Sayfalar

Samimiyetin Gücü: Q

Çığır açan başarının iş birliğine daha da bağlı olduğu bir zamanda yaşıyoruz. “Yalnız deha” dönemi artık geçmişte kaldı. Fakat bu trend beraberinde şu soruları getiriyor: İş birliği yapmanın en iyi yolu nedir? Mükemmel kreatif bir ekip kurmanın veya olmanın bir sırrı var mıdır?

Northwestern Üniversitesi’nden sosyolog Brian Uzzi, 1945-1989 yılları arasında Broadway’de sahnelenen her müzikalin arkasındaki kreatif ekiplerin etkileyici bir analizini yaptı. Cole Porter’dan Andrew Lloyd Webber’a 2 bin 100 sanatçı arasındaki iş birliklerini ve arkadaşlık bağlarını kaydedip incelemeye başladı. Uzzi’nin bu araştırma için müzikalleri seçmesinin bir sebebi vardı; kreatif sonuçlar çıkaran grup çalışmasının bir modeli olduğuna inanıyordu. “Kimse tek başına bir Broadway müzikali yapamaz.” dedi ve sebebini açıkladı: “Prodüksiyonun varlığı çok sayıda farklı yeteneğe bağlı.” Bestekâr; şarkı yazmak için şarkı sözü yazarı ve müzikal metin yazarına muhtaç. Koreograf ise devamlı yapımcılardan yorum alan yönetmen ile birlikte çalışmak zorunda.

Uzzi’nin ilk keşfi, Broadway’de çalışan insanların unsurları birbiriyle son derece bağlantılı bir sosyal ağın parçası olmasıydı. Batı Yakası Hikâyesi’nin müzikal metin yazarı ile Kediler’in koreografı arasında bir bağlantı bulmak için pek de uğraşmanıza gerek yok. Uzzi daha sonra her müzikal için bu bağlantıların yoğunluğunu ölçerek bunu puanlamanın yolunu aradı ve Q adını verdiği bir değer ortaya attı. Buna göre Q miktarı, müzikalde çalışan insanların “sosyal samimiyetini” yansıtıyor; yani Q seviyesi ne kadar yüksekse grup içerisindeki yakınlık hissi de o kadar güçlü oluyor. Uzzi’nin sorduğu sorular son derece basit: Q ve teatral başarı arasında tutarlı bir ilişki var mı? Grubun yapısı, üretilen işi nasıl etkiliyor?

Kimle evlenirsen evlen 3 ay sonra göz ayırmıyor, 3 ay sonra yürek ortaya çıkıyor


Son zamanlarda okuduğumuz en samimi, en duygusal ve en komik sahici bir röportaj. Bu güzel satırları burada paylaşmak ve sizlerinde anlarına güzel tatlar bırakmasını istedik. Röportajı yapanın, röportajı verenin ellerine, ağızlarına sağlık. Dileriz ömürleri istedikleri güzelliklerle dolar. İyi okumalar dileriz.

12 milyondan fazla seyirciye ulaşan ‘Ayla’ ve ‘Müslüm’ filmlerinin yapımcısı Mustafa Uslu’nun kendi hikâyesi de film gibi… Tokat Zile’de 13 yaşında mahalle sinemasında afişçi olarak çalışmaya başlayan, bir dönem TSK’da subay olarak görev yapan Uslu’nun en büyük hayali ise Oscar almak. Ayla ile bu hedefine yaklaşan Uslu, yeni çekeceği ‘Bi Umut’la Oscar alabileceğini de belirtiyor.

Gerçek öykülerden yola çıkan yapımcı Mustafa Uslu... Dijital Sanatlar’ın kurucusu. Son dönemin en çok izlenen filmleri Ayla ve Müslüm’de onun imzası var. Türkiye’de sinema sektörünün farklı tartışmalar yaşadığı dönemde çıkış yakalayan Mustafa Uslu, yalnızca 2 filmiyle 12 milyonun üzerinde seyirciye ulaştı. Uslu, kamuoyunda ‘mısır tartışması’ olarak bilinen yapımcı ve salon işletmecileri arasındaki tartışmayı farklı bir boyuta taşıdı. Uslu, “Kimse 30 kuruşluk mısırın 12 liradan satılmasını konuşmadı. Herkes ‘ben daha fazla pay almalıyım’ tartışmasına girdi” dedi. Uslu ile sıfırdan zirveye çıkış öyküsünü ve sinema sektörünü konuştuk...

Milyonlarca kişi gitti filmlerinize. Gerçek yaşam öykülerinden yola çıkıyorsunuz. Siz kimsiniz?

İşçi bir anne babanın çocuğuyum. Tokat Zileliyim. Annem babam tarlalarda çalışırlardı. Kolay olmayan bir hayattan geliyorum ama mutluyduk. Babam tarlada çalışırken kaza oluyor ve iki ağabeyimi kaybediyorum.

Çok acı. Siz kaç yaşındasınız o zaman?

Ben onları hiç tanımadım, çünkü o acılar üzerine doğmuşum. Rahmetli annem Mustafa’nın adını bana vermiş. O dönemde hiçbir şey yok. 2 evlat acısını annem Zile’de yazlık Aykut Sineması’na giderek atmaya çalışıyor.

Film tutkunuz annenizden mi geliyor?

Evet. Annem Melek’in dünyası filmler. Her filmi 5 kere izlerdi annem. Ben 13 yaşında afişçi oldum.

Sektöre çok erken adım atmışsınız...

Küçüktüm. Boynuma bir tahta takılırdı. O tahtaya asılan arkalı önlü afişle sokakları gezerdim. Önümde arkamda afişle filmleri anlatırdım. Afişler üzerinden hikâye yazardım. Kadınlar, anneler benim yorumlarıma bayılırdı. Afişlere bakıp hayaller kurardık. Yavuz Turgul’un filmlerini beklerdik. Kemal Sunal, Şener Şen’in her filmini izlerdim. Sonra hayatımıza Rocky, Rambo girdi. Ben yıllarca o sinemada her işi yaptım. Annem mahallenin tüm çocuklarını da götürürdü sinemaya. Bahçeden topladığı salatalıkları çocukların eline tutuştururdu. Okuma yazması olmayan bir kadındı. Annemle 15 yaşına kadar müthiş bir sinema serüveni yaşadık.

Külkedisi Gibiydi

Annenizi merak ettim... Sinemacı olduğunuzu gördü mü anneniz?

Maalesef göremedi. 3 kız, 2 erkek kardeşi vardı. 6 çocuklu bir ailenin çocuğuydu. Annem ailenin en çirkini. Benim saf babam greyder sürücüsü. Sivas’tan Tokat’a geliyor. Ve babam teyzem Fikriye’ye aşık oluyor. Babamın teyzeme aşık olduğunu dayılarım duyuyor ve babamı dövüyorlar. Ceza olarak da babama “sana Melek’i vereceğiz” diyorlar. Babam istemiyor. Babamı ahıra bağlıyor dayımlar. Gece annem babama kuru ekmek götürüyor ve babam annemin ona bakmasından etkileniyor. Tamam diyor ve apar topar imamı çağırıp, evlendirip “hadi gidin” diyorlar. Ama babam greyderle yola çıkıyor, tüm arkadaşlarına “güzel bir kadına aşık oldum” diye anlattığı için Sivas’a gidemiyor. Dayılarımı ikna ediyor ve bir göz oda veriyorlar onlara.

Siz bunları nasıl öğrendiniz?

Yürekli bir kadın annem, bunları bana annem anlattı. ‘Kimle evlenirsen evlen 3 ay sonra göz ayırmıyor, 3 ay sonra yürek ortaya çıkıyor’ derdi babam. Sonra TSK’ya girdim, subay oldum.

Sektörüne nasıl girdiniz?

TSK’da görev yaparken de reklam senaryoları yazıyordum. Omuriliğimin çok yakınından kurşun yarası aldım. Tedavi oldum. Ayrıldım TSK’dan, kendi şirketim Dijital Sanatlar’ı kurdum. Reklamcılık yapıyordum, klip çekmeye başladım sonraları. Sonra sinema sektörüne girmek istedim. Nefes filmi de zaten subay olarak yaşadıklarımdan ilhamla ortaya çıktı.

Bilet ve mısır kavgası yaşandı. Siz bu tartışmanın neresindesiniz?

Seyirci oradaki kavgayı anlayamadı. Kimse kutusu dahil 30 kuruşa mal olan mısırın 12 liradan satıldığını sormadı. Bu tartışılmadı. Oradan ne kadar pay alacağız kavgası yapıldı. Oysa dünyanın hiçbir yerinde ürettiğiniz ürünün 40 katı fazlasına satmanız çok fahiş bir fiyattır. Bu kavga Türkiye’nin 7. sanatına zarar verdi.

Sizin de sinema salonlarınız var değil mi?

Ben kendi adıma gurur duyuyorum. Türkiye’de 7 Melek sineması var. Annemin adına sinemalarım, onun anısına. Melek Sinemaları’nda biletler 10 lira, mısır 2 lira. Gidip oturunca film başlıyor. Biz de para kazanıyoruz. Bilet ve mısırdan ne kadar pay alacaklarının yerine keşke mısır ve bilet fiyatlarının düşürülmesi konuşulsaydı. Sinemanın çocukları sinemaya en büyük ihaneti yaptılar.

Bazıları Sırtını Tv’ye Dayıyor

Orgazine İşler Sazan Sarmalı henüz vizyondayken Netflix’e girdi. Bu tip girişimler de seyirciyi sinema salonlarından uzaklaştır mıyor mu?

Ayla da Netflix’te ama vizyonu bittikten ve bir süre geçtikten sonra girdi. Vizyondaki filmlerin verilmesi bence yanlış. Daha önceden anlaşma olmuş olsa bile bu hukuksal olarak çözülebilir diye düşünüyorum. Türkiye’deki vizyonu bittikten sonra, hatta 6 ay sonra diye bir ibare var. Bu yapılmalıydı.

Türkiye’de sinema sektörüne baktığımızda en çok gişe yapan filmler devam filmleri. Sizce bunun nedeni ne?

Şahan Gökbahar, Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz ve Mahsun Kırmızıgül devam filmlerini çekiyor. Baktığımızda geçtiğimiz 10 yılda sinema filmi olarak çok da bir şey üretilmedi. Dizi karakterlerinden esinlenerek öyküler çekildi. Türkiye sinema sektöründe bazı yapımcılar TV kanallarına sırtlarını dayıyarak yaşıyor. Bazıları da risk alıyor.

Hayalime Ayla İle Yaklaştık

Yeni film projeleriniz var. Müslüm kadar ilgi çeker mi Naim Süleymanoğlu?

Naim Süleymanoğlu muhteşem bir hikâye. Müslüm tüm zamanların en çok izlenen filmi oldu. Naim “Türkiye için yapılacak çok şeyim var” diyor. Naim’in inanılmaz bir aşk hikâyesi de var. Ben Mavi Saçlı Kız’ın da hikâye haklarını aldım. ‘Bi Umut’ da çok özel bir iş olacak.

Engelli çocuğa bakan annenin hayatı, Binnur Kaya oynayacak değil mi?

Evet. Antalya’da geçen, Gülsüm annenin Rus asıllı engelli Umut’u çocuklarıyla birlikte bakmasının öyküsü. Karpuz tarlalarında, Manavgat Şelalesi’nde geçiyor. Rusya’da da çok izlenecek bir film olacak.

Hayaliniz Oscar mı?

Kesinlikle hayalim Oscar. Ayla ile yaklaştık. Bakın Ayla filmi bize çok şey de öğretti. O dönemi çocuklarımız öğrendi. Süleyman Dilbirliği diye bir amca okul müfredatına girdi. Mahsuni, Aşık Veysel’in hikâyesi çekilmeli, Neşat Ertaş da  Zeki Müren de bu ülkenin bir değeridir.Yakında bir filmimiz daha olacak. Ben hayvanseverim. Hasan Kızıl, Hayat Tamircisi’nin hikâyesinden de çok etkilendim. Onu da çekeceğiz. Dumlupınar’ı da çekeceğiz.

Mustafa Uslu Kimdir?

1974 Tokat doğumlu Mustafa Uslu TSK’da subay olarak görev yaptıktan sonra 1999 yılında Dijital Yapımevi Film Prodüksiyon Şirketi’ni kurdu. O günden bu yana reklamlar, filmler, televizyon ve müzik videoları, kamu hizmeti reklamları üretti; prodüksiyon değeri yüksek gerçek hikâyeleri sinemaya taşıdı. Amerikan FOX ENT.-Atlantic firmalarının başarılı TV dizisi TYRANT’ın İstanbul’daki çekilen bölümlerinin yapımını gerçekleştirdi.

“Ara”, “Nefes: Vatan Sağ olsun”, “Memlekette Demokrasi Var”, “Hayati Tehlike”, “Sarıkamış Çocukları”, “Bekar Bekir” sonrası Türkiye’nin Oscar Adayı, uluslararası ödüllü ve Türkiye’de tüm zamanların en çok izlenen ikinci dram filmi “Ayla”, Türkiye’de tüm zamanların en çok izlenen dram filmi “Müslüm”, Çiçero ve 15 Mart’ta sinemalarda vizyona girecek olan “Türk İşi Dondurma” filmlerinin yapımcısı.

Dünyanın En Zor Sorusu


“En” diye başlayan her ne varsa mutlaka bir merak uyandırır. Merakı tetikleyen temel güdüler "En" ile ortaya çıkan meydan okuma, rekabete davet, karşılaştırma, hayranlık, kıskançlık vb duygulara hitap eden şeylerdir.

Dünyanın en zor sorusu diye ortaya atılan bir iddia karşılığında çözümünü bulma iddiasında olanları bulur. Böyle iddialı sorular peşinde yüzlerce yıl koşanlar olduğu bilinen konulardır.

Ancak bizim iddiamız ne bir Zeka oyunu ne bir matematiksel içeriği olan sorulardandır. Aslında sorunun cevabı çoğunlukla çok basit gerçeklere bağlıdır ve öyle zeka veya matematiksel bilgiler gerektiren bir şey değildir. Bizim iddiamız bu soru bırakın yüzlerce yılı binlerce yıl geçerliliğini sürdürmüş ve büyük bir ihtimalle benzer sürelerde de sürdürmeye devam edecektir.


Ya Sabır!



Anlaşıldı çocuklar, bugün sizden kaçış yok! Hikaye anlatılacak. Baştan uyarayım, bu her zamankinden biraz daha uzun. Dikkatlice dinlemenizi öneririm, sonunda sizden bir ricam olacak.

“Vurgun” desem çoğunuzun aklına ya bir zamanların meşhur şarkısı, ya da bir çeşit üç kağıt gelir, değil mi? Benimse zihnimde anılar canlanır, biraz hüzünlenirim.

Bakmayın şimdiki oturaklı halime! Bir zamanlar uçuk kaçık biriydim. Bu hikâye,  kendimi bulmak için çıktığım yolculuğun belki de en özel anıydı. Kendimi tanımamda, durulmamda bir dönüm noktası oldu. 

Bazen öyle anlar olur ki;  Zamanı durdurabilir, hatta ötesine bile geçebilir. Nadiren olur böyle şeyler. İşte, benim anlatacağım hikayede böyle bir şey.

Neyse lafı çok fazla uzatmayayım, hikaye yeteri kadar uzun zaten! Söze “O”ndan başlayayım, hikayenin asıl kahramanından;

“O” benim gibi sırtında çantası, nerde akşam orda sabah,  diyar diyar dolaşan bir yolcu değildi. Ben geçim derdi olmayan, güya kendini bulmak adına yollara düşen şehirli bir ukalaydım. “O” ise seçme şansı, şımarma hakkı olmayan, imkanları kıt taşralı bir oğlandı.

"O" , yazları okul harçlığını çıkarmak için, vakit geçirmeden işe koyulan; Hem dil öğrenip hem de tatil yapıyorum diye teselli bulan sebatkar temiz bir çocuktu.   

Keyfi kaçtığında, çalışma şevki azaldığında en fazla, iyot kokusunu derince içine çekip, denizin sonsuz maviliğine doğru “sabır” diye üflerdi. 

Çalıştığımız otel denize sıfır, beş yıldızlı tatil köyü idi. Burada on beş on altı saati geçen sürelerde, neredeyse hiç durmadan çalışıyorduk. Çalışma koşulları kötü, maaşlarda düşüktü. Bu yüzden, hep bir personel devir daimi oluyordu.İkimizde şartlardan memnun olmasak da, O zaman kaybı olmasın;Bense keyfine, muhabbetine çalışmaya devam ediyorduk.

Otel yaz boyu kalabalıktı. Personel sık değiştiğinden yük genellikle eski personelin üzerinde oluyordu. Eski dediğime de bakmayın, en eskimiz iki/üç aylıktı! 

Ne zaman eleman sıkıntısı olsa, eski çalışanlar sabahtan akşama nöbete kalırdık. Bu müdürlerin bulduğu tek çözümdü. Patronlar zaten bu işlere hiç karışmaz bütün işi onlara bırakırdı. Onlarda yüklenebildikleri kadar bizlere yüklenirdi. Tabii bunun da bir sınırı vardı; Geriye, kovsalar da gitmeyecek olanlarımız kaldığından bizlere fazla dokunmazlar, hatta saygı bile duyarlardı. Öyle ki büfelerden yemek-içmek yasak olmasına rağmen,  bu konuyu görmezlikten gelir, yakalanmamak kaydı ile o kadarlık bir ayrıcalık tanırlardı bize.


Postmodernizmin Arabesk Halinin Müslüm Gürses Üzerinden Tezahürünün Değerlendirilmesi


Postmodernizm denilince ilk aklımıza düşen tanım;

“Söylenilemeyenlerin,
 Söylenilmesidir”

oluyor.

Bu söylem klasik/yerleşik/rutin, yol/yöntem/araçlarla değil de, kendisine has, kendisine anlamlı biçimlerde yapılmaktadır.

Bunun en temel gerekçesi “Korku”dur.

Korku, egemen olan, baskın olan gücün hegomanyasından kaynaklanmaktadır. Bu sanatta, mimaride, bilimde, siyasette her alanda benzer durumdadır.

Fikrin, mesajın etkisinin muğlâklığı, şekilsizliği, benzemezliliği bundandır. “Asıl” olanın anlaşılmaması için bir çeşit oynamamalardan ibarettir; Şekille, sesle, kokuyla, tatla vb oynamalar...

Temel olarak “Anlam” dağıtılmış, farklılaştırılmıştır; Ancak içerdiği temel mesaj değiştirilmemiştir. Anlamın bütün olarak tamamlanması/algılanması zaman almış, zamansa “Korkulanın” etkilerini azaltmış, korku eşiğinin altında bir seviyeye çekmiştir.

Postmodernizme tepkiler öncelikle; Beğenmeme, anlamama, şaşırma, küçümseme gibi; Yok edici/boğucu değil de dışlayıcı biçimlerde olmuştur. Bu ise Postmodernizmin şansı olmuştur. Bu sayede doğmadan boğulmamış, yaşam şansı bulmuştur. Yaşam şansı ise ona zamanla anlaşılma, kabullenme ve değerlenme imkânı tanımıştır.

Postmodernizm aslında ifade arzusunun, gerçeği haykırma arzusunun hiçbir şart altında tutulamayacağının bir tezahürüdür. “Kral Çıplak” diye çocukça bir saflığa düşmeden görünenin farklı biçimlerde dışa vurumudur. İfade etmek, gerçeği haykırma güdüsü mutlak bir biçimde hayat bulur ve evrene kendisini bıraktırır; Anlaşılması, anlam bulması zor ve zaman alsa bile. Zaten burada ki ilk çıkış noktası anlam bulma değil, içinde kabaran ve tutulamayan bu mesajdan kurtulama/içinden atma güdüsüdür. Bir çeşit istiğfar da denilebilir aslında.

Bu öyle güçlü bir güdüdür ki “O” çok korkulandan bile baskın gelip, bu şekilde biçim/boyut değişikliği ile ifade imkânı bulabilmektedir. (Buradaki “O” dan kasıt belli bir otorite, kurum, kişi değil; Bu tepkilerin ortaya çıktığı şartlarda var olan egemen toplumsal normlar, algılar, kişiler, kurumlar, kurallar vb her ne varsa kasıt edilmektedir.)

Bu konuda ülkemizdeki en güzel postmodern çıkışlardan biri “Arabesk” olarak isimlendirilen kültürel biçimlerle olmuştur. (Benzer biçimde “Gecekondu” ve “Lahmacun” olarak tanımlayabileceğimiz kültürel çıkışları da dönemin Postmodern ürünleri olarak görmekteyiz.) Özellikle ilk ortaya çıkış ve en tepe noktasına vardığı (yuvarlak bir değerlendirme ile 80’ler olarak ifade edilebiliriz) yıllar açısından bu tür müzik tam olarak “Postmodern” bir çıkıştır. Çıkışın aracı müzik olmakla beraber beslendiği ve güçlendiği kaynak halk olmuştur. Tepki aslında halkın mesajını, ifadesini dile getiren çok güçlü bir yapıda tezahür etmiştir.

Dışlanması, küçümsenmesi, yasaklara maruz kalması açısından bakıldığında bile; Dönemin mevcut ortamının baskın/etkin gücüne karşı, bu biçimde bir çıkış postmodern etiketini gerektirmektedir.

Dönemin sosyolojik gelişmeleri incelendiğinde de toplumdaki değişimin sancılarının yansımaları bu müzik kültüründe çok açık bir biçimde görülmektedir.

Köyden şehre doğru gerçekleşen plansız, kontrolsüz ve hızlı göçün etkileri; Göç edenle, göç edilenin kültürel/ekonomik/politik şoklara neden olan şiddetli çatışmalara yol açan karşılaşmaları; Göç edilenin göç edeni kabullenmemesi, dışlaması, ezmesi, yok sayması; Göç edenin kimliğinden, varlığından vazgeçmemesi, geri adım atmaması, ısrarla yerleşik bir düzene geçme çabası bu dönemin en dikkat çeken, en güncel konularıdır. İşte arabesk göç edilenin baskın/dışlayıcı/dönüştürücü gücüne karşı bir postmodern yanıt oluşturmuştur.

Bakıldığında alışılmışın dışındadır, genel kabullere uymamaktadır. Kalıbı, biçimi, kuralları, değerleri yok gibidir. Bundandır ki sanatsal değeri, kültürel geçmişi, toplumsal birikimi hiç sayılmaktadır. Düzenli, bakımlı, modern bahçelerde ayrık otu gibi türemektedirler. Belki de biçilmemek, budanmamak, yolunmamak için bir kalıba, biçime, düzene girmemektedir.

Ancak bu bozuklukta, bu biçimsizlikte, bu değersizlikte bir mesaj taşımaktadır. Bu mesaj mesaja kapalı kanalarca algılanmasa da, yok yerine konulsa da; Mesaj bir tını, tını bir uğultu, uğultu bir nağme, nağme de bir “acı” olarak kitlelere ulaşarak; Onlardan bir sessiz çığlık olarak tüm toplumda yankılanmaktadır. Zaten halk nezdinde de bu tarafta bulunanlarda “Acıları Çocuğu”, “Acıların Kadını” gibi tanımların genel kabul görmesi “O Mesajın” özelliğindendir.

Bu yansıma, görülemeyecek, algılanamayacak bir biçimde değildir. Bu haykırış mesajın kaynağında ki korkuya neden olan kurulu düzene/korunmak istenilen düzene çok güçlü bir mesaj iletmektedir. İletilen mesaj, korkulan güçte, telaşa sebep olacak korkulara yol açmaktadır.

Zamanla korkular yüzleşilmeye; Yüzleşilmeler anlaşılmaya; Anlaşılmalar ise kaynaşılmalara yol açmıştır.

Kısaca müzikteki “Arabesk” çıkışı toplumsal rahatlamaya yol açan, toplumsal kaynaşmayı sağlayan “Postmodern” bir tepki olarak durmaktadır.

Bu yazıyı kaleme almamıza vesile olan Müslüm Gürses’in hayatını anlatan “Müslüm” filmi bu sürecin en güzel yansımasıdır. Müslüm Gürses’in hayat macerası “Arabeskin Post Modern” halinin birebir yaşanmışlığıdır, kendisidir. Bugün “Müslüm” filmi üzerinden toplumda oluşan etki/tepki biçimleri incelendiğinde kaynaşmanın hayat bulmuş hali görülebilmektedir.

Bu kaynaşmanın etkinliği, günümüzde etkisini kayıp eden “Arabesk” olarak nitelendirilen yeni ürünlerin azlığından da görülebilir. Korkuların azalması, toplumun büyük çoğunluğu ile kaynaşması bu tarz mesaj ihtiyacını azalttığından bu biçimdeki ürünlerde de azalma yaşanmaktadır.

Benzer bir dönemin, yeni ortaya çıkmaya başlayan “ağ kültürü” ile yetişen teknoloji kurbanı neslin; Var olan geleneksele dönüşen günümüz baskın toplumu arasında yaşanılacağını düşünmek fazla uzak bir ihtimal olmasa gerek.

Gün gelir bu toplumsal sürtüşme nasıl, hangi biçimde gerçekleşir bilinmez ama temennimiz, sonu bu şekilde az hasarlı bir kaynaşma ile neticelenir olmasıdır.