Hayatta İyi ve Güzel şeyler Oluyor

Böbrek yetmezliği olan ve amcası tarafından bakılamayacağı gerekçesiyle 8 yaşındayken Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na verilen Kader Y.’nin (13) kaderi, korucuyu ailesi Mustafa ve Azize Boyraz çiftiyle değişti. Baba Boyraz, verdiği böbreğiyle kızını sağlığına kavuşturdu.
Görmeden kabul ettiler, Kadere can oldular
Habertürk Gazetesi'nden Aykut Yılmaz'ın haberine göre, Mersin’de yaşayan Boyraz Ailesi, bir kız çocuğuna koruyucu aile olmak için 2013 yılında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na başvurdu. Bakanlık, uygun çocuk bulunmadığını, sadece böbrek hastası bir kız çocuğu olduğunu bildirdi. Mustafa ve Azize Boyraz, Kader’i görmeden, koruyucu aile olmak istediklerini söyledi.
Kader, Boyraz Ailesi’nin yanına yerleştirildi. TIR şoförü olan baba Boyraz, 1 ay sonra Mardin’de büyük bir trafik kazası geçirdi. 27 gün Dicle Üniversitesi’nde yoğun bakımda yatan Mustafa Boyraz, kaza sonucu engelli hale geldi ve işini kaybetti.
Böbreğini Bağışladı
Bu sırada Kader rahatsızlandı, 10 ay Mersin’de ve Ankara’da hastanede yattı. Eşini evde, ilk eşinden olan oğluna emanet eden anne Azize Boyraz, Kader’e refakatçi oldu. Kader, böbrek nakli için sıraya alındı. Zaman zaman kızı için kan veren Mustafa Boyraz, organ bağışı için kendisinden doku örneği alınmasını istedi. Baba Boyraz, dokunun uyuştuğunu öğrenince tereddüt etmeden böbreklerinden birini Kader’e verdi. Ameliyat, Adana’da Yüreğir Başkent Hastanesi’nde önceki gün başarılı bir şekilde gerçekleşti.
Ameliyat sırasında Boyraz’ın safrakesesinde taş olduğu anlaşılınca, operasyonda safrakesesi de alındı. Baba Boyraz, “Kazadan sonra kızıma gideceğim diye hayata tutundum. Böbreğimi verirken de hayatımı ikinci defa kurtarmış hissettim” dedi.

Anadolu Efes'ten Mükemmel Galibiyet

Euroleague çeyrek final karşılaşmalarında bu hafta tam anlamıyla bir Türkiye mucizesi yaşandı. Fenerbahçe’nin ilk iki maçı ile Darüşşafa ve Anadolu Efes’in kesin favori rakipleri karşısındaki deplasman galibiyetleri, turnuvada beklenmedik bir Türk hegomanyası yarattı. Bizler için çok zevkli ve gurur dolu bu maçlar, unutulmaz hatıralar olarak hafızalarımıza kazandı. Tüm takımlarımızı tebrik eder, başarılarının Final-Four’a ulaşarak taçlandırmalarını temenni ederiz.
Anadolu Efes’in Yunanistan deplasmanına gidersek; Karşılaşma takımların karşılıklı basketleriyle dengede başladı, 8-10 Efes TV molasına önde girdi. Mola sonrası oyundaki denge değişmeyince Anadolu Efes ilk periyotu 22-23 önde tamamladı.
İkinci çeyrek de takımların bulduğu karşılıklı basketlerle açıldı, 14.dakikada skor 30-27 Olimpiyakos lehine oldu. Periyotun diğer yarısı ev sahibi ekibin istediği gibi oynanınca ilk yarı 44-37 Olympiacos üstünlüğünde geçildi.
Üçüncü periyota takımımız iyi başladı, 23.dakikada farkı eriterek skoru 44-41 yaptı. Fakat Anadolu Efes’in oyundaki üstünlüğü kısa sürünce kontrolü ele geçiren Olimpiyakos son periyota 54-51 önde girdi.

Harikasın Darüşşafaka!

Darüşşafaka Doğuş dün akşam harika bir iş çıkardı. Euroleague' çeyrek final eşleşmesinde şampiyonluğun en güçlü adaylarından Real Madrid'i deplasmanda yenmeyi başararak çok önemli bir başarıya imza attı. Kağıt üzerinde kesin favori görünen Real Madrid karşısında inanarak ve bu inancı sahaya akıllı bir oyunla yansıtarak, Darüşşafaka güzel bir an bıraktı dün akşamdan zamana. Onlara candan teşekkürlerimizi sunar, aynı güzel anların nihai başarı olan Final Four'a çıkarak ulaşmalarını temenni ederiz.
Maçın hikayesine bakarsak, oyuna Clyburn’ün üçlüğüyle başlayan Darüşşafaka Doğuş dış atışlardan isabet bulurken Real Madrid, Gustavo Ayon’un asistleri üzerinden Jeff Taylor’la basketler buldu. İlk 5 dakika 8-12 Daçka önderliğinde geçilirken skoru istediği gibi yöneten temsilcimiz ilk çeyreği 19-22 önde kapattı.
İkinci çeyrek Ante Zizic’in rakip pota altına kurduğu üstünlükten desteklenen Daçka hücumları, Scottie Wilbekin’den gelen üçlüklerle de eklenince, çeyreğin 3. dakikasında farkı 9’a çıkarttı ve skoru 28-37’ye getirdi. Sonraki bölümde Madrid farkı indirmeyi başarsa da ilk yarı Wilbekin’in son saniye üçlüğüyle 38-44 Daçka lehine tamamlandı.
Üçüncü çeyrekte Real Madrid tarafında sahada Sergip Llull fırtınası esti. 3 dakikada 4, çeyrekte toplamda 5 üçlük isabeti bulan Llull takımını skorda öne geçirmeyi başardı. Daçka cephesinden Llull’e cevap Brad Wanamaker’dan gelse de son periyoda Real Madrid 68-66 önde girdi.
Son çeyreğe 6-0’la başlayan Daçka 3. dakika geride bırakılırken 68-72 öne geçti. Ayon’la maça tutunan Real Madrid, aldığı hücum ribaundlarıyla da ikinci şans sayıları buldu. Son dakikaya 78-78 beraberlikle girilirken Wilbekin eşitliği bozdu ve son 50 saniyeye girildi. Sonraki hücumdan yararlanamayan Madrid, Clyburn’e taktik faul yaptı. Faul atışlarında hata yapmayan Clyburn farkı 4’e çıkartırken kalan sürede skoru koruyan Darüşşafaka Doğuş maçtan 80-84 galip ayrıldı ve seride durumu 1-1’e getirerek saha avantajını cebine koymuş oldu.
Gurur Dolu Bir Gece
Madrid yolculuğu öncesinde Brad Wanamaker ve Birkan Batuk'la yapılan görüşmüşmede; Her ikisi de, "Dışarıdan bakan insanlar İspanya'da alacağımız galibiyeti sürpriz olarak görüyor ama bizim için orada maç kazanmak sürpriz olmayacak" demişlerdi. Haklı da çıktılar! Koç David Blatt, Darüşşafaka'ya maçın ikinci yarısında bir an bile geri adım attırmayarak galibiyetin gelmesinde inancın çelik iradesini sahaya yansıttı.

Keçiboynuzu: Mucize Tat Karat Karat

Pek çok kere farklı mecralarda karşımıza çıkan, önce adı ile sonra faydası ile dikkatimizi çeken Keçiboynuzu hakkındaki bilgileri derleyip toplayıp bir araya getirmeye çalıştık. Konu hakkında bilmediğimizi pek çok şeyin olduğunu ve faydalarının tahminlerimizin çok ötesinde olduğunu gördük. Bu yazıyı okuyanlara konu hakkında farklı kaynaklardan daha ayrıntılı araştırmalar da yapmalarını önerir, yapmış olduğumuz derlemeyi ilginize sunarız. İyi okumalar.
Keçiboynuzu (Ceratonia siliqua) veya harnup, baklagiller (Fabaceae) familyasından olup Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü yerlerde doğal olarak yetişen ve baklaları (meyveleri) yenen, herdem yeşil çalı ya da ağaç formunda olan bir bitki türü.
Özellikleri
Uzun ömürlü ve boyu 10 m. kadar olan maki türü bir ağaçtır. Sert ve koyu yeşil yapraklıdır. Yaprakları, karşılıklı dizilmiş bileşik yapraklar olup boyları 10–20 cm. uzunluğunda olup damla uçludur.
Çiçekleri; 6–12 cm. uzunluğunda olup açık yeşilimsi kırmızı, küçük ve çok sayıdadır. Çiçekler eylül-ekim aylarında açar ve kötü kokuludur.
Ağacın meyveleri (legümen) ise 15–20 cm. kadar olabilen ve ilk zamanlar yeşil ama olgunlaştığında kahverengileşmektedir. Ağaç Meyvesinin mezokarpı (orta tabakası), taze iken yumuşak ve tatlıdır. Her bir meyvenin (bakla) içerisinde on beş kadar sert kabuklu yassı tohumlar bulunur. Tohumlar Trigosol adı verilen bir madde içerir.
Bitkinin bazı cinsleri hermafrodit, bazılarında ise erkek dişi ayrı ağaçlardadır. Erkek ağaçlar meyve vermez. Bitkide en erken meyve 15-20 yıl içerisinde alınır.
Akdeniz kıyılarında, Kıbrıs adası, Libya ve ABD'nin Kaliforniya bölgesinde bulunur. Türkiye'de Antalya'nın Alanya, Manavgat, Gazipaşa ilçeleri ile Mersin’in Anamur, Erdemli, Bozyazı, Aydıncık, Gülnar ve Silifke ilçeleri ile Muğla'nın Marmaris ve Datça ilçeleri dolaylarında küçük veya büyük gruplar halinde yetişmektedir.
Kullanımı Biçimleri
Keçiboynuzu meyveleri öksürük ilaçlarında kullanılır. Çiğneme tütününe tat vermek için katılır. Keçiboynuzu meyvesinden pekmez de yapılır. Tohumlarından elde edilen balsam, tekstil endüstrisinde apreleme için kullanılır. Ayrıca çikolata imalatında tatlandırıcı olarak da kullanılmaktadır. Afrodizyak özelliğiyle cinsel gücü artırdığına da inanılmaktadır.
Tarihsel önemi
Yunanca'da keration, İngilizce'de carob, Arapça'da ise kharub veya kharnub olarak anılır. Keçiboynuzu tohumu yüzyıllar boyunca elmas ölçmek için kullanılmış, elmaslar keçiboynuzu tohumu ile tartılarak satılmıştır. Bu yüzden, kırat ya da karat denilen ölçüye adını vermiştir.
“İki dirhem bir çekirdek”
"Keçiboynuzu çekirdeği, doğada ağırlığı değişmeyen bir tohumdur. Bütün tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda bekletildikten sonra filiz verebilir. Bu hem çok kuruduğu ve meyvesinden çıktıktan sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için, hem de içine su alma olasılığı çok az ve çok uzun zamana bağlı olduğu içindir. Bu nedenle Araplar, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde ağırlık ölçüsü olarak kullanılmıştır. Onaltı tanesi bir dirhem eder. Dirhem, değişmekle birlikte 3 gr. ağırlığı temsil etmektedir. Satıcı iki dirhemlik (32 çekirdek) bir şey satarken lütfedip 1 çekirdek fazla tartarsa bu, malı alanın itibarını gösterir. Olağandan fazla giyinen, süslenen vb. kişilere iki dirhem bir çekirdek denmesi bundan kaynaklanmaktadır."
Faydaları
Kolesterol içermez ve antioksidan özelliğine sahiptir. Kafein yoktur. Potasyum, kalsiyum, sodyum, magnezyum ve demir minerallerinden zengin olan keçiboynuzunu yüksek oranda çinko içerir.
Baklagiller familyasından keçiboynuzunun, içerdiği çözünmez posa, polifenoller ve taninler ile sağlığa olumlu etkileri bulunuyor.
Posa miktarı da yüksek oranlarda olan ve Çözünür ve çözünmez posa içeriği dışında iyi bir kalsiyum kaynağı da olan keçiboynuzunun özellikle kadınlar ve çocuklar tarafından tüketilmesi daha da önem taşıyor.
Kadınlarda ilerleyen yaşlarda kemiklerden kalsiyum çekilimi olduğu için osteoporoza karşı önlem alınmasını sağlayan keçiboynuzu, çocukların kemik gelişiminde de kalsiyum depolarını doldurmaya yarıyor.

Yaşamın Gayesi Nedir?

Bir kaç gün önce acı bir haber ekranlara düştü, devamında pey der pey ayrıntıları da gelip geçti. Ancak bazı bilgiler öyle hemencecik gelip geçmiyor, geçemiyor beyin süzgecinden. Israrla o bilgiyi/bilgileri alıp sorguluyor, analiz ediyor ve bizleri bir muhakeme yapmaya zorluyor. Bundan kaçış namümkün.

Bahse konu olan haber 70 yaşlarında bir çiftin Çeşme'de kayıp olması ile başlıyor, sonrası intihar haberleri ve en nihayetinde ise arkasındaki hikâye birer birer bizlere ulaşıyordu. Baştan sona günümüz insanın "Modern çaresizliğinin" izlerini taşıyan çağdaş bir trajedi bu yaşanılanlar. 

Sonrasında ayrıntısı ile ortaya çıkan haberin özetle içeriği şu şekilde: 70 Yaşında bir çift çok sevdikleri Çeşme'de birlikte bir otel yerleşiyorlar. Bir gece otelden ayrılıp sonrasında denizde beraber yaşamdan koptukları haberi ile gündemdeki hüzünlü yerlerini alıyorlar. Geriye bıraktıkları notta, malı mülkü satıp hayır kurumlarına bıraktıkları, kalan paralarını otel çalışanlarına bağışladıkları vd bir kaç kibar/düşünceli şeyler yer alıyor.

Medyanın işin peşine düşmesi ile çiftin sosyal medya (eskiden çaresiz insanlar sokağa düşerken, günümüzün modern dünyasında sosyal medya bu işlevi görüyor.) hesaplarında en son dinledikleri şarkı olan "Nasıl Geçti habersiz, O güzelim yıllarım'ı" ,

50 yıl birlikte mutlu yaşadıktan sonra, şimdi onurumuzla gitme zamanı. Sizi seviyoruz. Hoş çakalın” 

                                                    notu ile paylaştıkları ortaya çıkıyor.

Tam bunların kimi kimsesi yok muymuş derken, yine medyanın marifeti ile bir çocukları olduğu ve son vedadan önce yine sosyal medya üzerinden vicdanları yaralayan, bizlerin “Modern Çaresizliğini” yüzlerine vuran bir yazışmaları olduğunu görüyoruz.


Sabır

Günümüz insanının en temel şikâyetlerinin başında “hızlanan zaman” geliyor. Bir şeylere yetişememek korkusu, telaşı, aceleyi ve kontrolsüz hızı getiriyor. Medeniyetimizin bir tuzağı olmalı bu girdap.
Her şeyi hızlandıranda biziz, her şeye yetişmek için hızlananda biziz ve bu karmaşadan/telaştan bunalıp şikâyet eden de biziz.
Hayatımızın her anı hız üzerine kurulu. Bebeklikten başlayıp ahrete yolculuğumuza kadar bir hız tuzağı içinde ömürlerimizi heba etmekteyiz. Yarışlar, birincilikler, enler bizi tatmin etmiyor. Soluksuz bir koşuşturmadan diğerine start alıyoruz. En hılı okuyan, en hızlı yiyen, en hızlı araç kullanan, en hızlı mesaj yollayan, en hızlı karar veren, en hızlı hep hızlı kendimizi yitiriyoruz.
Ne tezattır ki bu hıza uyum sağlayıp ustalaşınca yavaşlığa hasret duyup onun için tersine bir çabaya giriyoruz. Hızla da mutlu olamayıp bu sefer durağana yakın bir yavaşlığa meyilleniyoruz.
Bu hız bizi tat almayan, keyif almayan, tahammülsüz bir yapıya mahkûm ediyor. Tahammülsüzlüğümüzün dışa vurumunu hayatımızın her alanında yaşıyoruz.
Bu hız yüzlerce yılda oluşan pek çok değeri/alışkanlığı yok etti. Davranışlarımız, konuşmalarımız, kültürümüz, huyumuz, yemeklerimiz, yazılarımız ve ürettiklerimiz değişti. Hızla değersizleşen, hissizleşen, anlamasızlaşan şeylere mahkûm kıldık kendimizi.
Yürürken, trafikte iken, yemek yerken, konuşurken, yazarken, okurken, dinlerken hep bir acele ve tahammülsüzlük içindeyiz. Bu anlamsızlıklar beraberinde anlamsız bir tatminsizlikleri ve anlamsız şiddeti doğurmakta.
En temel değerlerimizden biri olan “Sabır” hız tuzağımızın kurbanı oldu. Hâlbuki “Sabır” insani pek çok değerin en temel dayanaklarından biridir. Sabır tahammülü, tahammül anlayışı, anlayış kavrayışı, kavrayış kaynaşımı, kaynaşım ise birliği getirmektedir.
Sabır harekete makul bir hız ayarı yaparken, beraberinde pek çok maddi manevi birikimi de sağlamaktadır. Sabır aşındıran değil, aşikâr bir yolculuk sunmaktadır. Sabır kayıp ettiren değil kazandırandır; Sabır değersizleştiren değil değerli kılandır;
Sabır çizgileri aşmamak, karşı tarafa geçmemektir. Karşı taraf, nefsi tahrik eden, kolaya, yanlışa, suça, günaha dair tüm olumsuzluklardır. Sabır bu olumsuzlukların şehvetli davetine, tüm cezp edici tuzaklarına icabet etmemek doğru tarafta durmaya direnmektir.
Sabır bir müşküllük, bir teslimiyet, bir boş vermişlik değil, aksine bir direnç, bir kendin oluş ve bir varlığın ispat etme çabasıdır.
Sabır, direnci, çabayı, var olmayı bir çizgiyi aşmadan başarabilmeyi ifade eder. Bu çizgi ahlakta, vicdanda, inançta, akılda, yasada, saygıda, sevgide akla kara gibi belli olan duruşu ifade eder.
Sabır servettir, sabır kıymettir. Onun telaşla, hızla, tahammülsüzlükle, hadsizlikle, akılsızlıkla, vicdansızlıkla değeri bir anda hiçsizleşendir. Bu servete, bu kıymete değer katacak olan sükûnettir, tahammüldür, vicdandır, edeptir, akıldır, çalışmaktır.
Sabır zor olan, kıymeti, değersizleştirilmemiş zaman çizgisinde belli olan asil bir davranış, bir karakter nimetidir.

Bu konuda bir yazı yazmak, bu yazıya çalışmak ve bunu okumakta, zor ve sabır gerektiren bir durum. Umarız bir nebze başarılı olabiliriz!

Sessizlik

Ses yok… Mutlak sükût var… Durağan bir an… Hareket yok… Sessizlik var… Dinginlik sağlandıktan sonra sükûta bakmak var… Dinlemek… Dinlenmek… Kar sessizliği… Ortam sıcak… Derinden sessizce gelen müzik… Sinir uçlarına masaj yapar gibi notalar… Uzaklara dalıp gitmek… Hiç bir yere takılmadan… Açılan ufuk… Gözleri yormayan gri beyazlıkta uzaklara açılmak… Yorulmadan süzülmek… Mekânın, zamanın pamuksu boşluğunda… Aşk… Ruhu canlı tutan… Ruha can katan… Damarlarda dolaşan sıcak bir akıntı… Mutluluk iksiri dağıtan, tüm hücrelere… Aşk! Bir nefes, bin bir heves…

Kendinizi Büyük Fırsatlara Nasıl Hazırlamalısınız?

Biraz ilginç bir ikilem bu. Başarılı olmamızı sağlayacak büyük fırsatı neden gerçekliği göz ardı ederek kovalamaya başlarız? Bunun nedeni insanların kendi başarılarına gerçekten inanmamaları olabilir mi? Nihayetinde bu, başarısız olunca uydurulmuş kuru bir bahane. Bu büyük fırsat karşınıza çıkar ama siz fark edemez ya da doğru şekilde kullanamazsanız insanları hayal kırıklığına uğratma ve itibarınıza zarar verme riskini almış olursunuz. Büyük ihtimalle böyle bir fırsat da karşınıza bir daha çıkmaz.
Büyük fırsatlar yakalayamamaktan daha kötü olan tek durum bu fırsatları ortada hiç sebep yokken kullanamamanızdır. Sizin için derlediğim sorulara vereceğiniz yanıtlarla harika bir fırsata ne kadar hazır olduğunuzu ölçüp eksiklerinizi giderebilirsiniz.
1. Gerekli altyapınız/kaynağınız var mı?
Birçok insan kendisini hemen meşhur edecek bir televizyon reklamında oynamak ya da hızla yayılacak bir makale yazmak ister. Tüm bunlar kulağa çok hoş gelse de, geri dönüşler internet sitenizin çökmesine neden olacak ya da altyapınızın müşteri trafiğiyle baş edememesine yol açacak kadar baskın olabilir. Büyük bir iş üzerinde çalışıyorsanız fırsatın büyüklüğünü omuzlayabilecek insanları ve süreçleri hazırlamak gibi, o işin bitmesi için gereken araçlara sahip olduğunuzdan emin olun.

Konuşma Bir Kompozisyon Değildir

Bir dinleyici grubuna bir kompozisyon okursanız, onları sıkıntıdan öldürebilirsiniz. Kısa bir süre önce katıldığım bir konferansta, bir konu üzerine dünya çapında uzman olan çok başarılı birisi bir konuşma yapıyordu. Ne yazık ki yaptığı aslında bir konuşma değil bir kompozisyonu okumaktı. Kendisinin üst düzey akademik birikimi yazıyı mükemmel hale getirmişti ama aynı tarzın, halka yönelik bir saatlik bir sahne konuşmasında da işe yarayabileceğine yönelik hatalı bir yargıya varılmıştı. Bir metnin dümdüz okunması biçiminde, tekdüze ve uzun bir kürsünün ardından yapılan bu konuşma, sonunda dinleyiciler tarafından takip edilmez bir hale dönüştü.
Eğer konuşmacı iletişim profesörü Bob Frank’in şu sözlerini dikkate alsaydı konuşması iyi olabilirdi: “Bir konuşma arka ayaklarına kalkmış bir kompozisyon değildir.” Bir konuşma oluşturmakla bir kompozisyon yazma arasında büyük bir farklılık vardır. Dinleyici önünde konuşma konusunda yeni olanlar, yazı tarzlarını taklit etmenin başarısız sonuçlar vereceğinin farkına varmalı.
Konuşmalar basitleştirme gerektirir. Ortalama bir yetişkin bir dakikada 300 kelime okuyabilir fakat insanlar dakikada 150-160 arası kelimeyi dinleyebilir. Benzer biçimde, araştırmalar işitsel hafızanın görsel hafızadan zayıf olduğunu göstermiştir. Yani birçoğumuz saatlerce okuyabilirken bir konuşmaya odaklanma becerimiz daha düşüktür. Bu nedenle kısa ve net konuşmalar hazırlamak önemlidir. On dakikalık bir konuşma sadece 1300 kelimeden oluşur. Yazılı metinler elden geçirilebileceği, defalarca okunabileceği ve düzenlenebileceği için net ve detaylı olabilir fakat konuşmadaki kelimeler anlık takip gerektirdiğinden kısa, etkileyici ve konuyla doğrudan ilgili olmalıdır.