Sayfalar

Değerler


Her şeyi yasalar ile, yasaklar ile, cezalar ile düzenlemek, yönetmek, engellemek mümkün değil. Kişiler, toplumlar değerler, inançlar, normlar nezdinde kendi düzenin, kendi sağlığını daha kolay ve daha uygun bir biçimde sağlar.

“Değerler” olarak bir başlık altında toplanan temel davranış biçimleri bu konuda çok çok önemlidir. Yakın dönemde ilk öğretim seviyesinde müfredata da dahil olan bu konu eğitim sistemimizin en temel noktalarından olmalıdır. Bir toplum için öncelik mesleğinde en iyileri teknik manada yetiştirmek değildir; Öncelik mesleğinde iyi insanları yetiştirmek olmalıdır. İyi insan yaşamını da işini de iyi yapacaktır.

Temel düzeyde “Değerler” anlamında eğittiğimiz, bilinçlendirdiğimiz, içselleştirdiğimiz kişilerden muhakkak ki iyi hekimler, iyi hukukçular, iyi tüccarlar, iyi mimarlar, iyi öğretmenler, iyi zanaatkarlar ve daha niceleri çıkacaktır. Yoksa dünyanın en kolay işidir, işin ehillerini yetiştirmek. Zor olan bunları iyi insanlar olarak yetiştirmektir.

Günümüzde ortaya çıkan ve bir artı değer olarak sunulan meslek etikleri furyası temel olarak bu eksikliğin sonucudur. Meslekler kendi kendini deforme eden, saygınlığını düşürten mensuplarla dolup taşmaktadır. Bunu engellemek içinse şekil olarak var olmak dışında pek bir işlevi olmayan bu etik kriterleri belirleme, deklare etme vb duyurular hiçbir işe yaramamaktadır ve yaramayacaktır da. Çünkü bu iş işin en başında çocuğun yetiştirilme aşamasında mayasına, harcına katılarak temel sağlam olarak atıldığında mümkün olabilmektedir. Sonradan kazanılacak bir şey değildir.

Bu eksiklik ve bunun doğurduğu olumsuzluklar ile ne yasalar, ne kriterler ne de benzer herhangi bir uygulama başa çıkabilir. Olacak olan güvensiz bir toplumdur.

Başta da söylediğimiz gibi ne mutlu ki bu konuda anaokulu seviyesine kadar inen bir eğitim çalışmaları var. Bizde elimizden geldiğince bu konuda ki temel değerleri çeşitli biçimlerle sayfalarımıza taşımaya çalışacağız. Bu konudaki yayınlarımızı "Değerler" başlığı ile ayrı bir yerde toplayacağız.  İlgilenen her kim olursa faydalı olması dileğiyle.

Bir Çocuğun Anıları Geleceğinin Mimarıdır.


Şöyle bir kendinizi yoklasanız ve hatırlayabildiğiniz en eski anınıza ulaşmak için kendinizi zorlasanız ne kadar geriye gidebilirsiniz? Bu geriye gidişin yaklaşık olarak iki yaşlarımıza kadar uzanabileceği söyleniyor fakat yapılan araştırmalar, durumun pek de öyle olmadığını gösteriyor aslında.

Bu konuda çalışan uzmanlar, insanın iki çeşit hafızası olduğunu söylüyorlar. Bunlardan biri "örtük", diğeri ise "açık hafıza."

Örtük hafıza, beyin yapısının gelişimi ile birlikte bilinçsiz bir şekilde zihnimize yerleşmiş bilgilerden oluşuyor. Yani bir bebek, annesinin karnında büyümeye devam ederken de duyduğu, hissettiği bütün bilgileri hafızasına işlemeye başlıyor. Böylece doğduğunda bazı sesler daha tanıdık gelebiliyor. Bu durum doğum sonrası ve hatta bir yaşam boyu devam ediyor. Bu kaydın çok farkında olmuyoruz belki ama beynimiz bu alt mesajları işliyor. Örneğin annesinin huzursuzluğu, gerginliği ve mutsuzluğu içinde büyüyen bir bebek, içselleştirdiği, "kendini rahatlatamayan, tutmakta zorlanan" parçayla beraber sakinleşmekte zorlanabiliyor.

Yaklaşık bir yaş civarında, beyindeki "hipokampus" bölgesinin gelişimiyle beraber açık hafızamız devreye giriyor.

Açık hafıza ise öğrendiğimiz ve bilinçli olarak hatırlayabildiğimiz durumları içeriyor. Bu, çocuğun ailesinden ya da okuldan bilgi olarak öğrendiği rengin kırmızı olması gibi parkta görüp sallandığı salıncağın kırmızı renkte olduğunu hatırlaması şeklinde de olabiliyor.

Sorunlar Örtülerek Değil Yüzleşerek Çözülür

Hafızamıza işlenen bu bilgiler, anılarımız ve bu anılar içinde kurduğumuz bağlantılar, yeni yaşam deneyimlerimiz için de belli bir temel oluşturuyor. Bunu bir örnekle şu şekilde açıklayabiliriz: Mesela evlerinin bahçesinde arkadaşlarıyla oynayan bir çocuk düşünelim. Oyun sırasında pencereden çıkan beyaz saçlı, gözlüklü bir amcanın onlara gürültü yaptıkları için kızıp bağırdığını, çocukların da bundan çok korktuğunu farz edelim. Bu olay çocukların hafızalarında birkaç şekilde işlenebilir:

- Bahçede gürültü yaparsam azar işitirim bu nedenle daha sessiz olmalıyım.
- Amcanın bir anda bağırması beni çok korkuttu; ya yine bağırırsa? En iyisi hiç çıkmayayım.
- Beyaz saçlı ve gözlüklü amcalar tehlikelidir, onlardan uzak durmam gerekir.
- Bu amca çok kızdı ama geçen gün de bana şeker vermişti. Arada bir kızan arada bir seven bir adam demek ki…
- Korkumun üstesinden ancak korkutarak gelebilirim bu nedenle bu amcayı daha çok kızdırıp ne olacağını göreyim.

Oktay Sinanoğlu'nın Newyork Rüyası


Bir yaz günü uyuya kalmışım. Kendimi, rüyamda önceleri epey vakit geçirmiş olduğum Newyork şehrinde buldum . Aradan uzun yıllar geçmiş, 2050'li yıllara gelmişiz. Broadway'den aşağıya yürüyüp meşhur Times meydanına vardım. Gözlerim aşina olduğum koskoca Amerikan sigarası, Amerikan arabası reklamlarını arıyordu. Evet gene o kocaman, dev bina büyüklüğünde reklamlar vardı. Fakat hayret, gözlerime inanamayıp bir daha baktım. Bir ulu binanın tüm yüzünü kaplamış dev levhada. Türkçe olarak(!) Nefis Rize Çayı. İşte Hakiki Çay yazıyor. Yazının yanında lale biçimli, ince belli, cam bardakta tavşankanı bir çay resmediliyordu. Sadece en dipte küçücük harflerle İngilizce olarak Drink Real Tea eklenmişti.

Caddede sağıma soluma bakınarak biraz daha ilerledim. Dükkânların isimleri dikkatimi çekti. Rahat Shoes, Dilber Giyim Fashi0n, Sultan Ahmet Leather, World
Gezim gibi yarısı Türkçe yarısı İngilizce isimler çoğunluktaydı.

Bir de Türkçe Merkez lafı, iyiden iyiye İngilizce Center sözcüğünün yerini almış görünüyordu. Büyük, görkemli bir binanın üzerinde yanıp sönen ışıklarla Türkçe olarak Alışveriş Merkezi yazılıydı. Car Merkezi, Flower Merkezi, Furniture Merkezi, Hair Merkezi,... merkezi de merkezi .. . Amerika'da her yanı bir merkez lafıdır kaplamış gidiyordu.

Az ötede bir gazete dergi bayiine rastladım. Amerikan basın hayatında acaba nasıl değişmeler olmuş diye bir göz attım. Hatırladığım Amerikan dergileri yerine yepyenileri çıkmıştı. Kâğıtları daha parlak, renkleri daha canlı idiler, ama garip, galiba hepsi Türk dergileri idiler, çünkü adlan Güncel, Hareket, Vurgu, Hanım kız, Görüntü gibi Türkçe adlardı. Birkaç tanesini karıştırdım. Yoo, bunlar Amerikan, İngiliz dergileri idi. Ancak içlerinde kullanılan dil çok tuhaftı. Mesela, İngilizce güzelim Media lafı dururken pek sık Basın-Yayın sözü geçiyordu. Bir de Türkçe Seçenek lafına anlamlı anlamsız ne çok rastlanıyordu öyle. Pek açık seçik, keskin bir sözcük olmamakla beraber, İngilizce Alternative'e ne olmuş sanki. Anlaşılan Amerika'da Türkçe sözcükler kullanmak moda olmuş diye düşündüm.

Acaba niye? Yoksa kullananlara Anglo-Sakson oldukları için bir aşağılık duygusu mu gelmişti? Nasıl olur?

Oktay Sinanoğlu'ndan Türk Gençlerine Unutulmaz Tavsiyeler



* Türkiye’de adet haline gelmiş göstermelik işlerden kaçının.

* Temel gayeleriniz ufak çıkarların ötesinde kendinizin dışında, bu ülke, bu Ulus, Türk dünyası, Avrasya, insanlık için olsun. Yüksek hedefiniz için çalışın.

* Maddiyat ve maneviyatı dengeleyin. Formülü Bilim+ Gönül’dür. Bu iki kanadın biri eksik olursa ne kendinize, ne ulusumuza, ne de insanlığa hayrın dokunur.

* Dış ülkelerden, onların yerli kuyruklarından medet ummayın. Gayeleri bize yardımcı olmak değil Türk adını tarihten silmektir. Dünyanın neresinde olursanız olun kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarih bilincini, binlerce yıllık gelenek ve inançlarınızı kaybetmeyin. Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi kurarsanız yabancılar da size o kadar itibar edecektir.

* Başkasını taklit etmeyin, kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün.

* Eğitimde önce bir meslek, gerçek bir beceri, bir altın bilezik sahip olmaya bakın.

* Ne yaparsanız yapın, en iyisini yapın. Siyasetçinin, bilimcinin en kötüsü olunacağına; tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak iyidir.

* Türk okuluna, yani derslerim Türkçe olarak verildiği okullara gidin. Konuları ezbere değil derinini sorgulayarak, çözerek öğrenin.

* En sevdiğiniz işlerle uğraşmanızı sağlayacak bir meslek bir dal seçin. Meslekte yararlı olacak bir yabancı dili ayrıca öğrenin. Ancak yabancı dili Türkçe kitaplardan anlayarak öğrenir.

* Bilim dili matematiktir, matematiğe ağırlık verin.

*Türk edebiyatının her türlüsünü, ulusunu ve ülkesini sevenlerin yazdığı Türk tarihini okuyun. Unutmayın ki Türk olmak bir kafa ve gönül meselesidir.

*Türkçe; kültürü ile dili ile Ata sevgisi ile Türk’tür. Soy sop meselesi karıştırarak o her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan düşmanların kitaplarına, yargılarına, karalarına kulak asmayın. Kültür genleri ırk genlerinden daha önemlidir.


Türk Einstein’ı Oktay Sinanoğlu'un Olağanüstü Farklı Yaşamı


“Akla ne işle uğraşacağını gönül öğretir. Gönül gelişmezse akıl kötülüklerle uğraşır.
Onun için düsturumuz Bilim+Gönül’dür.”

Elinde İtalya’dan kalma antika siyah bir bavulla çıktı Sıhhiye’deki evlerinden. Ceketinin yakasında Atatürk rozeti, içindeyse annesinin diktiği beş liralık bir altın vardı. “Ne olur ne olmaz yanında bulunsun…”

Yola koyuldu sap sarı saçlı, gözlüklü, dahi çocuk. Hiç bilmediği bir diyara, Amerika’ya, Mizzuri Üniversitesi’ne doğru… Henüz 18’indeydi ama yaşından epey küçük görünüyordu.

Gidiyordu.
Bir gün aklı da yüreği de daha da güçlü bir “Oktay Sinanoğlu” olarak geri dönmek için gidiyordu…

Oktay Sinanoğlu’nun hayatı İtalya’nın Bari şehrinde, 25 Şubat 1935’de başladı. İtalya, başkonsolos olan babasının o günlerdeki görev yeriydi. Gurbet çok sürmedi. II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla 1939’da ailesiyle memlekete döndü. Türkiye’ye geldiğinde biraz İtalyanca biraz da Fransızca biliyor ama bir kelime dahi Türkçe bilmiyordu. Ancak gün gelecek hayatı bir Türkçe savunucusu olarak geçecekti.

Çok geçmeden hayatı derin bir acıyla sarsıldı. Henüz 6 yaşındayken babasını kaybetmişti. Ölüm, 6 yaşındaki bir çocuğa nasıl anlatılabilirdi ki! Bu yüzden Oktay’a babasının İtalya’ya göreve gittiği söylendi. Birkaç yıl boyunca buna inanarak babasına mektuplar yazdı durdu küçük Oktay. Annesi ve halası da sözüm ona bu mektupları postaneye gidip gönderiyordu. Cevap gelmemesine de oradaki savaşı bahane ediyorlardı. Bir gün mahallenin çocukları onla alay edip “senin baban öldü” diyene kadar da bu oyun sürdü. En nihayetinde annesi ve kız kardeşi Esin ile baş başa kalmıştı ve bundan sonra onları zorlu bir hayat bekliyordu.

Başarılı ve Haylaz Çocuk

Annesi yazarlık ve çeviri yaparak evini geçindirmeye ve çocuklarını okutmaya başladı. Bunu da çok iyi başardı. Ankara’da burslu olarak TED Kolejine giren Oktay, çok başarılı bir öğrenciydi. Zekâsı çok geçmeden öğretmenleri tarafından da fark edildi.

“1. sınıftayken sayıları öğrendim. Mesela bir sayfa 2 yazacaksın. Aa 2’yi ters yazmışım derken yazmayı öğrendim. Derken o senenin sonuna doğru bir öğretmen geldi beni sınıftan ödünç alarak 5. sınıfa götürdü. Tahtaya aritmetik bir şey yazmış, bana sordu. Ben de tahtada çözdüm. Sonra sınıftakilere döndü dedi ki 1. sınıftan bu çocuk yapıyor siz ahmaklar bir şey yapamıyorsunuz…”

İlkokulda Erdal diye haylaz bir çocukla arkadaşlık ediyordu. Erdal yalnız haylaz, Oktay ise haylaz ama başarılıydı. Gel gelelim Oktay’ın başarılı oluşundan pek de haberi yoktu. Ona soru veriyorlardı o da sadece çözüyordu. Erdal ile Oktay oyun oynamanın yanında birlikte gazete çıkarmaya, kitap yazmaya da kalkıyorlardı. Hatta bir keresinde bir roman yazmayı dahi denediler.

“Erdal benim Sanço Pançom gibi.  3. sınıfta roman yazmaya karar verdik ikimiz. Türkçe öğretmenine götürdük okudu. Dedi ki ‘Roman 40 yaşından sonra yazılır. Bir sürü tecrüben olur da ancak öyle. Bu yaşta yazılır mı?’ Öğretmen bir kova su döktü, bıraktık.”