Buğday Filmi : Kötülüğe Yapılmış Bir İyilik

Güne Semih Kaplanoğlu ile yapılmış röportajın etkisi ile başladık. Bu röportaj sayesinde son filmi Buğday ile tanıştık. Fragmanı izledik ve etkilenerek bu yazıyı kaleme aldık.
Film etkileyici ve iz bırakıcı bir potansiyel barındırıyor. Farklı gündemlere, algılara yenik düşmezse dünya genelinde ilgi uyandıracak ve bir şeylere itki yapacak güçte. Ve tahmin ediyoruz ki bu enerji ile beklentileri bir hayli aşacak kadar seyirciyi salonlara çekebilecek.
Tabii ki tüm bunları kısacık bir fragmanın etkisi ile söylüyoruz. Fragmandaki dil, akıcılık ve vaat edilen hikâye, Filmde süreklilik, bütünlük, tutarlık sağlayabilirse, sinemanın büyülü diline erişip kişileri kendine çekebilecektir.
Bu yazıyı yazmaya gerekçe filmin salt eleştirisini yapıp, gişedeki performansını tahmin etmek değil. Bu yazıyı yazma gerekçemiz fragmanın üstümüzde yarattığı etki ve aklımıza uçuşan düşüncelerdir. Fragmanı izlerken aklımıza düşenler ve sonrasında hakkında daha ayrıntılı bilgiler edinmeye sürükleyenler şu şekilde kâğıda dökülmekte:
Buğday filmi; "Kötülüğe yapılmış bir iyilik, iyilik aşısıdır.” Küçük küçük dallarına, rastgele; Hiç bir umut, hiç bir gaye beslemeden. Refleks gibi, istem dışı gibi bir hal, davranış. Hayal aleminde, rüyada, hipnoz edilmiş bir dimağda kendiliğinden gelişen bir eylem. Geleceğin kötülüklerin hakim dünyasına ekilen iyilik tohumları; En çorak, en kuytu, en verimsiz yerlerine. Karanlık bir sayfada, ufak bir umut, bir beklenti, bir aşk. Mutlaka bir yerde, bir zamanda bu aşılar tutacak, bu tohumlar patlayacak; İyiliğin filizleri boy atacak, dallanacak katı inancı ile.”
Bu salt iyilik itkisi geleceğe, aşkı, sevgiyi, umudu taşıyacak ve patlak veren, göz veren filizlere can katacak, rızk olacak, insan medeniyetinde boylanacaktır.
İlahi bir adalet mi, yoksa kısmetli bir başlangıç mıdır bilinmez, kötülüğe yapılan bu iyilik ilk tomurcuklarını, ilk filizlerini Adana Film festivalindeki ödül töreninde vermeye başladı. Filmin yönetmeni Semih Kaplanoğlu'na yapılan Salt kötülük film tanıtımına büyük katkı yaptı, gelişip, serpilmesi ve kendini ifade edebilmesi için alan açtı, avantajlı ön girizgâh yaptı.
Evet! Fragmandan sonra aklımızda uçuşanlar, bu kelimelerle hayat bulanlar. Filmi izlemek nasip olursa, zaman bizi olmamız gereken noktalara götürecek ve filmin hakikatini onunla seyre dalacağız.
iyiturks

Dünyada tek örneği Antalya'da: Kırılgan Kapsüllü Susam

Antalya’da türünün tek örneği olan bir susam çeşidi bulundu. 20 yıl önce bulunan ve bilim adamlarının üzerinde çalışma gerçekleştirdiği türün, Amerikan ince kabuklu (papershell) susamından daha verimli olduğu gözlendi.
Antalya’da türünün tek örneği olan bir susam çeşidi bulundu. ‘Kırılgan Kapsüllü Susam’ ismi verilen türün üzerinde ise 20 yıllık bir çalışma gerçekleştirildi. Geliştirilen yeni türe, biçerdöverle hasat yapılma özelliği verildi ve bu sayede aynı karakteristik özelliklere sahip olan Amerikan ince kabuklu (papershell) susamından daha verimli olduğu gözlendi. TÜBİTAK’ın da desteklediği buluşla birlikte, Türkiye’de son yıllarda düşüşe geçen susam üretiminin artırılması ve yurt dışından ithalin de önüne geçilmesi hedefleniyor.
1997 yılında kapalı susam mutant türünü keşfeden Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Musa İlhan Çağırgan, tür üzerinde üniversitede proje çalışmalarına başladı. 2004 yılında ise yine kabuğu çabuk kırılan özel bir mutantı keşfeden Çağırgan, bu tür üzerinde de yaklaşık 13 yıllık bir çalışma gerçekleştirdi. Çağırgan, ‘Kırılgan Kapsüllü Susam’ ismini verdiği tür üzerinde yeni bir kapsül geliştirerek, ürününü Amerikan ince kabuklu (papershell) susamıyla karşılaştırdı ve hasat için daha elverişli olduğunu gözlemledi. Uluslararası Atom Enerjisi Kurum (IAEA) ve TÜBİTAK da destek verdiği projesinin ürününü basın mensuplarına tanıtan Çağırgan, yeni türün, biçerdöverle hasat edilirken, tohumları zedelenmeden harmanlanabileceğini, sapları ve kapsülleri ince olan mutant sayesinde de susamın tohum/sap oranı artırılarak az girdi ile çok ürün elde edilebileceğini ifade etti.
"Yılda 120 Bin Ton Susam İthal Ediliyor"
Susamın sağlığa son derece önemli bir katkısı olduğuna dikkat çeken Pro. Dr. Çağırgan, bu özelliğinin ortaya çıkmasının ardından dünyada susam üretiminin son 10 yılda yüzde 50 oranında artış gerçekleştirdiğini söyledi. Susam hasadının makineyle olmayıp, el emeği gerektirdiğini belirten Çağırgan, bu sebepten dolayı Türkiye’de üretimin azaldığını ve susamın en çok Afrika ve Asya ülkelerinde yetiştirilmeye başlandığını kaydetti. Türkiye’nin susamı çok tüketen ülkeler arasında yer aldığına işaret eden Çağırgan, aralarında Antalya’nın da bulunduğu birçok bölge ikliminin susam yetiştirmeye müsait olmasına rağmen yurt dışından yılda 120 bin ton susam ithal edildiğini, bunun sebebinin ise makineyle hasat yapılamaması olduğunu söyledi. Yeni buluşun makineyle hasat yapılabileceğine işaret eden Çağırgan, bu özellik sayesinde Türkiye’de son yıllarda düşmüş olan susam üretiminin artacağını, susam ithalinin de önüne geçilebileceğini savundu.

LYS birincisi görme engelli Fulya Boğaziçili oldu

Lisansüstü Yerleştirme Sınavları'nda (LYS) 5 puan türünde Türkiye birincisi olan Konyalı görme engelli Fulya Akkaya, Boğaziçi Üniversitesi iktisat bölümüne yerleşti. Akkaya, "Çok mutluyum, inşallah sevdiğim alana yoğunlaşacağım. Hayallerime kavuştum" diye konuştu.
Açıklanan LYS sonuçlarına göre TM-1, TM-2, TM-3, TS-1, TS-2 puan türlerinde Türkiye birincisi olan Fulya Akkaya, tek tercihi olan, hayalini kurduğu Boğaziçi Üniversitesi iktisat bölümünde öğrenim görecek.
Azmi ve çalışkanlığıyla çevresindekilerin takdirini toplayan Akkaya, üniversite sıralarına oturacağı günü sabırsızlıkla bekliyor.
LYS şampiyonu Akkaya, yerleştirme sonuçlarının açıklanmasının ardından aldığı mutlu haberi, AA muhabiriyle paylaştı.
Büyük şirketlerde üst düzey yönetici olmayı hedeflediğini belirten Akkaya, bunun için Boğaziçi Üniversitesi iktisat bölümünü tercih ettiğini söyledi.
"Hayallerimin Peşinden Gittim"
Akkaya, sonuçların ilan edildiği dakikaları soğukkanlılıkla beklediğini anlatarak, şöyle konuştu:
"Çok mutluyum, inşallah sevdiğim alana yoğunlaşacağım. Hayallerime kavuştum. Hiçbir şey bitmedi. Kendimi daha çok geliştireceğim. Hiç pes etmedim, istekle, programlı ve düzenli bir şekilde çalıştım. Emeğimin karşılığını da aldım. Edebiyat, matematik ve coğrafya zaten ilgi alanımdı. Ailem, hocalarım ve arkadaşlarım bana hep destek oldu. Babam hukuk eğitimi almamı çok istiyordu ama ben hayallerimin peşinden gittim."
Lise öğrenimi sırasında İstanbul'a düzenlenen gezide Boğaziçi Üniversitesi'nden çok etkilendiğini dile getiren Akkaya, tercihini de bu yönde kullandığını aktardı.
Akkaya, engellilere hayatta hiçbir zaman ümidini kesmemeleri mesajını vererek, "Özgüven çok önemli. Hiçbir zaman yılmasınlar. Sosyal olmayı tercih etmeliler. Azmedip çalıştıktan sonra başarılamayacak hiçbir iş yok." dedi.
"Kızımı Yalnız Bırakmadım"
Anne Berlin Akkaya ise kızının çok düzenli çalışarak başarı elde ettiğini dile getirdi.
İstanbul'da kızının yanında yeni bir hayata başlayacaklarını ifade eden anne Akkaya, "Eğitim hayatı boyuncu kızımı yalnız bırakmadım. Şimdi de inşallah İstanbul'da birlikte kalacağız. Kızımın kariyerinde başarılı olacağına inanıyorum. Bize bu mutluluğu yaşattığı için ona çok teşekkür ediyorum. Onunla gurur duyuyoruz. 'Azim nedir' diye sorsalar 'Fulya' diye cevap veririm. Başka söz kullanmam." diye konuştu.

İyilik olsun

İyilik üzerine yola çıktık. İyilik gibi bir mücevherin göz önünde olmamasına, gölgede kalmasına, yokmuş varsayılmasına, etkisiz bırakılmasına gönlümüz elvermediği için bir şeyler yapmaya karar verdik.
Yaşamın her anında, her alanında iyilik maalesef ki bu şekilde değerinin uzağında tutulmakta, yaratacağı güzel dünya ne yazık ki grimsi bir kargaşa yuvasına dönüştürülmektedir.
Halbuki bakışımızı hafif değiştirebilirsek ne kadar muhteşem bir yaşamın içinde nasıl bir zenginliklere sahip olduğumuzu görmek  içten bile değil.
Ne yazık ki bu konuda toplumlar arası bir mutabakat varmış gibi daima, öncelikli olarak kötü olan, istenmeyen, zarar veren, kalitesiz olan, değersiz olan, negatif olan her ne varsa gözümüze sokulmakta, öne sürülmekte, gözlere zevksizlik, kulaklara gürültü, damaklara tatsızlık, ruhlara sıkıntı olarak dayatılmaktadır. Tüm bunların neticesinde yeni nesiller tatsız, tutsuz, manasız, sevgisiz, saygısız birbirinden kopuk, lisansız bir biçimde yetişip medeniyetimiz kökünden bitip tükenmektedir.
Bu paragraf bile başlı başına şikayet ettiğimiz bakış açısının kurbanı olup, bu satırlarda hoyratça hüküm sürmektedir.
Hâlbuki ne güzel bir dünya emrimize amade sunulmuş, sağlıklı her nefes, huzurlu her an ne büyük kıymetler taşımaktadır yaşam döngümüze hiç bir karşılık beklemeden.
Sabah güneş ışığına bakabilmek, kuşların cıvıltısına kulak kesilmek, tertemiz havayı ciğerlerimize çekmek mutlulukların en güzeli değil mi?
Etrafımızda her gün büyüklü küçüklü iyilik iksirine bulaşmış ne kadar çok şey var ki. Sokakları süpürenler, dükkânlarını her gün bizler için açanlar, bir şeyler öğretmek için çabalayanlar, çiçek açanlar, meyve verenler, günaydın diyenler, gülümseyenler, af edenler, el uzatanlar, yol verenler, hal hatır soranlar, elindeki yiyecekten bir parçasını ikram edenler ve daha milyonlarcası.
Her an binlerce insan, on binlerce canlı iyi şeyler yapmakta. Dünyamıza güzellikler katmakta, yardımcı olmakta, mutluluk dağıtmakta, keyifli anlara sunmaktalar.
Günde kaç kişi karşılıksız eğitim vermekte, sağlık hizmeti sunmakta, karın doyurmakta, daha farklı farklı biçimlerde yardım sunmakta. Günde kaç kişi birilerini teselli etmekte, sakinleştirmekte, motive etmekte, kutlamakta. Günde kaç kişi yararlı bir şeyler üretmek için çalışmakta, emek vermekte, ter akıtmakta. Günde kaç kişi dünyaya, insanlığa, hayata, kendine her hangi bir zarar vermeden yaşamakta ve yaşadığı anlardan keyif almakta.
Günde kaç kişi etkili satırlar yazmakta, ahenkli şarkılar notalamakta, güzel sesleri çıkarmakta, muhteşem renkleri karıştırmakta, keyifle enerjisini sportif faaliyetlere aktarmakta......
Dünyamız harikulade bir yer ve burada muhteşem insanlar yaşamakta. Doğa tüm güzelliğini yaşama tat katmak için sunmakta. Bakışımızı değiştirip, öne aldıklarımızı değiştirebilirsek bunların hepsi burnumuzun dibinde durmakta.
Kılavuzumuz iyilik olduğu taktirde yolumuzda iyilikle dolar ve iyilik bizlere yaşanabilir, keyifli, huzurlu yaşamlar sunar.
iyiturks

Hayatta İyi ve Güzel şeyler Oluyor

Böbrek yetmezliği olan ve amcası tarafından bakılamayacağı gerekçesiyle 8 yaşındayken Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na verilen Kader Y.’nin (13) kaderi, korucuyu ailesi Mustafa ve Azize Boyraz çiftiyle değişti. Baba Boyraz, verdiği böbreğiyle kızını sağlığına kavuşturdu.
Görmeden kabul ettiler, Kadere can oldular
Habertürk Gazetesi'nden Aykut Yılmaz'ın haberine göre, Mersin’de yaşayan Boyraz Ailesi, bir kız çocuğuna koruyucu aile olmak için 2013 yılında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na başvurdu. Bakanlık, uygun çocuk bulunmadığını, sadece böbrek hastası bir kız çocuğu olduğunu bildirdi. Mustafa ve Azize Boyraz, Kader’i görmeden, koruyucu aile olmak istediklerini söyledi.
Kader, Boyraz Ailesi’nin yanına yerleştirildi. TIR şoförü olan baba Boyraz, 1 ay sonra Mardin’de büyük bir trafik kazası geçirdi. 27 gün Dicle Üniversitesi’nde yoğun bakımda yatan Mustafa Boyraz, kaza sonucu engelli hale geldi ve işini kaybetti.
Böbreğini Bağışladı
Bu sırada Kader rahatsızlandı, 10 ay Mersin’de ve Ankara’da hastanede yattı. Eşini evde, ilk eşinden olan oğluna emanet eden anne Azize Boyraz, Kader’e refakatçi oldu. Kader, böbrek nakli için sıraya alındı. Zaman zaman kızı için kan veren Mustafa Boyraz, organ bağışı için kendisinden doku örneği alınmasını istedi. Baba Boyraz, dokunun uyuştuğunu öğrenince tereddüt etmeden böbreklerinden birini Kader’e verdi. Ameliyat, Adana’da Yüreğir Başkent Hastanesi’nde önceki gün başarılı bir şekilde gerçekleşti.
Ameliyat sırasında Boyraz’ın safrakesesinde taş olduğu anlaşılınca, operasyonda safrakesesi de alındı. Baba Boyraz, “Kazadan sonra kızıma gideceğim diye hayata tutundum. Böbreğimi verirken de hayatımı ikinci defa kurtarmış hissettim” dedi.

Anadolu Efes'ten Mükemmel Galibiyet

Euroleague çeyrek final karşılaşmalarında bu hafta tam anlamıyla bir Türkiye mucizesi yaşandı. Fenerbahçe’nin ilk iki maçı ile Darüşşafa ve Anadolu Efes’in kesin favori rakipleri karşısındaki deplasman galibiyetleri, turnuvada beklenmedik bir Türk hegomanyası yarattı. Bizler için çok zevkli ve gurur dolu bu maçlar, unutulmaz hatıralar olarak hafızalarımıza kazandı. Tüm takımlarımızı tebrik eder, başarılarının Final-Four’a ulaşarak taçlandırmalarını temenni ederiz.
Anadolu Efes’in Yunanistan deplasmanına gidersek; Karşılaşma takımların karşılıklı basketleriyle dengede başladı, 8-10 Efes TV molasına önde girdi. Mola sonrası oyundaki denge değişmeyince Anadolu Efes ilk periyotu 22-23 önde tamamladı.
İkinci çeyrek de takımların bulduğu karşılıklı basketlerle açıldı, 14.dakikada skor 30-27 Olimpiyakos lehine oldu. Periyotun diğer yarısı ev sahibi ekibin istediği gibi oynanınca ilk yarı 44-37 Olympiacos üstünlüğünde geçildi.
Üçüncü periyota takımımız iyi başladı, 23.dakikada farkı eriterek skoru 44-41 yaptı. Fakat Anadolu Efes’in oyundaki üstünlüğü kısa sürünce kontrolü ele geçiren Olimpiyakos son periyota 54-51 önde girdi.

Harikasın Darüşşafaka!

Darüşşafaka Doğuş dün akşam harika bir iş çıkardı. Euroleague' çeyrek final eşleşmesinde şampiyonluğun en güçlü adaylarından Real Madrid'i deplasmanda yenmeyi başararak çok önemli bir başarıya imza attı. Kağıt üzerinde kesin favori görünen Real Madrid karşısında inanarak ve bu inancı sahaya akıllı bir oyunla yansıtarak, Darüşşafaka güzel bir an bıraktı dün akşamdan zamana. Onlara candan teşekkürlerimizi sunar, aynı güzel anların nihai başarı olan Final Four'a çıkarak ulaşmalarını temenni ederiz.
Maçın hikayesine bakarsak, oyuna Clyburn’ün üçlüğüyle başlayan Darüşşafaka Doğuş dış atışlardan isabet bulurken Real Madrid, Gustavo Ayon’un asistleri üzerinden Jeff Taylor’la basketler buldu. İlk 5 dakika 8-12 Daçka önderliğinde geçilirken skoru istediği gibi yöneten temsilcimiz ilk çeyreği 19-22 önde kapattı.
İkinci çeyrek Ante Zizic’in rakip pota altına kurduğu üstünlükten desteklenen Daçka hücumları, Scottie Wilbekin’den gelen üçlüklerle de eklenince, çeyreğin 3. dakikasında farkı 9’a çıkarttı ve skoru 28-37’ye getirdi. Sonraki bölümde Madrid farkı indirmeyi başarsa da ilk yarı Wilbekin’in son saniye üçlüğüyle 38-44 Daçka lehine tamamlandı.
Üçüncü çeyrekte Real Madrid tarafında sahada Sergip Llull fırtınası esti. 3 dakikada 4, çeyrekte toplamda 5 üçlük isabeti bulan Llull takımını skorda öne geçirmeyi başardı. Daçka cephesinden Llull’e cevap Brad Wanamaker’dan gelse de son periyoda Real Madrid 68-66 önde girdi.
Son çeyreğe 6-0’la başlayan Daçka 3. dakika geride bırakılırken 68-72 öne geçti. Ayon’la maça tutunan Real Madrid, aldığı hücum ribaundlarıyla da ikinci şans sayıları buldu. Son dakikaya 78-78 beraberlikle girilirken Wilbekin eşitliği bozdu ve son 50 saniyeye girildi. Sonraki hücumdan yararlanamayan Madrid, Clyburn’e taktik faul yaptı. Faul atışlarında hata yapmayan Clyburn farkı 4’e çıkartırken kalan sürede skoru koruyan Darüşşafaka Doğuş maçtan 80-84 galip ayrıldı ve seride durumu 1-1’e getirerek saha avantajını cebine koymuş oldu.
Gurur Dolu Bir Gece
Madrid yolculuğu öncesinde Brad Wanamaker ve Birkan Batuk'la yapılan görüşmüşmede; Her ikisi de, "Dışarıdan bakan insanlar İspanya'da alacağımız galibiyeti sürpriz olarak görüyor ama bizim için orada maç kazanmak sürpriz olmayacak" demişlerdi. Haklı da çıktılar! Koç David Blatt, Darüşşafaka'ya maçın ikinci yarısında bir an bile geri adım attırmayarak galibiyetin gelmesinde inancın çelik iradesini sahaya yansıttı.

Keçiboynuzu: Mucize Tat Karat Karat

Pek çok kere farklı mecralarda karşımıza çıkan, önce adı ile sonra faydası ile dikkatimizi çeken Keçiboynuzu hakkındaki bilgileri derleyip toplayıp bir araya getirmeye çalıştık. Konu hakkında bilmediğimizi pek çok şeyin olduğunu ve faydalarının tahminlerimizin çok ötesinde olduğunu gördük. Bu yazıyı okuyanlara konu hakkında farklı kaynaklardan daha ayrıntılı araştırmalar da yapmalarını önerir, yapmış olduğumuz derlemeyi ilginize sunarız. İyi okumalar.
Keçiboynuzu (Ceratonia siliqua) veya harnup, baklagiller (Fabaceae) familyasından olup Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü yerlerde doğal olarak yetişen ve baklaları (meyveleri) yenen, herdem yeşil çalı ya da ağaç formunda olan bir bitki türü.
Özellikleri
Uzun ömürlü ve boyu 10 m. kadar olan maki türü bir ağaçtır. Sert ve koyu yeşil yapraklıdır. Yaprakları, karşılıklı dizilmiş bileşik yapraklar olup boyları 10–20 cm. uzunluğunda olup damla uçludur.
Çiçekleri; 6–12 cm. uzunluğunda olup açık yeşilimsi kırmızı, küçük ve çok sayıdadır. Çiçekler eylül-ekim aylarında açar ve kötü kokuludur.
Ağacın meyveleri (legümen) ise 15–20 cm. kadar olabilen ve ilk zamanlar yeşil ama olgunlaştığında kahverengileşmektedir. Ağaç Meyvesinin mezokarpı (orta tabakası), taze iken yumuşak ve tatlıdır. Her bir meyvenin (bakla) içerisinde on beş kadar sert kabuklu yassı tohumlar bulunur. Tohumlar Trigosol adı verilen bir madde içerir.
Bitkinin bazı cinsleri hermafrodit, bazılarında ise erkek dişi ayrı ağaçlardadır. Erkek ağaçlar meyve vermez. Bitkide en erken meyve 15-20 yıl içerisinde alınır.
Akdeniz kıyılarında, Kıbrıs adası, Libya ve ABD'nin Kaliforniya bölgesinde bulunur. Türkiye'de Antalya'nın Alanya, Manavgat, Gazipaşa ilçeleri ile Mersin’in Anamur, Erdemli, Bozyazı, Aydıncık, Gülnar ve Silifke ilçeleri ile Muğla'nın Marmaris ve Datça ilçeleri dolaylarında küçük veya büyük gruplar halinde yetişmektedir.
Kullanımı Biçimleri
Keçiboynuzu meyveleri öksürük ilaçlarında kullanılır. Çiğneme tütününe tat vermek için katılır. Keçiboynuzu meyvesinden pekmez de yapılır. Tohumlarından elde edilen balsam, tekstil endüstrisinde apreleme için kullanılır. Ayrıca çikolata imalatında tatlandırıcı olarak da kullanılmaktadır. Afrodizyak özelliğiyle cinsel gücü artırdığına da inanılmaktadır.
Tarihsel önemi
Yunanca'da keration, İngilizce'de carob, Arapça'da ise kharub veya kharnub olarak anılır. Keçiboynuzu tohumu yüzyıllar boyunca elmas ölçmek için kullanılmış, elmaslar keçiboynuzu tohumu ile tartılarak satılmıştır. Bu yüzden, kırat ya da karat denilen ölçüye adını vermiştir.
“İki dirhem bir çekirdek”
"Keçiboynuzu çekirdeği, doğada ağırlığı değişmeyen bir tohumdur. Bütün tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda bekletildikten sonra filiz verebilir. Bu hem çok kuruduğu ve meyvesinden çıktıktan sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için, hem de içine su alma olasılığı çok az ve çok uzun zamana bağlı olduğu içindir. Bu nedenle Araplar, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde ağırlık ölçüsü olarak kullanılmıştır. Onaltı tanesi bir dirhem eder. Dirhem, değişmekle birlikte 3 gr. ağırlığı temsil etmektedir. Satıcı iki dirhemlik (32 çekirdek) bir şey satarken lütfedip 1 çekirdek fazla tartarsa bu, malı alanın itibarını gösterir. Olağandan fazla giyinen, süslenen vb. kişilere iki dirhem bir çekirdek denmesi bundan kaynaklanmaktadır."
Faydaları
Kolesterol içermez ve antioksidan özelliğine sahiptir. Kafein yoktur. Potasyum, kalsiyum, sodyum, magnezyum ve demir minerallerinden zengin olan keçiboynuzunu yüksek oranda çinko içerir.
Baklagiller familyasından keçiboynuzunun, içerdiği çözünmez posa, polifenoller ve taninler ile sağlığa olumlu etkileri bulunuyor.
Posa miktarı da yüksek oranlarda olan ve Çözünür ve çözünmez posa içeriği dışında iyi bir kalsiyum kaynağı da olan keçiboynuzunun özellikle kadınlar ve çocuklar tarafından tüketilmesi daha da önem taşıyor.
Kadınlarda ilerleyen yaşlarda kemiklerden kalsiyum çekilimi olduğu için osteoporoza karşı önlem alınmasını sağlayan keçiboynuzu, çocukların kemik gelişiminde de kalsiyum depolarını doldurmaya yarıyor.

Yaşamın Gayesi Nedir?

Bir kaç gün önce acı bir haber ekranlara düştü, devamında pey der pey ayrıntıları da gelip geçti. Ancak bazı bilgiler öyle hemencecik gelip geçmiyor, geçemiyor beyin süzgecinden. Israrla o bilgiyi/bilgileri alıp sorguluyor, analiz ediyor ve bizleri bir muhakeme yapmaya zorluyor. Bundan kaçış namümkün.

Bahse konu olan haber 70 yaşlarında bir çiftin Çeşme'de kayıp olması ile başlıyor, sonrası intihar haberleri ve en nihayetinde ise arkasındaki hikâye birer birer bizlere ulaşıyordu. Baştan sona günümüz insanın "Modern çaresizliğinin" izlerini taşıyan çağdaş bir trajedi bu yaşanılanlar. 

Sonrasında ayrıntısı ile ortaya çıkan haberin özetle içeriği şu şekilde: 70 Yaşında bir çift çok sevdikleri Çeşme'de birlikte bir otel yerleşiyorlar. Bir gece otelden ayrılıp sonrasında denizde beraber yaşamdan koptukları haberi ile gündemdeki hüzünlü yerlerini alıyorlar. Geriye bıraktıkları notta, malı mülkü satıp hayır kurumlarına bıraktıkları, kalan paralarını otel çalışanlarına bağışladıkları vd bir kaç kibar/düşünceli şeyler yer alıyor.

Medyanın işin peşine düşmesi ile çiftin sosyal medya (eskiden çaresiz insanlar sokağa düşerken, günümüzün modern dünyasında sosyal medya bu işlevi görüyor.) hesaplarında en son dinledikleri şarkı olan "Nasıl Geçti habersiz, O güzelim yıllarım'ı" ,

50 yıl birlikte mutlu yaşadıktan sonra, şimdi onurumuzla gitme zamanı. Sizi seviyoruz. Hoş çakalın” 

                                                    notu ile paylaştıkları ortaya çıkıyor.

Tam bunların kimi kimsesi yok muymuş derken, yine medyanın marifeti ile bir çocukları olduğu ve son vedadan önce yine sosyal medya üzerinden vicdanları yaralayan, bizlerin “Modern Çaresizliğini” yüzlerine vuran bir yazışmaları olduğunu görüyoruz.


Sabır

Günümüz insanının en temel şikâyetlerinin başında “hızlanan zaman” geliyor. Bir şeylere yetişememek korkusu, telaşı, aceleyi ve kontrolsüz hızı getiriyor. Medeniyetimizin bir tuzağı olmalı bu girdap.
Her şeyi hızlandıranda biziz, her şeye yetişmek için hızlananda biziz ve bu karmaşadan/telaştan bunalıp şikâyet eden de biziz.
Hayatımızın her anı hız üzerine kurulu. Bebeklikten başlayıp ahrete yolculuğumuza kadar bir hız tuzağı içinde ömürlerimizi heba etmekteyiz. Yarışlar, birincilikler, enler bizi tatmin etmiyor. Soluksuz bir koşuşturmadan diğerine start alıyoruz. En hılı okuyan, en hızlı yiyen, en hızlı araç kullanan, en hızlı mesaj yollayan, en hızlı karar veren, en hızlı hep hızlı kendimizi yitiriyoruz.
Ne tezattır ki bu hıza uyum sağlayıp ustalaşınca yavaşlığa hasret duyup onun için tersine bir çabaya giriyoruz. Hızla da mutlu olamayıp bu sefer durağana yakın bir yavaşlığa meyilleniyoruz.
Bu hız bizi tat almayan, keyif almayan, tahammülsüz bir yapıya mahkûm ediyor. Tahammülsüzlüğümüzün dışa vurumunu hayatımızın her alanında yaşıyoruz.
Bu hız yüzlerce yılda oluşan pek çok değeri/alışkanlığı yok etti. Davranışlarımız, konuşmalarımız, kültürümüz, huyumuz, yemeklerimiz, yazılarımız ve ürettiklerimiz değişti. Hızla değersizleşen, hissizleşen, anlamasızlaşan şeylere mahkûm kıldık kendimizi.
Yürürken, trafikte iken, yemek yerken, konuşurken, yazarken, okurken, dinlerken hep bir acele ve tahammülsüzlük içindeyiz. Bu anlamsızlıklar beraberinde anlamsız bir tatminsizlikleri ve anlamsız şiddeti doğurmakta.
En temel değerlerimizden biri olan “Sabır” hız tuzağımızın kurbanı oldu. Hâlbuki “Sabır” insani pek çok değerin en temel dayanaklarından biridir. Sabır tahammülü, tahammül anlayışı, anlayış kavrayışı, kavrayış kaynaşımı, kaynaşım ise birliği getirmektedir.
Sabır harekete makul bir hız ayarı yaparken, beraberinde pek çok maddi manevi birikimi de sağlamaktadır. Sabır aşındıran değil, aşikâr bir yolculuk sunmaktadır. Sabır kayıp ettiren değil kazandırandır; Sabır değersizleştiren değil değerli kılandır;
Sabır çizgileri aşmamak, karşı tarafa geçmemektir. Karşı taraf, nefsi tahrik eden, kolaya, yanlışa, suça, günaha dair tüm olumsuzluklardır. Sabır bu olumsuzlukların şehvetli davetine, tüm cezp edici tuzaklarına icabet etmemek doğru tarafta durmaya direnmektir.
Sabır bir müşküllük, bir teslimiyet, bir boş vermişlik değil, aksine bir direnç, bir kendin oluş ve bir varlığın ispat etme çabasıdır.
Sabır, direnci, çabayı, var olmayı bir çizgiyi aşmadan başarabilmeyi ifade eder. Bu çizgi ahlakta, vicdanda, inançta, akılda, yasada, saygıda, sevgide akla kara gibi belli olan duruşu ifade eder.
Sabır servettir, sabır kıymettir. Onun telaşla, hızla, tahammülsüzlükle, hadsizlikle, akılsızlıkla, vicdansızlıkla değeri bir anda hiçsizleşendir. Bu servete, bu kıymete değer katacak olan sükûnettir, tahammüldür, vicdandır, edeptir, akıldır, çalışmaktır.
Sabır zor olan, kıymeti, değersizleştirilmemiş zaman çizgisinde belli olan asil bir davranış, bir karakter nimetidir.

Bu konuda bir yazı yazmak, bu yazıya çalışmak ve bunu okumakta, zor ve sabır gerektiren bir durum. Umarız bir nebze başarılı olabiliriz!

Sessizlik

Ses yok… Mutlak sükût var… Durağan bir an… Hareket yok… Sessizlik var… Dinginlik sağlandıktan sonra sükûta bakmak var… Dinlemek… Dinlenmek… Kar sessizliği… Ortam sıcak… Derinden sessizce gelen müzik… Sinir uçlarına masaj yapar gibi notalar… Uzaklara dalıp gitmek… Hiç bir yere takılmadan… Açılan ufuk… Gözleri yormayan gri beyazlıkta uzaklara açılmak… Yorulmadan süzülmek… Mekânın, zamanın pamuksu boşluğunda… Aşk… Ruhu canlı tutan… Ruha can katan… Damarlarda dolaşan sıcak bir akıntı… Mutluluk iksiri dağıtan, tüm hücrelere… Aşk! Bir nefes, bin bir heves…

Kendinizi Büyük Fırsatlara Nasıl Hazırlamalısınız?

Biraz ilginç bir ikilem bu. Başarılı olmamızı sağlayacak büyük fırsatı neden gerçekliği göz ardı ederek kovalamaya başlarız? Bunun nedeni insanların kendi başarılarına gerçekten inanmamaları olabilir mi? Nihayetinde bu, başarısız olunca uydurulmuş kuru bir bahane. Bu büyük fırsat karşınıza çıkar ama siz fark edemez ya da doğru şekilde kullanamazsanız insanları hayal kırıklığına uğratma ve itibarınıza zarar verme riskini almış olursunuz. Büyük ihtimalle böyle bir fırsat da karşınıza bir daha çıkmaz.
Büyük fırsatlar yakalayamamaktan daha kötü olan tek durum bu fırsatları ortada hiç sebep yokken kullanamamanızdır. Sizin için derlediğim sorulara vereceğiniz yanıtlarla harika bir fırsata ne kadar hazır olduğunuzu ölçüp eksiklerinizi giderebilirsiniz.
1. Gerekli altyapınız/kaynağınız var mı?
Birçok insan kendisini hemen meşhur edecek bir televizyon reklamında oynamak ya da hızla yayılacak bir makale yazmak ister. Tüm bunlar kulağa çok hoş gelse de, geri dönüşler internet sitenizin çökmesine neden olacak ya da altyapınızın müşteri trafiğiyle baş edememesine yol açacak kadar baskın olabilir. Büyük bir iş üzerinde çalışıyorsanız fırsatın büyüklüğünü omuzlayabilecek insanları ve süreçleri hazırlamak gibi, o işin bitmesi için gereken araçlara sahip olduğunuzdan emin olun.

Konuşma Bir Kompozisyon Değildir

Bir dinleyici grubuna bir kompozisyon okursanız, onları sıkıntıdan öldürebilirsiniz. Kısa bir süre önce katıldığım bir konferansta, bir konu üzerine dünya çapında uzman olan çok başarılı birisi bir konuşma yapıyordu. Ne yazık ki yaptığı aslında bir konuşma değil bir kompozisyonu okumaktı. Kendisinin üst düzey akademik birikimi yazıyı mükemmel hale getirmişti ama aynı tarzın, halka yönelik bir saatlik bir sahne konuşmasında da işe yarayabileceğine yönelik hatalı bir yargıya varılmıştı. Bir metnin dümdüz okunması biçiminde, tekdüze ve uzun bir kürsünün ardından yapılan bu konuşma, sonunda dinleyiciler tarafından takip edilmez bir hale dönüştü.
Eğer konuşmacı iletişim profesörü Bob Frank’in şu sözlerini dikkate alsaydı konuşması iyi olabilirdi: “Bir konuşma arka ayaklarına kalkmış bir kompozisyon değildir.” Bir konuşma oluşturmakla bir kompozisyon yazma arasında büyük bir farklılık vardır. Dinleyici önünde konuşma konusunda yeni olanlar, yazı tarzlarını taklit etmenin başarısız sonuçlar vereceğinin farkına varmalı.
Konuşmalar basitleştirme gerektirir. Ortalama bir yetişkin bir dakikada 300 kelime okuyabilir fakat insanlar dakikada 150-160 arası kelimeyi dinleyebilir. Benzer biçimde, araştırmalar işitsel hafızanın görsel hafızadan zayıf olduğunu göstermiştir. Yani birçoğumuz saatlerce okuyabilirken bir konuşmaya odaklanma becerimiz daha düşüktür. Bu nedenle kısa ve net konuşmalar hazırlamak önemlidir. On dakikalık bir konuşma sadece 1300 kelimeden oluşur. Yazılı metinler elden geçirilebileceği, defalarca okunabileceği ve düzenlenebileceği için net ve detaylı olabilir fakat konuşmadaki kelimeler anlık takip gerektirdiğinden kısa, etkileyici ve konuyla doğrudan ilgili olmalıdır.