Sayfalar

Antik Kentler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Antik Kentler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Antik Kentler: Cyaneae

Finike - Kaş karayolu üzerindeki diğer bir ören yeri de Kaş'a 23 km uzaklıktaki Yavı Köyü'nün üzerinde bulunan sarp kayalıklardaki Kyaenai'dir. Araba ile tiyatronun yanına kadar çıkılabilir, köyden de harabe yerine tırmanmak mümkündür. Kyaenai ismi koyu mavi anlamına gelmekte, ayrıca "Çınlayan Kayalar" adıyla da anılmaktadır. Bunun nedeni rüzgârın buradaki kayalara çarparak çınlaması olsa gerektir.
Şehrin ne zaman kurulduğunu bilemiyoruz ancak ele geçen kitabeler şehrin tarihini M.Ö. IV. yüzyıla kadar çıkarmamıza neden oluyor. O tarihten itibaren de Kyaenai devamlı iskân edilen bir Lykia şehridir. Kyaenaili zengin lason 16 Lykia şehrine yardım ettiği gibi kendi şehrine de yardım etmiş, imarına çalışmıştır. Bu nedenle de ona Lykia'nın en büyük hâkimi anlamına gelen "Lykiakn" unvanı verilmiştir. Roma Devrinde büyük gelişme gösteren şehir Bizans döneminde de piskoposluk merkezi olarak varlığını sürdürmüş, X. yüzyılda terk edilmiştir.

Antik Kentler: Coracesium (Alanya)

Türkiye'nin güney sahilinde en dikkat çekici manzaralardan birine sahip olan Alanya, denize uzanan kayalık bir yarımadanın üzerinde bulunur. Alanya, ilginç evlere, dik uçurumlara ve istihkâm duvarlarına sahiptir. Günümüzün Alanya’sı olan yerde bilinen en eski yerleşim alanı “kaya” anlamına gelen Coracesium şehridir. Bu şehir, bulunduğu yer itibariyle bazen Cilicia bazen de Pamphylia topraklarına dahil edilmiştir. Strabo, Cilicia’yı batıdan doğuya doğru betimlerken dik uçurumun üzerinde kurulmuş bir kale olarak tanımladığı Coracesium ile başlar.
Mükemmel limanına ve son derece korunmalı konumuna bağlı olarak bu yer, hemen hemen her çağda korsanların ya da ayaklanmacıların sığınağı olmuştur. Bu yüzden M.Ö. 199’da III. Antiochos’a karşı direnen tek şehir Cilicia olmuştur. Yarım asır sonra, bölgenin yöneticisi olan Diodotos Trypon da VII. Antiochos ile müttefik kalmayı reddetmiştir. M.Ö. birinci yüzyılda Akdeniz’de korsanlık Roma İmparatorluğu için büyük bir ekonomik ve politik sorundu; korsanların hububat gemilerine el koyması öyle boyutlara ulaşmıştı ki neredeyse Roma’yı bile açlık tehlikesiyle yüz yüze bırakmıştı. Bu sebepten, Puplius Servius M.Ö. 78’de Cilicia’ya gönderilmiş ve korsanlara karşı bir dizi sefer düzenlemiştir ama sonunda başarısız olmuştur. Ancak daha sonra M.Ö. 65’te Roma Senatosu tarafından yetkilerle donatılıp güçlendirilen Puplius, tüm korsan kalelerine karadan ve denizden saldırarak onları kendi kontrolü altına almıştır. En son düşen şehir Coracesium olmuştur ve bu süreç içinde sadece korsanların filoları yok edilmemiş aynı zamanda şehrin istihkâm duvarları da yıkılmıştır ve bu taşlar denize düşmüştür.

Antik Kentler: Collosae

Denizli İli'nin 25 km. doğusunda, Honaz İlçesi'nin 2 km. kuzeyinde yer almaktadır.
Denizli-Ankara karayolunun 16. km. sinde bulunan Organize Sanayi Bölgesi'nden Honaz'a giden karayolu, Colossae kentinin içinden geçmektedir.
Antik kent, Honaz (Kadmos) dağının kuzeyinde Aksu Çayının kenarına kurulmuştur. Antik Çağdan beri kullanılan güney şark yolu üzerindedir. Büyük Frigya içinde bulunan en önemli merkezlerdendir. Ksenophon'a göre Frigyanın 6 büyük şehrinden biridir.
Pers egemenliğinde de parlak çağlarını yaşamıştır. İ.Ö. 2.yy.dan itibaren Hierapolis ve Laodikeia'nın kurulması ile önemini yitirmiştir. İ.S. 1.yy. başlarında Laodikeia ile birlikte yüncülük ve dokumacılıkta çok gelişmiştir. İ.S. 1.yy. da Neron döneminde meydana gelen depremle harap olmuştur.

Antik Kentler: Cadyanda (Kadyanda)

Fethiye’ye 24 km. uzaklıkta olun Kadyanda Antik Kenti’ne, büyük bir bölümü asfalt, 8 km.lik kısmı oturtulmuş olan bir yolla ulaşmak mümkündür. Üzümlü Beldesi’nin 400 m yukarısında ve denizden 915 m yükseklikteki kalıntılar görünebilmektedir.
Likçe kitabelerde ismi Kadawanti olarak okunan Kadyanda’nın adındaki –nd takısı nedeniyle tarihi M.Ö.3. binlere kadar indiği söylenebilir. Ancak antik kentten günümüze ulaşan yüzeydeki en eski kalıntılar M.Ö. 5. yüzyıldan daha eskiye gitmez. Kadyanda ören yerinde kenti çevreleyen sur duvarlarının bir bölümü, kaya mezarları ve bazı kitabeler en erken döneme tarihlenen kalıntılardır.         
Surların yanından Kadyanda'nın Roma döneminde de onarılarak kullanılmış olan Helenistik tiyatrosuna ulaşılabilir. Akropolün güney yamacına yaslanmış tiyatro, yıkılmasına rağmen eski görkemini yansıtır şekildedir.

Antik Kentler: Belkis (Zeugma)

Gaziantep İli, Nizip İlçesi'nin 10 km. doğusundaki Belkıs Köyü'nde, Fırat Irmağı kıyısında, Zeugma Antik Kenti bulunmaktadır. Tarih öncesi çağlardan beri kesintisiz iskan gösteren bu yerleşimin önemi, Fırat Irmağı'nın en kolay geçit verdiği iki noktadan birisinde olmasıdır. Zaten "Zeugma" adı da "köprübaşı" veya "geçit yeri" gibi bir anlam taşımaktadır. Günümüzde, üzerinde fıstık ağaçlı yetişmiş bulunan, 3-4 metre kalınlığında toprak tabakasıyla örtülüdür. Yaklaşık 20 bin dönümlük bir arazi üzerine kurulmuş olan bu antik kentin 1/3'ü, su tutulması Ekim 2000'de tamamlanacak olan Birecik Barajı göl alanı altında kalacaktır.
Tarihi
Kent, Hellenistik Dönem'in önemli bir ticaret merkezidir. Bölgenin Roma İmparatorluğu egemenliğine girmesinden sonra, burada "IV. Lejyon" olarak adlandırılan askeri garnizonun yerleşmesi ile kentin önemi artmıştır. Zeugma'da ticaretin ilerlemesiyle sanatsal etkinlikler artmış ve kültürel bir gelişme sağlanmıştır. Antakya'dan Çin'e uzanan ipek yolunun Zeugma'dan geçmesi, Samsat'dan ırmak yoluyla ticaret yapılması, IV. Garnizon'nun burada konuşlandırılması sonucunda, tüccarların kente yerleştiği ve Fırat manzaralı teraslara villalarını yapmış oldukları anlaşılmaktadır. Kentte, gelişmiş bir sınır ticareti ve buna bağlı olarak büyük bir gümrük olmalıdır. İskeleüstü olarak adlandırılan tepede, bir arşiv odasında 65.000 adet mühür baskısının ele geçmiş olması, bu kanıyı güçlendirmektedir. Papirus, parşömen, para torbaları ve gümrük balyalarını mühürlemede kullanılan bu mühür baskıları, Zeugma'da, hem güçlü bir haberleşme ağının, hem de gelişmiş bir ticaretin varlığını göstermektedir.

Antik Kentler:Attaleia

M.Ö. 188’de Syria Kralı III Antiochos, Pergamum ittifakı tarafından Magnesia’da bozguna uğratılmasından sonra Apamea Barışı’nı imzaladıysa da sınırlar konusundaki anlaşmazlık sona ermedi. Pergamum ve onun güçlü filosu için Pamphylia sadece çok önemli değil, aynı zamanda Side’yi ele geçirmeye çalışırken uğradığı başarısızlıktan sonra donanmasının sığınması için acil bir ihtiyaçtı. Bu sebepten (M.Ö. 159 – 138 yılları arasında hüküm süren) Pergamum Kralı II. Attalos donanmaya ait bir üs kurma amacıyla kendi adını verdiği Attaleia’yı kurdu. Şehrin eski bir yerleşimin uzantısı olması ya da önceden var olan bir yerleşimin üzerine yapılanmış olması muhtemeldir. Antalya’nın 5 kilometre batısında bugünkü Gurma Köyü topraklarında kurulan antik Olbia şehri, madeni parasına göre tarihi beşinci yüzyıla kadar uzanan antik bir merkezdi. Attaleia’nın kurulmasıyla, Olbia önemini kaybetti, varoş seviyesine indi. Olbia sakinlerinin Attaleia’nın halkını oluşturduğu varsayılır.
Eski çağlarda Attaleia olarak bilinen şehir Türkçe çoğu eser de dahil olmak üzere doğulu kaynaklarda Adalya olarak, batı kaynaklarda ise Adalia ve bazen de Satalia olarak ve günümüzde ise Antalya olarak geçer.
Elimizde şehrin tarihiyle ilgili süreklilik gösteren bir kayıt yoktur. M.Ö. 133’de Pergamum Kralı’nın topraklarını Roma’ya devretmesinden sonra Attaleia bir süreliğine bağımsız kaldıysa da daha sonra Cilicia devletine bağlandı. M.S. 46’da St. Paul’ün Perge üzerinden Attaleia’yı ziyareti şehrin tarihinde önemli bir olaydır. Şehrin ticaret merkezi olarak refah seviyesinin en yüksek noktaya ulaştığı dönemin M.S. ikinci yüzyıl olduğu bilinir ve M.S. 130’da İmparator Hadrian’ın ziyareti anısına yapılan yeni anıtlarla daha da değer kazanmıştır.

Antik Kentler: Aspendos


Köprüçay (Eurymedon) nehrinin yanında kurulmuş olan Aspendos, muhteşem antik anfi-tiyatrosuyla dünyaca tanınmaktadır.
Yunan efsanesine göre, şehir Truva Savaşı’ndan sonra Pamphylia’ya gelen kahraman Mopsos liderliğindeki Argive kolonicileri tarafından kurulmuştur. Aspendos bölgede kendi adına madeni para bastıran ilk şehirlerden biridir. Tarihi M.Ö. beşinci ve dördüncü yüzyıla uzanan bu gümüş sikkelerde şehrin adı yerel yazı ile Estwediiys olarak geçer. 1947’de yapılan Adana yakınındaki Karatepe kazılarında bulunan M.S. sekizinci yüzyılın sonlarına ait hem Hitit hiyeroglifi hem de Finike alfabesi ile kazılmış olan iki dildeki yazıt, Danunum (Adana) Kralı Asitawada’nın kendi isminden türetilmiş Azitawadda adında bir şehir kurduğunu ve kendisinin Muksas ya da Mopsus hanedanı üyesi olduğunu belirtir. “Estwediiys” ve “azitawaddi” isimleri arasındaki bu şaşırtıcı benzerlik Aspendos şehrinin Asitawada’nın kurduğu şehir olabileceğine işaret eder.
Aspendos eski çağlarda politik bir güç olarak önemli rol oynamamıştır. Aspendos’un kolonileşme dönemindeki siyasi tarihi Pamphylia bölgesindeki akımlarla uyum sağlar. Bu eğilim ile Aspendos, kolonileşme döneminden sonra bir süre Likya egemenliği altında kalmıştır. Şehir, M.Ö. 546’da Pers hâkimiyeti altına girmiştir. Aspendos’un bu dönemde de kendi adında parasını basmaya devam etmiş olması, şehrin Pers egemenliği altında bile oldukça özgür olduğunu gösterir.
M.Ö. 467’de devlet adamı ve askeri komutan Cimon ve onun 200 gemiden oluşan filosu, ani bir saldırıyla Eurymedon (Köprüçay) Nehri’nin ağzında konuşlanan Pers donanmasını yok etmiştir. Cimon, Pers kara kuvvetlerini ezmek için, en iyi savaşçılarını daha önce ele geçirdiği tutsakların giysilerini giydirip kıyıya göndererek Persleri kandırdı. Persler bu adamları gördüklerinde onların düşman tarafından serbest bırakılan yurttaşlar olduğunu düşündüler ve kutlama şenlikleri düzenlediler. Bundan yararlanan Cimon, karaya çıkartma yaptı ve Persleri yok etti. Bundan sonra Aspendos, Attika-Delos Deniz Birliği’nin üyesi oldu.

Antik Kentler: Arykanda


Akırçay vadisinde çevreye egemen bir konumu olan Arykanda’nın kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Kazılardan elde edilen kanıtlara göre Arykanda İ.Ö. V. yüzyılda mevcuttu. İ.S. 240 yılında büyük bir depremle yıkılan kent varlığını İ.S. XI. yüzyıla kadar sürdürmüştür. Bizans devrinde Akalanda adını alan kent teraslar halinde yapılmıştır. Yapılardan pek çoğu iyi korunmuş durumdadır.
Arykanda sözcüğü Luwi dilinde “Sunak yeri” anlamına gelmektedir. Plinius ilk yerleşenlerin Thrak kökenli olduğunu söylemekte ise de bu şüpheli bir iddiadır. M.Ö. 2000’de bu kentin olduğu yerde Anna isimli bir yerleşimden bahsedilmektedir. Ama bu yerleşim ile Arykanda arasında kesin bir bağ kurulamamıştır. M.Ö. 2000’lere ait burada iki adet taş balta bulunmuştur. Bu baltaların bir benzerlerinin de Limyra ,Patara ve Kynaenai’de bulunması bu bölgede iskanın Bronz çağında varlığını gösterir.
M.Ö. VI.yy.dan itibaren kentin tarihini bilmekteyiz. Kent önce Pers egemenliğinin altına girmiş ve M.Ö.V.yy.da Perslerin sağladığı olanaklarla zenginleşmeye başlamıştır. Bu dönemde yaşamış olan Pindaros burada bir Helios kutsal alanından bahsederse de kazıları yürüten Prof.Dr. Cevdet Bayburtluoğlu bu döneme ait buluntuların çok seyrek olduğunu ifade etmektedir. Daha sonrada M.Ö. 333’ de Büyük İskender kenti özgürlüğe kavuşturmuştur. Onun ölümünden sonra önce Ptolemaiosların onu takiben de Seleukosların eline geçmiş. Apameia Antlaşması ile Rodos Perea’sına bağlanan kent, M.Ö. II.yy.da Likya Birliği’nin üyesi olmuş ve kendi adına sikke bastırmıştır. M.S. 43’de Roma İmparatoru Claudius zamanında Romaya bağlanmış ve bu devrinde kent son derece gelişmiştir. Volkanik bir bölgede olan bu kent tarihte bildiğimiz M.S.141 depreminden büyük zarar görmüştür. Devrin zenginlerinden Opramoas’ın depremden zarar gören kente 10.000 denar yardım yaptığı bulunan bir kitabede yazmaktadır. Daha sonra Ağustos 240 depreminde yine bir yıkıma uğramıştır. Bu depremden sonra kent yaralarını kolay saramamış ve fakirleşmeye başlamıştır. Hatta İmparator Maximianus ve Diocletianus Arykanda için bazı vergi indirimlerinde bile bulunmuşlardır. Bizans döneminde ise kent Orykanda, Akalanda adı ile anılmaya başlamış ve Myra Metropolitliği’ne bağlı bir piskoposluk merkezi olmuştur. Bu devirde yerleşim Bazilika çevresi ile Nal tepesinde ve Büyük Hamam’ın olduğu sahada yoğunluk kazanmıştır. Hatta hâlâ Pagan inancını taşıyanlar ile Hıristiyanlar kenti kendi aralarında böldüklerini, kiliselerin tamamının bir bölgede toplandığından anlamaktayız.

Antik Kentler: Ariassos

Ariassos, Antalya’nın kuzeybatısında bulunan Taurus Dağlarındaki dar, taşlık bir vadide kurulmuştur. Ariassos’a ait bulunan en eski madeni para M.Ö. birinci yüzyıla aittir. Bir yüzünde Zeus’un başı bulunan bu paraların diğer yüzünde de kambur bir boğa görülür. Strabo, diğer kaynaklarda Areassos ve Ariassos olarak da geçen şehirden Aarossas olarak bahseder.

Yıkılmış birkaç Helenistik duvar dışında diğer tüm kalıntılar Roma ve Bizans dönemlerine aittir. En iyi korunmuş yapı, ortadaki kemeri daha yüksek ve geniş olan üç kemerli zafer takı şeklindeki şehir kapısıdır. Kemerler taş kaideler üzerinde yükselir.
Siteye, bu kapıdan geçilerek doğu-batı yönünde uzanan sütunlu caddeden geçerek girilir. Bu caddeye, Bizans döneminde ne için yapıldığı bilinmeyen ve dokusunu tamamen bozan bir çok yapı dikilmiştir. Bugün sadece birer taş yığınına dönüşmüş olduklarından diğer ana binaların özellikleri belirlenememiştir.

Vadinin güney ve kuzey uçları nekropol olarak kullanılmıştır. Burada bulunan cenazelere ait yapılar Pisidia özelliklerini taşır ve genellikle yüksek podyum üzerine yerleştirilmiş tonozlu yapılardan oluşur. Burada, kılıç ve kalkan motifleriyle süslenmiş kırılmış lahit bulunur. Sacrophaginin kapakları yuvarlak çatı biçimindedir.

Antik Kentler: Apollonia


Apollonia, Kaş-Finike yolu üzerinde Teke Yarımadası ve Sıcak Yarımadası arasındaki Kılınçı Köyü yakınlarında yer alır. Yeri hakkında araştırmacılar tartışma içerisinde olsa da Augustus ve Tiberius dönemine ait adak stelleri( dikili blok) sayesinde yeri saptanabilmiştir.
Apollonia’nın kelime anlamı Helen dilinde “ Apollon Yurdu” demektir. Yerleşke “L” harfine benzeyen bir kayalık üzerinde inşa edilmiştir. Ancak kim tarafından ne zaman kurulduğu bilinmemektedir.
Kentin günümüzde ulaşılabilen kısmı akropoldür. Akropol, Yunanca’da “yukarıda bulunan şehir” demektir. Eski Yunan kentlerinde, kentin yanı başındaki yükseklikte kurulan yerlere bu isim verilirdi.
Apollonia’dan günümüze kadar gelmeyi başaran en belirgin örnekler nekropoller(ölüler şehri) ve kentin çevresindeki mezar anıtlardır.
Diğer küçük Lykia şehirleri gibi Apollonia hakkında da daha fazla bilgi yokutr. Apollonia bir beyin oturduğu müstahkem kalelerden birisidir. Kalıntılardan anlaşıldığına göre M.Ö. IV. yüzyılda varlığı bilinen Apollonia'da, Aperlai vasıtasıyla Lykia Birliğinde temsil ediliyordu.

Antik Kentler: Aperlia

Sıçak Yarımadası'nda olup, Sıçak İskelesi'ndedir. Buraya Kaş'tan tekne ya da Üçağız'dan kayıkla kolaylıkla gelinebilir. Karadan ise Kılıçlı'da bulunan Apollonia'yı görüp buraya ulaşılabilinir. Ele geçen sikkelerden, bir Lykia şehri olan Aperlai'nin tarihinin M.Ö. V. veya IV. yüzyıla kadar inebildiği anlaşılmaktadır. İsindi, Simena ve Apollonia ile birlikte Lykia Birliği içinde bulunan Aperlai, aynı zamanda birliğin başı olarak da görülür.
Deniz kenarından başlayan rekteaonal ve poligonal teknikteki surlar, aralıklı kulelerle takviye edilmiştir. Roma dönemine ait dikdörtgen bir alanı çeviren surlar yer yer görkemli bir görünüşe sahiptir.
Surun dışındaki diğer kalıntılar Bizans ve sonrası dönemlerden kalmadır. Surun güney tarafı ise poligonal teknikte ve çok harap vaziyettedir. Bu yönde iki yanında kulelerle takviye edilmiş bir ana giriş kapısı da bulunuyordu. Kuzeybatı köşesinde bir kilise ve güneydoğu köşesindeki şapel dışında belirli bir yapı bulunmaktadır.
Surun doğusunda hemen hepsi yuvarlak kavisli kapağa sahip çok sayıda lahit bulunmaktadır. Bunların bazıları erken dönem surları ile sahil arasında yer alır. Böylece bu alanın daha sonra duvarlarla çevrilen şehre ait olduğu anlaşılmaktadır. Aperlai'nin rıhtımı ve buna bağlı yapılar bugün su altında kalmış olup deniz altındaki görüntüler yer yer izlenebilmektedir. (Kaynak 1)
Kent adının orijinali Luwi dilinde “Aprillai” olup “Akarsu Boğazı” anlamına gelmektedir. Aperlai, küçük boyutlu bir Likya liman kentidir. M.Ö. V. ve IV. yüzyıla ait eserler olarak APR ve PRL kısaltmalarıyla bastırdığı Lykia dili ile yazılmış gümüş sikkeler, Aperlai’ın Lykia Birliği öncesi varlığına işaret eder. Şehrin ismine daha çok, geç devir yazarlarında Plinius, Stadiasmus, Ptolemaios, Hierokles’te rastlamak mümkündür. 16. yüzyılda, tamamen terk edildiği ve belki 3-5 balıkçı ailesinin barındığı korunaklı bir liman olarak Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinde de anılmaktadır. Birlik dönemine ait sikkeleri de ele geçmiş olan Aperlai’ın diğer Roma egemenliğindeki Lykia şehirleri gibi yalnız III. Gordianus zamanında sikke basma yetkisine sahip olduğu bilinmektedir. Lykia Birliği sırasında Aperlai; üç kentin, bazı kaynaklara göre ise dört kentin “tek oya” sahip olduğu birliğin başındadır. Aperlai’ın Simena, Apollonia ve İsinda ile bir “sympoliteia” imzaladığı ve oluşturduğu kesindir. Söz konusu üç şehrin vatandaşlarından yazıtlarda “Simena’dan Aperlailılar” diye söz edilmekte ve kendi etnik isimleri kullanılmamakta idi. Bizans dönemi Piskoposluk kayıtlarında ise ismi “Aprillae” şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Tüm Likya liman kentlerinde olduğu gibi Aperlai’da da limana yakın iki adet Roma dönemi hamam kalıntısı saptanabilmiştir. Biri akropolün kuzeybatı köşesinde diğeri de güney-doğu köşe de olmak üzere iki adet küçük boyutlu Bizans kilisesi kalıntısı dikkat çeker. İ.S. 6.-7. yüzyıllara tarihlenen her iki kilisede bazilikal planda inşa edilmiş olup, erken Bizans kilise mimarisini yansıtır. Orta geniş koridorun her iki yanında, iki dar koridor, sonunda ise yarım daire planlı apsis yer alır. (Kaynak 2)
Aperlai, batık kenti, lahitleri, muazzam Akdeniz manzarasıyla Mavi Yolculuğun vazgeçilmeyen durağı. Dalaman ile Antalya arasında yer alan ‘Işık Ülkesi’ Likya Bölgesi adeta bir açık hava müzesine benzer. Hiç ummadığınız anda, bazen bir antik kent, bazen yalnız bir lahit, bazen zamana inat ayakta kalmaya çabalayan bir yapı parçası çıkar karşınıza. İnönü Körfezi’ni tekneyle dolaşırken girdiğiniz minik bir koyda, denizin içindeki lahidiyle ünlü Simena manzarasına eş bir görüntü karşılar sizi. Bu kez suların içinde zamana ve dalgalara direnen daha küçük, yalnız bir lahittir. Burası Teke Yarımadası’nın ucunda, Akdeniz’e sanki bir mantar ya da ters ‘T’ görünümüyle bağlanmış olan Sıçak Yarımadası’ndaki Aperlai antik kentidir.
Likya’nın Doğal Limanı
Bilge Umar’a göre adı ‘Akarboğaz’ anlamına gelen Aperlai’nin varlığını, MS 5. yüzyıla ait, adına basılı gümüş sikkelerin bulunmasından öğreniyoruz. Kendilerini ‘Trimilili’ olarak adlandıran Likyalılar, ilk yerleşim yurtları Dirmil Yaylası’ndan (Burdur-Gölhisar) zamanla denize açılmak üzere kıyı bölgelere taşınmışlar. Atina ve Pers istilalarının ardından MS 9. yüzyıla dek Likya eyaletinin psikoposluk merkezlerinden biri olan Aperlai, Roma devrinde komşuları İsinda, Apollania ve Simena ile bir sympoliteia (ortak vatandaşlık) oluşturarak Likya eyalet meclisinde tek oyla temsil edilme hakkını kazanmış. Bu dörtlü birliğin (tetrapolis) başını çekme dışında tarihte önemli bir rolü bulunmayan kent, MS 141’deki büyük depremden zarar görerek yıkılmış. Dönemin en zengini Rhodopolis’li Opramoas, diğer Likya kentlerine yaptığı yardımları Aperlai’den de esirgememiş ve kentin yeniden yapılanmasına katkıda bulunmuş.
Surlar Kentin Haritası

Antik Kentler:Antiphellos


Kaş'ta buluşmuş olan iki dilli bir yazıttan, Kaş'ın altındaki kentin Antiphellos olduğu kesin olarak anlaşılmıştır. Ancak Kaş'ın daha eski ismi Habesos'dur.
M.Ö. IV. yy.'da Antiphellos çok küçük bir yerleşim yeri olup biraz yukarısında bulunan Phellos'un limanı idi. Ancak Hellenistik döneme girilirken Phellos gerilemiş, Antiphellos ise gelişerek daha ön plana çıkmıştır. Bu durum Roma döneminde de devam etmiş, şehir bölge ormanlarından elde edilen sedir ağacı ticareti ve süngercilik sayesinde gelişerek Phellos'un limanı durumundan çıkmış ve kendine yeten zengin bir şehir durumuna gelmiştir.
Şehirde akropöl olarak nitelenen yükseltinin Meis Adası'na bakan yüzünde muntazam sur kalıntıları görülür. Ancak bu sur kalıntılarının kuzey ve batı yönlerinden günümüze bir şey gelememiştir. Deniz kenarındaki sur kalıntıları da bugün görülebilir. Şehrin batı kısmında kalan Çukurbağ Yarımadası'na giden yolun sağında Antiphellos'un denize bakan tiyatrosu oldukça sağlamdır.
Kaş'ın en önemli anıtı Uzun Çarşı Caddesi üzerinde, halıcı dükkânlarının arasında karşımıza çıkan ve tek bloktan oluşan bir lahiddir. Günümüze sağlam bir şekilde gelebilen lahdin üzerindeki sekiz satırlık Lykia dilindeki yazı okunamadığı için lahdin kime ait olduğu bilinmemektedir. Bu nedenle de halk ona Kral Lahdi adını yakıştırmıştır.
Meyis Adası'na en yakın noktayı oluşturan Kaş tarihi eserler yanında tam bir doğa cennetidir. Çukurbağ Yarımadası bir dil gibi denize uzanmakta, yarımada üzerinde yeni yapılmış modern oteller yarımadayı süslemektedir. Yarımada aynı zamanda güzel manzarasıyla 3km.'lik iyi bir yürüyüş parkurudur. Kaş'ın içinde Büyük Çakıl, Küçük Çakıl ve Akçagerme gibi plajlar tertemiz sularıyla dinlenebileceğiniz seçkin yerlerdir. Ayrıca kayıkla Çayağzı Plajı'na da gidilebilir. Kaş'ın etrafında yer alan 6 adet mağaradan Kaş'a 18 km. uzaklıktaki Mavi Mağara, Aşırlı Adası Deniz Mağarası, güvercinleri ile ünlü Güvercinlik Mağarası en ünlü olanlardır. Bu arada Kaputaş Plajı da bir dünya harikasıdır.
Kaş zengin tarihi yanında gün geçtikçe daha çok rağbet gören trekking, dağcılık, rafting gibi doğa etkinlikleri içinde sayısız olanaklar vermektedir. Doğa ile başbaşa olmak isteyenler için Gömbe'deki Yeşilgöl ve Uçansu Şelalesi iyi bir seçenek oluşturmaktadır. Akdağ'ın dibinde bulunan Gömbe, Kaş'tan 70 km uzaklıktadır. Akdağ ise Batı Torosların Kızlar sivrisinden sonra en yüksek zirvesidir. Burada bulunan küçük goller de doğanın büyüleyici parçalarıdır. Gömbe'de Komba antik kenti, buradan 13 km uzaklıkta Sütleğen yakınındaki Meryemlik'te Nisa antik kenti vardır. Burada da mezarlar, agora ve tiyatro kalıntıları izlenebilir. Kasaba yakınında da Kandyba antik kenti yer almıştır. Kaş'ın bir özelliği de bazı harabe yerlerine yaya olarak gidilmesidir. Örneğin Kaş'a 12 km uzaklıktaki Phellos'a yürüyerek güzel bir gezi yapılabilir. Phellos harabeleri Çukurbağ ve Pınarbaşı köylerinin hemen üzerindedir.
Kaş'a gelip Kekova'ya gitmemek mümkün değildir. Kaş'tan tekne ile gidildiği gibi karadan üç Üçağız'a gidilip kayıkla da gezilebilir. Bu dünya harikası yeri görüp batık şehre hayran olmamak elde değildir. Kaş'ın etrafında adı bilinen Istlada, Apollonia, İsinda, Kyaenai gibi antik kentler yanında ismi bilinmeyen birçok harabe yeri daha vardır. Bundan dolayı bir yol kenarında veya bir dağ yamacında eski eser kalıntıları görmek mümkündür. Örneğin Kaş'a 7 km uzaklıktaki Bayındır Köyü'nde antik bir kent bulunur. Yatların bağlanmasına çok uygun olan Bayındır Limanı üzerindeki yamaçta biri Lykia yazıtlı bir grup lahit bulunmaktadır. Burası çok küçük bir antik kent olmalıdır. Adının Sebeda olduğu ileri sürülür. Kaş'ın batısındaki yüksek arazide birkaç harabe yeri vardır. Seyret Yaylası üzerinde 760 m yükseklikteki üç tepeye yayılan, poligonal duvarlara sahip bir harabe görülür. Sidek Köyü yolunda poligonal duvarlı, gotik lahitli ve Lykia yazıtlı bir kaya mezarı bulunan diğer bir harabe yeri vardır. Hacıoğlan Köyü'nün yukarısında, bir tepe üzerinde, ırmağın kuzey yakasında bir kale ile üç Lykia mezarı dikkati çeker. Çardaklı Köyü'ne yakın bir yerde ismi bilinmeyen bir kent ile Bağlıca'nın yarım saat güneyinde, tepe üzerinde de bir kale bulunmaktadır. Tüse Köyü'nün yakınındaki alçak bir tepe üzerinde Tysse adında küçük yerleşme görülür. Yakınında Aladam denilen yerde üst bölümleri basamaklı bir mezar Lykia için ilginçtir. Merkezi Lykia'yı oluşturan Kaş çevresi tarihi ve doğasıyla bir harikadır.

Antik Kentler: Antiocheia


Antiokheia'nın Isparta İli'ne bağlı Yalvaç İlçesi'nin yaklaşık 1 km. kuzeyinde ve Sultan Dağları'nın güney yamaçları boyunca uzanan verimli arazide kurulmuş bir Pisidia kentidir.
Antiokheia da Apollonia gibi bir Seleukos kolonisidir; fakat kesin kuruluş tarihi bilinmemektedir. Bu şehir I. Seleukos veya oğlu Antiokhos tarafından kurulmuştur. M.Ö. 39 ila 36 yılları arasındaki bir tarihte Amyntas'ın idaresi altına giren Antiokheia, onun M.Ö. 25'de öldürülmesiyle, bölgenin bütün şehirleri gibi, Galatya eyaletine dahil edilmiştir.
Antiokheia, M.Ö. 25'te veya biraz sonra Colonia Caesarea adıyla Roma kolonisi olmuştur. Kent, pek çok Latince yazıtın da kanıtladığı gibi, yaklaşık olarak iki yüz yıldan fazla bu statüsünü korumuştur.
Latince'nin M.S. 295 yılına kadar resmi dil olarak kullanıldığını imparator ve legatları için düzenlenmiş olan yazıtlar kanıtlamaktadır. Fakat bu tarihten sonraki decurioların (eyalet senatörü) protokolleri çoğunlukla Grekçe yazılmıştır. Sikkeler üzerinde de II. Claudius (M.S. 268-270) Devrinin sonlarına kadar Lâtince ibarelere rastlanmaktadır. Daha sonra Lâtincenin yerini Grekçe almıştır. Yazıtlarda ve Tanrı Men için adanmış olan adaklarda Lâtincenin, Grekçeyle kıyaslandığında çok daha az kullanılmış olduğu görülmektedir.
I.A. Richmond ve R.G. Collingwood'un tahminlerine göre kent merkezindeki nüfus 7500-10.000 civarında idi. B.Levick ise üç binin üzerinde emekli askerin bulunduğunu ileri sürmektedir. Ancak, Antiokheia'nın geniş sınırları içerisinde 30-40 bin civarında bir nüfusun yaşadığını söyleyebiliriz.
Antiocheia, M.S. 3. yüzyılın hemen sonunda kurulan genişletilmiş Pisidia eyaletinin metropolisi olmuştur. Kilise kayıtlarından anladığımıza göre, kent Bizans Devrinde de önemini korumuştur.
Kentin bilinen en erken sikkeleri M.Ö. 1. yüzyılın sonuna tarihlenmektedir. Koloni döneminin ilk 150 yılında fazla sikke basmamıştır. Koloni öncesi sikkeleri gibi, tipler çoğunlukla Tanrı Men ile ilgilidir. Sikkeler üzerinde "colonia" yazısı yer almaktadır. Claudius II'ye kadar sikke basımı devam etmiştir. Bu sikke basımı sayesinde kentin ekonomik durumunun M.S. 3. yüzyılda en üst noktaya ulaştığını anlamaktayız.
İ.S. 713'de Araplar'ın istilasına uğrayan kent yakılıp yıkılmıştır. Kazılar sonucu ele geçen kalıntı izleri ve bulgular bu olayı ve tarihi kanıtlamaktadır. Kentin tarihi 13.yüzyıla dek izlenebilmektedir. Ancak, bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren halkın bir kısmının o zamanın verimli toprakları olan Yalvaç'a göçtüğü, diğer bir kısmının ise başka eyaletlere taşındığı görülmektedir.
Kentin Tanımlanması
Antiokheia, deniz seviyesinden 1236 m. yükseklikte; Sultan Dağları'nın bir kolu üzerinde kuzey-güney yönünde uzanan Anthios Vadisi'ne hakim bir tepe üzerindedir. 120 m. yüksekliğindeki bu tepenin doğu, güney ve kuzey yamaçları sarp olduğundan kente ancak batıdan kolaylıkla ulaşılabilmekteydi.
Akropolün yüzeyi düz olmayıp doğu-batı, kuzey ve güneyde bir takım tepeler, başka bir ifade ile yedi tepe vardır. Yapıların bir çoğu bu tepelerin yamaçlarında ve küçük vadiler içinde toplanmıştır.
Arazinin doğal durumundan azami yararlanarak Antiokheia'da ızgara şehir planının ustaca uygulanması ilgi çekicidir. Antik kentin ayakta kalmış yapıları pek azdır. Bunlar genellikle temel kalıntılar halindedir.
Sur dahilinde, birbirine dik olarak; güneyden kuzeye ve doğudan batıya doğru birer eksen çizilerek, planlama bu eksenlere göre yapılmıştır. Güneyden kuzeye giden caddeye Decumanus Maximus ve doğudan batıya giden ana caddeye ise Cardo Maximus adı verilmiştir. Şehir planında esas itibari ile ana caddelere dik açılarla açılan dar, fakat düz sokakların mevcut olduğunu görmekteyiz.
Kentin iki ana meydanı şehrin doğusunda ve odak merkezinde idi. Bunlardan birincisi Augustus Tapınağı önündeki aynı adla anılan meydan, ikincisi bu meydanın batısında yer alan Tiberius alanıdır. Bu iki meydan arasında enlemesine yerleştirilen propylon yer almaktadır. Diğer üçüncü bir meydan ise, nymphaeumun önünde bulunmaktadır.
Kentin kuzeyinde, Roma hamamı-palaestra ve nymphaeum yer alır. Doğudaki tepenin yamaçlarında Augustus Tapınağı ve alanı, propylon, Tiberus alanı; onun batısında ise sütunlu cadde yer almaktadır. Sütunlu caddenin kuzeybatısında bouleuterion, bunun güneybatısında ise tiyatro bulunmaktadır. Tiyatronun kuzeyinde küçük kilise vardır. Kentin merkezi etrafında ve arazinin elverişli yerlerinde evler serpiştirilmiş durumdadır. Şehrin batısında Anadolu'nun en eski kiliselerinden birinin (St. Paul) kalıntıları günümüze kadar ulaşmıştır. Antiokheia'da geniş çapta kazı yapılmadığından diğer yapı kalıntıları hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz.
Kentin kuzeybatı surları temel seviyesinde, güneybatı ve güney surları ise kısmen ayakta durmaktadır.
Şehrin ana kapısı olan batı kapısı iki yanda surlarla birleşmektedir. Kentin ikinci kapısı güneydedir. Daha dar olan kuzey kapısı ise hamamla bağlantılıdır. Su kemerleri kentin kuzeyinde yer almaktadır.

Antik Kentler: Andriake

Myra'nın liman kenti olarak bilinen Andriake, Myra'ya beş dakika uzaklıkta olan Çayağzı'ndadır. Her ne kadar Myra'nın liman kenti olarak bilinirse de Myra'nın yanında müstakil bir şehir olmalıdır. M.Ö. 197'de III. Antiokhos filosuyla Anadolu kıyılarındaki Ptolemaiosların elinde bulunan yerleri alarak Andriake'ye gelmiştir. Traian da Myra'da konaklarken bu limanın iyi bir şekilde planlanması gerektiğini belirtmiş, ne var ki Traian'ın bu fikri kendi zamanında uygulanamamış ancak Hadrian zamanında olabilmiştir.

Andriake kalıntıları, Demre'ye yakın kısımda liman ağzında tepenin eteğinde yer alır. Harabede ilk görülen şey şehre su ulaştıran aquadüktlerdir. Liman ağzında görülen görkemli yapı kalıntısı, Roma Devri'neden kalma bir meydan çeşmesinin bize kadar gelen kısmıdır. Harabenin en büyük yapısı Plakoma adı verilen agoradır. Bu agoranın üç tarafı dükkanlarla çevrili olup ortasında büyük bir sarnıç bulunmaktadır. Agoranın batısında ise Granarium (silo) adı verilen 65x 32 m ebadında 7 odadan meydana gelen bir hububat deposu yeralır. Bütün odalar birbiriyle irtibatlı olup cephelerinde aynı kapılar bulunmaktadır. Ayrıca yanlarına da bekçi odaları yerleştirilmiştir. Cephesi düzgün taşlarla kaplanmış binanın ara ve arka duvarları poligonal tarzda yapılmıştır. Kapı üstündeki kitabesinden ve orta yerdeki Hadrian ve karısı Faustina'nın kabartmasından binanın M.S. 129 yıllarında yapılmış olduğu anlaşılmaktadır.

Günümüze iyi bir şekilde gelebilen görkemli silo binasında M.S. V. yüzyılda burada görev yapmış olan Herakleon isimli bir memurun rüyasıyla ilgili kabartmalar da yer almaktadır.

Silonun önünde ev kalıntıları ile liman caddesi, caddenin önünde de üstleri yarıya kadar açık gemi barınakları bulunmaktadır. Yamacın batısında gözetleme kulesi yer alır. Limanın kuzey kısmında da Roma Devri'ne ait Lykia tipi lahitlerin yer aldığı nekropol sahası bulunur. Burada da iki Bizans kilisesi vardır.(1)

Koyun iki yanına yayılmış kalıntıları ile arkeoloji meraklılarında halen heyecan uyandırıyor. Roma imparatorluğu zamanında, Andriake’den Lmyra’ya bir gemi gidip gelirdi. İki liman arasında gizlice çalışan bu gemi, yılda bir defa Lmyra’dan, bir defa da Andriake’den hareket eder ve iki kıyıdaki zenginlerin özel alışverişlerini gerçekleştirirdi. Bu alışveriş öyle iştah kabartıcıydı ki, bütün bir yıl yetecek kadar kazanç sağlanırdı.

Haksız rekabete neden olan bu gizli seferleri düzenleyenler, demokrasi iddiasıyla işe koyulan imparatorluk denetçileri tarafından tespit edildiğinde ağır para cezalarına çarptırıldılarsa da sonuç yine onların lehine gelişti. Karar açıklandı, bu gemilere göz yumulacaktı; her bir yolculuk için bu kentlere para ödenmesi, denetçilere elde edilen gelirin dörtte biri ve kargo ücretlerinin verilmesi şartları ile…

Myra’nın limanı olarak da bilinen Andriake, Plinius’a göre, Masikytos (Bey) ile Myra arasındaydı. Deniz rotalarını ilk defa gerektiği gibi tasvir eden rehber kitap “Stadiasmus Maris Magni”ye göre Andirake, Simena’dan 40 stadion yani yaklaşık 8 kilometre uzaklıktaydı.

Her iki konumlandırma da doğruydu. Ayrı bir kent olmaktan çok, adı hep Myra ile anılan Andriake, Seleukos Kralı III. Antiokhos’un İÖ 197’de bölgede egemenlik ilan etmesiyle birlikte varlık göstermeye başladı.

Antik kaynaklara göre, Andriake limanını koruyan zincirler vardı. Bu zincirler Roma döneminde imparatorluk komutanı Spinther’in haraç toplaması için buraya gönderilmesi ile kırılacaktı. İÖ 42’de Myra’nın para vermeyi reddetmesi üzerine Spinther, kente limandan girmenin göz korkutucu olacağını düşündü ve askerlerine Andriake limanındaki zincirleri kırmalarını emretti. Komutan bu düşüncesinde haklı çıktı ve Lykia’daki büyük yerleşimler, iyi korunan liman kentlerinin bile karşısında savunmasız kaldığı Spinther’a para vermeyi kabul ettiler.

Üstelik, bu yerleşimler daha sonra imparatorluğun da sadık bekçileri haline geldiler. Öyle ki, MS 48’de Andriake’yi ziyarete gelen imparator Tiberius’un evlatlığı Germanicus ve karısı Agrippina, limanda büyük şölenlerle karşılandılar. Çift, kenti dolaşırken adlarına dikilmiş heykelleri görünce büyük memnuniyet duydular ve Andriake ile Myra’yı Roma’nın Lykia’daki en sadık kentleri ilan ettiler.

Koyun kuzey tarafında Roma evleri, kemerli bir anıtsal çeşmenin kalıntıları ve lahitlere rastlarken, güney yakada agorayı, liman binalarına ait temelleri ve bir liman gözetleme kulesine ait parçaları görürsünüz. Ancak Andriake ne bir tapınak ne de görkemli bir tiyatro ile anılır. Andriake’nin dünya tarihine armağanı, Roma İmparatoru Hadrianus’a adanan granariumu yani “tahıl ambarıdır”

Bugünkü dev siloları andıran yapı, Patara ile birlikte bölgenin en büyük granuriumu olarak anılırdı. Başka limanlardan Andriake’ye yaklaşanlar ilk olarak bu granariumu görürdü.

Agoranın batısında kalan bu sekiz odalı granarium, 65’e 32 metre boyutlarında, cephesinde iki bekçi odası bulunan bir yapıydı. Ön cephesinde duvar boyunca ilerleyen latince yazıt, burasının imparator Hadrianus’a ithaf edildiğini belirtirdi.

Cephesinde İmparator Hadrianus ve eşi Faustina’nın kabartma büstleri bulunan yapının en ilginç kısmı ise, bir depo bekçisinin gördüğü rüyalarla ilgili kabartmalarıydı. Bekçinin uyku sırasında ve rüyadaki halini anlatan tasvirin buraya işlenmesi pek sık rastlanan bir durum değildi.

Çatısı dışında neredeyse tamamen ayakta duran bu dev bina, MS 130’da, imparator burayı ziyaret etmeden bir yıl önce yapılmıştı.

Aslında 2. yüzyılla birlikte Roma’nın erzak temin politikası değişmişti. Artık belli noktalarda büyük toplama merkezleri yapılmakta ve buralardan erzak Roma’ya gemilerle sevk edilmekteydi. Bu biriktirip taşıma işlemi nedeniyle “İmparatorluk Horreum”u denilen bu dev silolar yapılmıştı.

Hıristiyanlık tarihi için de önem taşıyan Andriake, antik kaynaklarda kendine özel bir nedenle yer bulur. Aziz Paulus’un Roma’ya giden kutsal rotasında burada durduğu anlatılır.

MS 60 Yılında burada gemi değiştiren Aziz Paulus aslında Roma’ya hesap vermek üzere yola çıkmıştır, ama gerçek hedefi, Roma’nın Hıristiyanlığı kabulünü sağlayacak çalışmaları bizzat dünyanın o dönemdeki başkentine taşımaktır.

Azizi Paulus’un bu molası yıllar sonra Myra’nın bir piskoposluk merkezi olmasına yol açacaktır. Aziz Paulus kadar Andriake için önem taşıyan diğer bir din adamı da, hikâyelerine konu olduğu için, mucizeleri ile bilinen Aziz Nikolaos’tur.

Daha çok Myra’nın limanı olarak bilinen Andriake, Roma İmparatorluk döneminde Patara ve Phaselis kadar önem taşıyan, özerk yönetime sahip bir kente dönüşmüştür.(2)

 

 


 

Antik Kentler: Anavarza

Roma İmparatorluğu döneminde Caesarea ad Anabarsum olarak anılan yer, Adana İli Kozan İlçesi'nin 28 km. güneyindedir. Antik şehir duvarlarının hemen dışına kurulmuş küçük köyün ismi Dilekkaya' dır.
Kentin Roma İmparatorluk Devri öncesi tarihi hakkında hemen hemen hiçbir bilgimiz yoktur. M.Ö. 19 yılında İmparator Augustus tarafından ziyaret edilen kent "Anazarbus yanındaki Caesarea" diye anılmaya başlamıştır. Anavarza Roma İmparatorluk Devrinin ilk iki yüzyılı boyunca büyük bir varlık göstermemiş, Kilikya başkenti Tarsus'un gölgesinde kalmıştır. Tarsus günümüze kadar yaşayabilmiştir; ama bunun karşılığında tarihi anıtlarının büyük bir bölümünü kaybetmiştir. Roma imparatorlarından Septimius Severus'un, Pescennius Niger ile yaptığı iktidar savaşı sırasında, Severus'un tarafını tutan kent, onun Niger'i 194 yılında İsos'ta yenerek imparatorluğun tek hakimi olmasından sonra ödüllendirilmiş, tarihinin en parlak dönemini yaşamaya başlamıştır. M.S. 204-205 yıllarında Kilikya, İsauria ve Likaonia eyaletlerinin metropolisi olmuştur. M.S. 260 yılında diğer Kilikya kentleri gibi Anavarza da Sasani Kralı Şapur tarafından fethedilmiştir. M.S. 4.yy.'da İsauria'lı Balbinos tarafından tahrip edilmiş olan Anavarza, İmparator II. Theodosius zamanında M.S. 408 yılında kurulan Cilicia secunda'nın (Bitek Kilikya) ve eyaletin başkenti olmuştur. 525 yılındaki büyük depremden zarar gören kent İmparator İustinianus tarafından onartılarak İustiniopolis adını almıştır. Ancak 561 yılında ikinci kez deprem felaketine uğramıştır. 6. yy. da ise kent büyük bir veba salgınına uğramıştır.
İslâmın yükselmesini takip eden yüzyıllarda Anazarbus, Araplar ve Bizanslılar arasında tampon bölge olarak kalmış ve sık sık bu iki taraf arasında el değiştirmiştir.
Anavarza' da; 1500 metre uzunluğunda 20 burçlu sur, dört giriş, sütunlu yol, hamam ve kilise kalıntısı vardır. Sur dışındaki tiyatro ve stadyum, su yolları, kaya mezarları; kentin batısındaki nekropolleri yararak açılmış olan antik yol; korunmuş havuzlu mozaikler (M.S. 3. yy.'a ait deniz tanrıçası Thetis mozaiği), Adana bölgesinde tek örnek olan 3 girişli zafer takı ve ovanın ortasında bir ada gibi yükselen tepe üzerindeki Ortaçağ kalesi önemli eserlerdir.
Stadyumun elli metre kadar kuzeydoğusundaki kayalık yapay bir yarıkla ayrılmıştır. Roma veya ilk Bizans döneminde, Anazarbus'tan Flaviopolis (Kadirli) ve Hierapolis-Kastabala' ya giden yola geçit vermek için açıldığı sanılan geçit 250 metre uzunluğunda, 4-15 metre genişliktedir. Yolun her iki tarafında kayalar 50 metre yüksekliğe kadar uzanır.
Kuzey-güney sütunlu cadde üç gözlü takla başlar. Anavarza'nın geçmişte karşılaştığı birçok deprem yüzünden, zafer takı ancak kısmen günümüze gelebilmiştir. Güney yüzünde siyah granitten altı adet Korinth stili sütun başı bulunan, üç kemerli bir geçittir. Kuzey yüzünde ana kemerin her iki tarafında birer heykel nişi vardır.
Vahşi hayvanlı gösteriler için yapılmış olan amfiteatr tamamen taşlarla inşa edilmişti. Antik çağda (birçok binada olduğu gibi) diğer binalara malzeme sağlamak amacıyla sürekli olarak yağmalanmış olduğu anlaşılmaktadır.
Kale üç bölüme ayrılmaktadır: Birinci sur ve küçük kilisenin de içinde bulunduğu kışla; iki sur arasındaki düz kayalık üzerine kurulmuş olan üç katlı kule; ikinci sur ve içinde bulunan bitişik odalar topluluğu, depolar ve su tankları.

Antik Kentler: Amyzon

Aydın İli'ne bağlı Koçarlı İlçesi, Gaffarlar Köyü sınırları içindeki Amyzon, Karia kentlerindendir. Kent tarihi konusunda yalnızca yazıtlardan yararlanıyoruz. III. yüzyılda önce Ptolemaios, sonra Seleukos yandaşlığına geçen Amyzon, İ.Ö. II. yüzyılın sonlarına doğru, Latmos aşağısındaki Herakleia kenti ile bir ikili anlaşma gerçekleştirdi. III. Antiokhos, İ.Ö. 203'te Amyzon'a gönderdiği mesajda, kent ayrıcalıklarını onayladığını belirtmişti; Apollon ve Artemis tapınağına sığınanları koruma altına alma yetkisi de ayrıcalıklar arasındaydı. Kent surları bugün de ayaktadır ve İ.Ö. 300'lerde uygulanan izodomik yöntemle örülmüştür. Apollon ve Artemis tapınağı, surlar, tonozlu yer altı odaları ve Bizans yapısı, bugün ayakta olan yapılardandır. (K1)
Tarihçe:
Strabon'a göre Alabanda'nın bir peripolionudur [Strabon 14; 2; 22]. MÖ 3. yy'da Ptolemaios ile anlaşma yapan kent; MÖ 2. yy'da Seleukoslar ile de anlaşmış ve Latmos Herakleiası ile barış yapmıştır. III. Antiokhos'un MÖ 203'de yazdığı bir mektuba göre bazı imtiyazlara sahiptir. Klaros'a bir delege gönderdiği bilinmektedir. MS 2. yy'da dini bir merkez haline gelmiştir [Bean 1976:53; Özkaya-San 2002:246].
Araştırma ve Kazı:
20. yy'ın başlarında Paton ve Fowler; 1950'li yıllarda Robert; 1970'li yıllarda Lauter tarafından yapılan araştırmaları 2000'de Özkaya ve San'ın birlikte yaptığı yüzey araştırması izlemiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanmış tescilli arkeolojik sit alanları listesinde yer almaktadır.
Kalıntılar:
Sur:
Bir kısmı 6 m yüksekliğe kadar ayakta kalabilmiş sur isodomos tekniğinde kesme taş bloklardan inşa edilmiştir. Yaklaşık 137 m uzunluğunda ve 1.68 m kalınlığındadır. Olasılıkla MÖ 300'lere aittir [Bean 2000:210].
Tapınak/Kutsal Alan:
Artemis Tapınağı; teraslar üzerine inşa edilmiştir. Dor düzeninde olan tapınak 6x15 m ölçülerindedir. Doğu-batı yönünde uzanır. Bir naos ve bir pronaostan meydana gelir. Pronaos ile naos arasındaki açıklık 1.4 m kadardır. Pronaos girişi ve naos kare-dikdörtgen bloklarla döşelidir. Tapınağın üst kısmına ait mimari parçalar tapınağın Yunan tipinde inşa edildiğini gösterir. Yapının bir temenos duvarı ile çevrili olduğu düşünülmüştür. Doğu yönünde sunak olduğu tahmin edilen bir yapı tespit edilmiştir. Idrieus tarafından inşa edildiğini gösteren yazıt; bir arşitrav bloğu üzerinde tespit edilmiştir. Dolayısıyla tapınak; Hekatomnoslar Dönemi'ne tarihlenir. Adak sunularındaki yazıta göre tapınak; Artemis ve Apollon'a ithafen inşa edilmiştir [Özkaya-San 2002:246-247; Bean 1976:53].
Diğer:
Kentte birkaç tanımlanamayan yapı dışında depo olarak kullanıldıkları düşünülen tonozlu büyük yeraltı odaları mevcuttur. Bu yapılar doğu-batı doğrultusunda birbirine paralel uzanmaktadır. Bazılarının sarnıç olarak da kullanılmış olabileceği düşünülmüştür. Kentte bulunan sikkeler Hellenistik ve Roma dönemlerine aittir [Bean 1976:53; Özkaya-San 2002:246]. (K2)
Amyzon Artemis Tapınağı 
Bir Kuzey Karia yerleşimi olan Amyzon ( Har. 1 ), özellikle kutsal alanıyla yakın çevresindeki yerleşimlere hizmet eden bir kült merkezi olmalıdır. Kent içinde görülebilen en önemli kalıntıyı oluşturan ve duvarları günümüze kadar korunan teras aynı zamanda şehir suru olarak da kullanılmıştır.

Antik Kentler: Alinda

Aydin İli’ne bağlı, Karpuzlu ilçesi üzerinde yer alan Alinda, önemli Karia kentlerinden biridir. Hekatomnos'un kızı olan Ada, kardeşi Pixodaros tarafından Halikarnasos’tan kovulunca I.Ö. 340'ta Alinda'ya çekilmiş ve bu şehri kendisine başkent yapmıştır. Alinda'da bugün de ayakta kalan en önemli yapı agoradır. Akropolün güney-bati eteğinde tiyatro yer alir. Akropol'de yalnız planı belli olacak durumda iki adet tapınak temeli yer almaktadır. Karpuzlu'nun evleri arasında Karia tipi lahitler, Alinda nekropolünün şehrin güney eteğinde yoğunlaştığının belgesidir.
Anadolu’nun en görkemli antik kentlerinden birisi  Alinda antik kentidir. Alinda Antik kentini tarih sahnesine çıkaran ve onu ünlü yapan Karia Kraliçesi Ada olmuştur.
Kent yapılarında mermerin kullanılmadığı, granit taşların kullanıldığı gözlemlenmektedir. Bulunan mezarlarda süse pek rastlanmaz. Her türlü olumsuzluğa rağmen Alinda gezgin için bulunmaz güzellikte bir kenttir.
Araştırmalarda Alinda kentinin tarih sahnesine çıkışının genellikle İ.Ö. 4. yy. olduğu söylense de kent hakkında bildiklerimiz İ.Ö. 14. yy'a kadar gitmektedir. Alinda, Hitit İmparatoru II. Mursilis (İ.Ö. 1350-1320) döneminde Sena Irmağı ülkesine bağlı bir kentti. II. Mursilis döneminde Alinda kentinin adının İalanti olduğu bilinmektedir. Bu bilgileri II. Mursilis'in anallerinden ve mısır yazıtlarından öğreniyoruz.            
Kentin yakın çağa ait bilgileri, öncekiler gibi azdır. İ.Ö. 340 yıllarında Halikarnasos'da olan Karia yönetimi iç kargaşalar yaşamaya başlamıştır. Bilindiği gibi anaerkil aile yapısına sahip olan Kanalılar aile içi evlilik yapıyorlardı. Dünyanın yedi harikasından biri olan Mausoleum'um sahibi Mausolos, karısı Artemisia, Piksodaros, Ada ve idriaus kardeştiler. Mausolos'un ölümüyle boşalan tahta, karısı Artemisia çıkmıştı. Artemisia'nın ölümünden sonra tahta kardeşi Ada'nın oturması gerekirken yönetimi Piksodaros ele geçirdi. Piksodaros bununla da yetinmedi ve gelecek zamanlarda tehlike oluşturacağını düşündüğü kardeşi Ada'yı Alinda kentine sürdü.

Antik Kentler: Alacahöyük

Alacahöyük, Çorum'un 45 km. güneyinde, Alaca İlçesi'nin 17 km. kuzeybatısında yer almakta olup, Boğazköy'e 34, Ankara'ya ise 210 km. uzaklıktaki Alacahöyük Köyü yerleşim alanı içerisindedir.
Höyük, bilim alemine ilk kez 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından tanıtılmış olup, bu yıllardan itibaren höyük Orta Anadolu'yu ziyaret eden bilginlerin uğrak yeri olmuştur. 1861 yılında ise G. Perrot Anadolu gezisi sırasında höyüğe gelmiş ve kapının sağ ve solundaki dört köşe kulenin planı ile orthostatlardan birini açığa çıkarmışır. Perrot bu çalışmadan sonra bu kabartmaların hitit dönemine ait olduğunu da ilk olarak ileri süren kişi olmuştur.
Törensel Sembol
Tunç, Eski Tunç Çağı, M.Ö. 3. Binin ikinci yarısı,
Yüksekliği 34 cm. Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Anadolu'nun tarihi coğrafyasında emeği büyük olan W. Ramsey de Wilson ile birlikte 1881 yılında höyüğü inceleyerek birkaç yeni kabartmayı daha önce bilinenlere eklemişlerdir. 1893 yılında ise E. Chantre Anadolu'ya geldiğinde ilk olarak höyüğe gelmiş ve o da sfenkslerin arasındaki dört köşe dehlizi ve onun gerisindeki ikinci kapıyı ve kapının sövelerini ortaya çıkarmıştır. Kabartmaların mülajını alan Chantre, kabartmaların konularına bakarak, Perrot gibi burasının bir saraydan ziyade mabet kapısı olabileceğini ileri sürmüştür. Sfenksli kapının güneyindeki aslanları da inceleyen Chantre bu kapılardan biri üzerinde yer alan yazının Frig yazısı olduğu görüşünü Ramsey'in yazısından sonra daha da kuvvetlendirmiştir.
Daha sonra 1906 yılından beri Boğazköy'de çalışan H. Winckler, Makridi Bey ve İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Halil Ethem Bey'in teklifi üzerine Höyük'te araştırma yapmaya karar vermişlerdir. 1907 yılında Makridi Bey sfenksli kapıda yaklaşık 15 gün süren bir çalışma yapmış, bu çalışma sonucunda kapı önünde birkaç yeni orthostat daha bulmuştur. Höyüğün birkaç yerinde sondaj çalışması yaptıktan sonra, höyüğün kuzey eteğindeki poterni (girişi) görerek bunu Boğazköy'deki poternle karşılaştırmıştır.
Höyük'te gerçek anlamda ilk sistemli kazılar, Cumhuriyet Döneminde Atatürk tarafından başlatılmıştır. 1935 yılında Türk Tarih Kurumu adına Hamit Zübeyr Koşay, Remzi Oğuz Arık ve Mahmut Akok gerçekleştirdiği ilk kazı çalışmaları 1983 yılına kadar sürdürülmüştür. Bu tarihten itibaren ara verilen kazılara 1997 yılında Prof. Dr. Aykut Çınaroğlu tarafından tekrar başlanmıştır.
Törensel Sembol
Tunç, Eski Tunç Çağı, M.Ö. 3. Binyılın ikinci yarısı,
Yüksekliği 24 cm. Dövme ve dökme tekniğiyle yapılmıştır.
Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Antik Kentler: Alabanda

Aydın İli'nin Çine İlçesi'ne 7 km. uzaklıktaki Araphisar Köyü üzerinde kurulu Karia kentlerinden biridir.

Byzantion'lu Stephanos'un bildirdiğine göre şehire bu ismi kral Kar, oğlu Alabandros'un at yarışı kazanması üzerine vermiştir. Alabandalıların büyük bir zenginliğe sahip olduğunu, lüks içinde yaşadıklarını ve şehirdeki bütün kızların harp çaldıklarını Strabon'dan öğreniyoruz.

En erken yerleşim izleri M.Ö. 3. yüzyıla dek uzanan şehir, Helenistik ve Roma dönemlerinde gelişmiştir. Duvarlar yaklaşık 4,5 x 5,0 km genişliğinde kabaca kare biçimli bir alanı çevrelemekte ve yapılar arasında agora, bouleuterion, tiyatro, hamamlar ve Artemis ve Apollon kutsal alanları yer almaktadır. Ayrıca şehrin kuzeyinde ve doğusunda nekropoller bulunmaktadır.Halil Ethem Bey'in yaptığı kazılarda iki tapınağın temelleri ortaya çıkarılmıştır. Kenteki önemli yapılardan biri bouleuteriondur. Bunun dışında doğuda yoğun şekilde görülen lahitler nekropolün burada yer aldığını göstermektedir. Bunun dışında su kemeri ve tiyatro görülebilen yapılardandır.

Antik Kentler: Aizanoi


Kütahya şehir merkezine 57 km. uzaklıkta Çavdarhisar İlçesi'ndedir. En parlak dönemini ikinci ve üçüncü yüzyılda yaşayan kent, Bizans Döneminde piskoposluk merkezi olmuştur. Kentte Zeus adına inşa edilen Anadolu'nun en iyi korunmuş tapınağı yer alır. Ayrıca büyük bir tiyatro ile buna bitişik stadyum, biri mozaikli olmak üzere iki hamam ve gymnasium, Kocaçay üzerinde iki adedi halen kullanılır durumda olan beş köprü ile antik baraj, borsa binası, sütunlu caddeler, nekropol alanları ve Meter Steune'nin kutsal mağarası bulunmaktadır. Kentte halen Alman Enstitüsü adına yapılan arkeolojik kazılar devam etmektedir.
Tarihi Araştırma ve Anıtlar (Klaus Rheidt)
Penkalas (Kocaçay) Irmağı'nın yukarı kesiminde, Tanrıça Meter Steunene'nin kutsal mağarası civarında yaşayan Frigya'lar öncülü olarak antik kaynaklarda adı geçen Azan adlı mitoloji kahramanın, Su Perisi Erato ile efsanevi Kral Arkas'ın birleşmesinden ortaya çıktığı sanılmaktadır. İşte bu mitoloji kahramanından Aizanoi şehrinin adı kaynaklanmış olabilir. Aizanoi, antik Frigya'ya bağlı olarak yaşayan Aizanitis'lerin ana yerleşmeleriydi.
Kentin yüksek platosu üzerinde bulunan Zeus tapınağının çevresinde yapılan yeni kazılarda, M.Ö. 3. bin yıllarından yerleşme tabakaları ortaya çıkmıştır. Yakın zamanda ovanın bir çok yerinde saptanan yerleşme tepeciklerinden biri de Anadolu'nun erken dönemlerinde bu ana kutsal alanın yerindeydi. Hellenistik Dönemde bu bölge değişimli olarak Bergama'ya ve Bithinya'ya bağlı iken M.Ö. 133'te Roma egemenliğine girmiştir. M.Ö. 2. 1. yüzyıldan ilk sikkeler bilinmektedir. Roma İmparatorluk Döneminde, tahıl ekimi, şarap ve yün üretimi sayesinde zenginleşmiş ve ünü bölge sınırlarını aşmış olan Aizanoi'de kesin kentleşme bulgularına ancak 1. yüzyılın sonlarına doğru rastlanmaktadır. Erken Bizans döneminde piskoposluk merkezi iken, 7.yüzyıldan itibaren önemini yitirmiştir. Tapınak düzlüğü Ortaçağda bir hisara dönüştürülmüştür. Selçuk Beyliği Döneminde Çavdar Tatarları boyu tarafından üs olarak kullanılmıştır. (13.yüzyıl) Bu yüzden buraya Çavdarhisar adı verilmiştir.
Aizanoi 1824 yılında Avrupalı gezginlerce yeniden keşfedilmiş ve 1830/40'lı yıllarda incelenmiş ve tanımlanmıştır. 1926 yılında M. Schede ve D. Krecker başkanlığında Alman Arkeoloji Enstitüsü'nün kazıları başlamıştır. Bu çalışmalara 1970 yılında R. Naumann tarafından yeniden başlanmış olup halen devam edilmektedir.
Şehir ve Köprüleri
Antik dönemde Penkalas denilen Kocaçay'ın her iki yakasında, Aizanoi'den günümüze kalan yapı kalıntılarının büyük bir kısmı Roma İmparatorluk Dönemi eserleridir. İlkbaharda bugün dahi kabaran sulardan korunmak için her iki kıyıda iri kesme taşlardan yapılmış koruma duvarları bulunmaktaydı. Antik dönemde iki yakayı birbirine bağlayan dört köprüden ikisi bugün bile geçişe hizmet etmektedir. Üst taraftaki alçak ahşap köprü yaya geçidi amaçlı kullanılmaktaydı. Onu takip eden beş kemerli taş köprü günümüze dek koruna gelmiştir. Yıkılmış olan üç kemerli köprüyü ise günümüzde de bütün trafik yükünü beş kemerli yapısıyla taşıyan şehrin ana köprüsü izler. Köprü korkuluğunun bir kaidesi üzerindeki yazıttan, açılış merasiminin M.S. 157 yılının eylül ayında yapıldığı anlaşılmaktadır. Yazıt ve kabartmalı iki korkuluk taşı bugün dördüncü köprünün önünde sergilenmektedir. Kabartmada, köprüyü bağışlayan M. Apuleius Eurykles'in deniz yolculuğu gösterilmektedir. Eurykles, İmparator Hadrian tarafından kurulan, Panhellenion denilen Hellen Birliği'nde, M.S. 153 ve 157 yılları arasında Aizanoi'u Atina'da temsil etmiştir ve M.S. 157 yılının sonbaharında Aizanoi'e geri dönmüştür. Köprüye 1990 yılında karayolları tarafından yeni korkuluklar konmuş ve yeniden kaplanmıştır.
Zeus Tapınağı
Şehrin ana kutsal alanı olan Zeus tapınağının yapılabilmesi için , Anadolu'nun erken evrelerine ait tabakaların ortadan kaldırılmış olduğu, son kazılarda ortaya çıkmıştır. Tapınak avlusunun seviyesinde, hemen altında Erken Bronz Çağı II'ye (M.Ö. 2800-2500) tarihlendirilen keramik parçaları ele geçmiştir. Ortadan kaldırılan tabakaların molozları tapınak alanının tekrar dolgusu sırasında kullanılmış olmalıdır. Tapınağın yapımına M.S. 2. yüzyılın 2. çeyreğinde başlanmıştır. Yapımı için gerekli harcamalar, olasılıkla geniş tapınak arazilerinin icara verilmesiyle sağlanmıştır. Toprağı kiralayanlar uzun yıllar para ödememekte direndiler. Ancak İmparator Hadrian'ın kararıyla paralar ödenince tapınağın inşaasına başlanabildi. İmparator ile kent arasında bu konuyla ilgili yazışmalar Aizanoi için o kadar önemliydi ki, tapınağın ön galerisinin (pronaos) kuzey tarafında özel olarak bu yazıta hazırlanmış olan yerinde bugün dahi bulunmaktadır. Aynı duvarın dış tarafında da uzun yazıtlar vardır. Burada, köprünün yazıtından bildiğimiz M. Apuleius Eurykles'ten söz edilmektedir. Yazıt, Eurykles'in erdemlerinden ve kent için yaptığı işlerden övgü ile bahsetmektedir. Tapınağın yazıtlarının ve kesme taşlarının üzerinde savaş sahnelerini, atlıları ve atları gösteren çizimler vardır. Bu çizimler, 13. yüzyılda tapınağın etrafındaki surlarda korunak arayan Çavdarlar'ın yaşamlarından sahneler göstermektedir. Peristasiste kısa yanların her birinde 8, uzun yanlarda 15'er İon sütunu yer alır. Sütunlarla iç mekanlar (pronaos, cella ve opisthodomos) arasındaki uzaklık, sütunlar arasındakinden iki defa daha geniştir; böylece burada pseudodipteros planlı bir tapınak uygulanmış olmaktadır. 53 x 35 m. ölçülerindeki podyum üzerine yapılmış olan tapınak ile tonozlarla örtülü büyük bir alt yapının birleşimi, Anadolu'daki Roma mimarlık sanatında pek alışılmamış bir durumdur ve tam bir benzerine rastlanmamıştır. Cella, opisthodomos ve pronaosu bütünüyle kaplayan alanın altındaki alt yapının daha önceki araştırmalarda
Aizanoi'de Meter Steunene adıyla tapınılan Anadolu'nun Tanrıça Kybele'sinin kült yeri olduğu düşünülmektedir. Tapınağın kuzeybatı alınlığında orta akroterde bir kadın büstünün bulunması, tapınağın yalnız tanrıların babası Zeus'a değil, aynı zamanda Tanrıça Kybele'ye de adanmış olduğunu gösterir. Son araştırmalar ise tapınağın çift tanrıya, hem Zeus hem de Kybele'ye adanmış olamayacağını ortaya koymuştur. Etki uyandıran alt yapı ise belki de kehanet yeri veya tapınağın deposu işlevini görüyordu. Kadın büstü biçimli akroter, tapınağın önünde, buluntu yerine yakın bir yere konmuştur.
Agora, Heroon ve Dor Sütunlu Avlu