydı” dedik.
Neden mi? Gelin hep beraber
görelim…
Bilim Teknik Dergisi: Öğrenciler üniversiteye başladıklarında
nasıl bir ruh hali içinde oluyorlar?
Prof. Dr. Sertöz: Öğrenciler üniversitenin
ilk haftalarında, yıllardır kendilerine hedef olarak konmuş olan üniversiteye
girme işini başarıyla tamamladıklarını ve artık dinlenmeyi hak ettiklerini
düşünür. Oysa onlara bir sürü şey öğretmeye çalışan hocalarla karşılaşırlar. Bu
ilk şoku atlattıktan sonra derslere dönmeye başlarlar, ama bu kez de çoktan
seçmeli soruların uygun cevaplarını doğru tahmin etme yeteneklerinin hiçbir işe
yaramadığını görürler. Bir hayal kırıklığı da burada yaşarlar. Artık bilgileri
sadece almaları değil aynı zamanda anlamaları da beklenmektedir. Özellikle bu
bilgiler arasında bağlantılar kurup yeni sonuçlar çıkarmaları gerekmektedir.
İşte bu aşamada artık isyan ederler ve o meşhur soruyu sorarlar: “Bu
bilgiler gerçek hayatta ne işimize yarayacak Hocam?” Aslında bu bir sorudan çok
bir böbürlenmedir. İçinde “hayatı biz anlıyoruz, ama sen anlamıyorsun”
suçlaması vardır. Bir küçümseme taşır sorudaki tını, “bize sadece gerçek
hayatta gerekli olan şeyleri öğret, gerisi sana kalsın” der adeta.
Peki, şu meşhur gerçek hayat denen şey nasıl bir şey?
Sıradan öğrencinin düşündüğü gerçek hayat şudur: Bir işe girecek. Ona
yapması için sonu iyi tanımlanmış bazı işler verilecek. O da o işleri okulda
öğrendiği teknikleri kullanarak yapacak. Ay sonunda maaşını hak ederek alacak.
Peki ona o işleri kim verecek? Ona o işleri verenleri kim yetiştirdi?
Her şeyden önce sorulması gereken de o iş yerini kimin açtığı. Yaratıcı,
atılımcı insanları kim nerede yetiştiriyor?
Öte yandan sıradan bir iş bile yapsanız, o işi sizin mahallede en iyi yapan
kişi mi olmak istiyorsunuz, yoksa Türkiye’de en iyi yapan kişi mi? Dünyada o
işi en iyi yapan kişi olmayı da hedefleyebilirsiniz. Bir sonraki aşama ise
başkalarından bağımsız olarak, o işi mükemmel yapan kişi olmak
isteyebilirsiniz.
Öte yandan her zaman en başa dönüp “idare edecek kadar yapmak yeter”
diyebilirsiniz. Her bir hedef için ihtiyaç duyduğunuz bilgi elbette farklı
düzeyde olacaktır.
Evet, mükemmellik diye bir kavram vardır ve üniversite eğitimi de bunu
hedefler. Bu bilgiler ne işinize yarayacak gerçek hayatta? Elbette mükemmel
olmaya bir adım daha yaklaşmanıza yarayacak. Özellikle 1,5 milyon lise
mezununun üniversiteye başvurduğu bir ülkede, üniversitede okuma hakkı kazanan
birisinin, bu fırsatı sadece vasat bir kişisel gelişim için kullanması haksızlıktır.
Üniversiteye girmek için o kadar uğraşıp girememiş arkadaşlarına karşı
haksızlıktır. Ona yatırım yapmış olan ailesine ve ülkesine karşı haksızlıktır.
Mükemmelin altında bir düzeyi hedefleme lüksümüz yok. Türkiye bugün dünya
ülkeleri arasında birinci ligde yarışıyor ve vasat oyuncularla bu yarışta
birinciliğe oynayamaz. Zaten birinciliğe oynamayacaksak, ne gerek var bunca
çabaya?
Bilim Teknik Dergisi: Başarılı olmak için mükemmel olmak şart mı?
Mükemmel olmak için eşit şartlara sahip değilsek?
Tebrikler Galatasaray
Futbol dünyasının en zor ve en prestijli kupası olan Şampiyonlar Ligi’nde
çeyrek finale kalan Galatasaray çok önemli bir başarıya imza attı. Bu başarı
ile kendi hem de ülkemiz maddi manevi kazançlar elde etti.
Bu zor turnuvada ilk 8 takım arasına kalma başarısını gösteren
Galatasaray’da en büyük payın Fatih Terim’de olduğu aşikârdır. Bu tarz
başarılar para, şöhret v.b dış etkenlerle değil, inançla, azimle ve doğru
çalışma ile gelir. Yukarılara çıkma gücünü veren inanç içimizdeki hırsla doğru
oranla buluştuğunda bu tadına doyulmaz hazları yaşatmaktadır. Tabii ki başarıda
yönetimin, oyuncuları, taraftarların ve diğer çalışanların payı bulunmaktadır.
Ancak onların parasını emeğini doğru bir şekilde bir araya getirip en uygun
karışımı yapan ve başarıya inancı aşılayan maestro Fatih Terim’dir. Ne de olsa başarısızlıklar
da fırlatılmaya hazır olan oklar ona çevrili değimlidir zaten.
Almanya’da Veltins Arena’da ilk maçı 1-1 biten rövanş maçında Schalke 04’ü
Hamit, Burak ve Umut’un golleri ile 3-2 yenip çeyrek finale kala Galatasaray’da
tüm ekibi tebrik eder, başarılarının finale kadar gitmesini temenni ederiz.
iyiturks
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




