İyiturks Bilim: Halil İnancık

20. yüzyıl sona ererken Cambridge Uluslararası Biyografi Merkezi (Cambridge International Biographical Center) Halil İnalcık’ı, dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim adamı arasında göstermiştir. İnalcık; Türk, Amerikan, İngiliz, Sırp ve Arnavutluk akademilerine üye seçilmiştir.
Tanınmış Amerikalı sosyal bilimci  Immanuel Wallerstein, İnalcık hakkında şu satırları yazmıştır (Arka Kapak Yazısı, Makaleler, Ankara: Doğu-Batı, 2005) “Bugün dünya üniversitelerinde Halil İnalcık okunuyor ve okutuluyor. Onu dar anlamda bir “tarihçi” olarak düşünmek elbette yetersiz kalır. Bizzat tarih disiplinine şekil vermiş, kendi metodolojisini ve bilgi birikimini tarihçilik mesleğine kazandırmış bir kişi olarak İnalcık, bilim çevrelerinin üzerinde uzlaştığı seçkin bir isimdir. İnalcık ekolüne mensup yüzlerce öğrenci, sadece birincil kaynakları kullanma, belge ve arşivleri inceleme yönünden değil modern anlamda tarihe sosyo-ekonomik ve kültürel birçok cepheden bakabilme becerisini ondan öğrenmiştir. Yeni kuşak tarihçiler, Akdeniz, Osmanlı ve Balkan tarihi üzerindeki birçok yanlışın tashih edilmesini ona borçludur. Kitapları, sayısız makale ve ansiklopedi maddeleri, sosyal bilimciler için göz kamaştırıcı bir hazine mahiyetindedir. Halil İnalcık, bu sahanın en seçkin uygulayıcılarından biri. Dünya bilimine katkıları su götürmez. Çabalarının hedefi haline gelmiş konu üzerinde bize sadece tefekkür etmek düşer.”
I. HALİL İNALCIK’IN AKADEMİK BİYOGRAFİSİ

Eğitimde dönüşüm - 3

Eğitimin öncelikle kişinin gelişimine katkıda bulunması gerektiğini düşünüyor, her bir bireyin en olumlu yönde şekillenmesine, beceri ve yeteneklerini fark etmesine ve bunları verimli bir biçimde kullanabilmesine imkân sağlamak sorumluluğunda olduğuna inanıyoruz.
Sosyal bilim dallarına sıklıkla konu olan yarı felsefi bir soru vardır: Doğa mı, yetiştirilme mi? Başka bir deyişle, genler mi yoksa çevre mi? Bilim insanları yıllar yılı kişinin gelişiminde hangisinin daha belirleyici olduğunu sorguladılar ve tartıştılar. Bugün, farklı profesyonellerin görüşleri birine veya ötekine daha yakın olabiliyorsa da, yapılan sayısız araştırma sonucunda her iki unsurun da çok önemli rolleri olduğu açıkça bilinmektedir.
Bilimsel çalışmalar ve gelişen beyin görüntüleme teknolojileri, kişinin genetik mirası ile çevresel koşullarının (yetiştirilme tarzı, sosyoekonomik durum, eğitim, arkadaş ortamı, vs.) sürekli bir etkileşim içerisinde olduğunu gösteriyor.
Kişinin gelişimi, bu etkileşime bağlı olarak gerçekleşiyor.
Netleştirmek için bir örnek verelim. Genlerinizi bir tarlaya ekili tohumlar olarak düşünün; zemininizde onlara sahipsiniz. Ancak nitelikleri önemli olsa dahi, gelecekleri büyük ölçüde dış koşullara da bağlı. Bir tohum, var olması için iklim elverişli, bakım iyiyse meyve verir; etraf yalnızca börtü böcekten ibaretse kurur gider.
Tıpkı bunun gibi genlerin hangisinin, ne derecede ve nasıl ifade bulacağı da çevresel unsurlara bağlıdır; kimi koşullar, varlıklarını destekleyici, kimisi ise körelticidir.
Gelişimi desteklenen genetik malzeme (örneğin bu belli bir yetenek olabilir), beyinde bazı nöronların (sinir hücreleri) hareketlenmesine ve bunun diğer bazı nöronlar ile aynı anda gerçekleşmesine sebep olur. Bu tekrarlandıkça beyinde birtakım bağlantılar ve örüntüler oluşur; beyin bir şeyi öğrenir. Bu süreç tekrarlandıkça yani kişi, beyninde bu hareketlenmeyi tetikleyen uyaranlarla daha çok karşılaştıkça, bağlantılar ve örüntüler kuvvetlenir. Öte yandan, gelişimi desteklenmeyen genetik özellikler büyük ölçüde körelir. "Peki bunların konumuzla ne ilgisi var?" diyorsanız, okulların yaşamımızın büyük bir kısmını geçirdiğimiz ortamlar olduğunu hatırlatalım. Ana okulu ve üniversiteye giden birini kıstas alacak olursak, 4 ile 22 yaş arasında, yaklaşık haftanın beş günü, günün sekiz saati okulda oluyoruz; belki de evden çok okulda vakit geçiriyoruz. Bu nedenle okul, "çevresel unsurlar"ın en önemlilerinden. Bir okul, bir öğrenciyi yetenekleriyle tanıştırabilir, potansiyeline ulaştırabilir, olumlu yönde gelişmesine yardımcı olabilir veya aynı şekilde yeteneklerinin farkına varamadan, potansiyelini kullanmadan, gelişimden yoksun ya da olumsuz yönde "gelişerek" hayatını sürdürmeye sevk edebilir.
Anlaşıldığı üzere eğitim sistemine çok büyük bir sorumluluk düşüyor. Çevresel koşullar uygun olduğunda, başka genetik özelliklerimiz gibi belli yeteneklerimizin ifade bulabildiğini, ortaya çıkabildiğini söylemiştik. Eğitimde bu yeteneklerden faydalanıldığı zaman, öğrenci, sürece dahil oluyor. Kendini iyi hissetmenin ötesinde, somut olarak beynindeki en gelişmiş bağlantıları kullanıyor. Böylelikle öğrenirken daha çok keyif alınıyor, öğrenme daha çabuk ve daha kolay oluyor, öğrenilen şeyin kalıcı olma ihtimali artıyor. Öğrencilerin yetenek alanlarını keşfetmek için, arzularına, kolay öğrendikleri konulara ve haz aldıkları konulara yönelmek gerekiyor. Oysa geleneksel yaklaşımı benimseyen öğretmenler ve okullar, öğrencinin her alanda öğrenmesini talep ediyor ve hiçbir alana tamamıyla kendisini adamasını teşvik etmiyor ya da buna izin vermiyor. Böylece öğrencinin yeteneklerini geliştirmesine yeterince olanak tanınmamış oluyor.
Yanlış anlaşılmasın; öğrencilerin yalnızca sevdikleri alanlarda derslere katılmalarını önermiyoruz. Belli bir temel bilgi ve beceri kazandırmanın gerekliliği aşikâr. Özellikle eğitim sürecinin ilk yıllarında, öğrencilerin farklı disiplinlerle tanıştırılmalarının, düşünce biçimlerini geniş tutmalarına ve olası ilgi ve yetenek alanlarını fark etmelerine faydası olduğunu inanıyoruz. Her şeyden biraz olması şart değil; ilgi ve istek duyulan, beceri sahibi olunan alanlarda gelişmek daha mühim.
Haftaya arzu ettiğimiz, ideal yaklaşımın, uygulamada nasıl fark yarattığını anlatacağız.
Kaynak: Gordon, G. & Crabtree, S. (2006).
Building Engaged Schools: Getting the most out of America's classrooms. NY: Gallup Press.

Filenin Sultanları Kupa Peşinde...

Bunu da yaptınız ya helal olsun... A Milli Kadın Voleybol Takımımız, Avrupa Şampiyonası çeyrek final maçında 17 Avrupa, 4 Olimpiyat, 7 Dünya Şampiyonluğu bulunan Rusya'yı 3-0'lık skorla yenerek yarı finale yükseldi. Şimdi hedef, yarı finalde Sırbistan - Polonya maçının galibini devirip finale yükselmek ve şampiyon olmak.İtalya ile Sırbistan'ın ortaklaşa düzenlediği şampiyonada, (B) Grubu'nu ikinci olarak tamamlayarak play-off turuna çıkan ve bu turda da İspanya'yı set vermeden rahat geçen (A) Milli Takım, çeyrek finalde Rusya ile mücadele etti.

Karşılaşmanın ilk setinde, 8-7 Rusya'nın üstünlüğüyle geçilen ilk teknik molanın ardından “Filenin Sultanları”, savunmadaki etkisinin yanına hücumda Neslihan, Eda ve Neriman'ın smaçlarını da ekleyince, ikinci teknik molaya 16-13 önde girmeyi bildi. Rusya'nın file üstünde etkili olması ve maçta dengeyi kurmasıyla 21-21 eşitlikle girilen setin son bölümünde rakip takım, bir ara 24-23'lük skorla set sayısı atmaya hak kazansa da milliler, oyunu bu noktadan çevirerek seti 27-25 kazanmayı başardı.
İkinci sette, ilk setteki kontrollü oyununun aksine savunma organizasyonunda sıkıntı çeken ay yıldızlılar, ilk teknik molaya 8-5 geride girdi. Milliler, rakibi karşısında bir ara öne de geçmesine rağmen, basit hatalar nedeniyle ikinci teknik molayı da 16-15 geride geçti. Oyunun son bölümünde servislerdeki etkinliğini iyice artıran “Filenin Sultanları”, Rusya'nın da savunmada basit hatalar yapmasıyla bu seti de 4 sayı farkla 25-21 kazanarak, setlerde 2-0 öne geçti.
Maçın üçüncü setine oyunun kontrolünü elinde tutarak başlayan (A) Milli Takım, savunmadaki hırsıyla rakibini hataya zorladı ve ilk teknik molaya 8-5 önde girdi. Molanın ardından oyundaki hakimiyetini sürdürürken, Gamova'nın etkili hücumları nedeniyle farkı açamayan milliler, ancak buna rağmen Neslihan'ın etkili smaç servisleriyle ikinci teknik molayı, 3 sayılık farkla 16-13 önde geçti. (A) Milli Takım, oyunun son bölümünde gerek savunma, gerekse file üzerinde etkisini iyice artırdı ve seti 25-19, maçı da 3-0 kazandı. Milliler bu galibiyetle, 2003 yılında Ankara'da düzenlenen şampiyonadan sonra tarihinde ikinci kez adını yarı finale yazdırma başarısını elde etti.
A Milli Takımımız'ın yarı finaldeki rakibimiz bu akşam oynanacak olan Sırbistan - Polonya maçının galibi olacak.
RUSYA BAŞARI ABİDESİ
3-0'lık skorla devirdiğimiz Rusya, son Dünya Şampiyonu olarak bu turnuvaya katıldı. Rusya'nın ayrıca toplamda 4 olimpiyat, 7 dünya 17 de Avrupa şampiyonluğu bulunuyor.
Salon: Palaiper Monza
Hakemler: Zorica Bjelic (Sırbistan) xxx, Heike Kraft (Almanya) xxx
Rusya: Perepelkina x, Makhno x, Gamova xxx, Morozova x, Goncharova x, Ulyakina x, (Kabeshova x, Fateeva x, Startseva x, Borisenko x)
Türkiye: Gözde xxxx, Eda xxxx, Özge xxx, Neriman xxxx, Bahar xxx, Neslihan xxx, (Gülden xx, Gizem xxx, Esra xxxx)
Setler: 25-27, 21-25, 19-25
Süre: 83 Dakika (29, 27, 27)


Eğitimde dönüşüm - 2

Geçtiğimiz hafta, uzun zamandır pek çok alanda kendimizi geliştirmeye çabaladığımıza, ama sağlık, hukuk ve eğitim alanlarında bir türlü ileri adım atamadığımıza değinmiştik.
Sağlık alanında son yıllarda bir hareketlenme olduğunu belirtmiş, hukuk alanı için temennilerimizi dile getirmiş ve en olumsuz durumda olanına, yani eğitim alanına odaklanmıştık. Eğitim reformuna ihtiyaç duyduğumuzu ifade etmiş, bunun için öncelikle varsayımlarımızı sorgulamamız gerektiğini söylemiş ve eğitimin ne olmaması gerektiği üzerine konuşmuştuk. Bu hafta ise araştırmalardan da faydalanarak, ne olması gerektiği üzerine konuşacağız.
Her şeyden önce vurgulamak istediğimiz bir nokta var: Eğitimde dönüşüm gereksiniminden bahsederken kastımız yalnızca bir müfredat(içerik) değişimi değil. Elbette zaman geçtikçe müfredat(içerik) geride kalıyor ve her daim yenilenmesi gerekiyor. Ancak ihtiyaç duyulan bundan çok daha fazlası. Kaliteli eğitim için müfredattan daha belirleyici olan, daha çok önem teşkil eden başka hususlar var. Öncelikle geleneksel "ders verme" yapısını değiştirmek gerekiyor. Eğitim tek yönlü değil, çok sesli olmalı. "Öğretmen verir; öğrenci almalıdır" anlayışı bizleri pek ileri götüremedi.
Alışageldiğimiz ders, ödev, test yöntemleri de öyle. Götürecek olan ise her öğrencinin kendisinden bir şeyler katmasına, kendisini tanımasına, yeteneklerini fark etmesine ve geliştirmesine, ve soru sormasına kendisini ortaya koymasına olanak tanıyan; öğrenciler ve öğretmenler arasında alışveriş gerçekleştirmesine imkan veren, öğrencileri sürece dahil eden nitelikte bir sistem.
Özetleyecek olursak; kişiye özel, öğrencinin yeteneklerine ve potansiyeline dayanan ve etkileşim odaklı.
Batı'nın da kendi eğitim sisteminden çok memnun olmadığını dile getirmiştik.
Mevcut durumu iyileştirmek amacıyla çok sayıda araştırma yapılıyor. Eğitim sistemine yönelik beklenti ve ihtiyaçlara dikkat çeken pek çok bilimsel çalışma var. Araştırma yöntemleri konusunda ABD'de akla gelen ilk isimlerden Gallup'un yaptığı çeşitli çalışmalar üzerinden giderek bildiklerimizi paylaşalım:
1. 2004 yılında yapılan araştırmaya göre, eğitim sisteminin sağlaması beklenen başlıca unsurlar; öğrencilerin "motive olmaları", "tüm potansiyellerini kullanarak kendilerini geliştirmeleri" ve "yeteneklerinin ve güçlü yönlerinin farkına varmaları".
Ancak katılımcılara ve büyük bir olasılıkla çoğumuza göre, bu unsurlar gerçekte uygulamada en az yer alanlar. Başka bir deyişle, olmasını umduğumuz ile olduğunu düşündüğümüz arasında koca bir boşluk var.
2. 2005 yılında yapılan bir araştırmada yaşları 13 ile 17 arasında değişen öğrencilerden, o dönem en çok şey öğrendikleri dersi düşünmeleri istenmiş.
Seçimleri için üç neden vermeleri istenince, öğrencilerin yüzde 53'ü öğretmene bağlı bir yanıt vermiş. Bu grubun bir yarısı öğretmeni sevdikleri, öğretmen onlara değer verdiği ve saygıyla davrandığı için, diğer yarısı ise öğretmen, öğrenmeyi zevkli kıldığı için derse kendilerini verebildiğini ifade etmiş. Yani her iki öğrenciden biri öğrenmelerini; öğretmenin kişilik özellikleri, ilişki kurma biçimi ve öğretim yöntemleri ile ilişkilendiriyor.
3. Aynı çalışmada öğrencilerin yüzde 20'si (bunun bir kısmı aynı zamanda ilk yüzde 53'lük grubun içinde de yer alıyor olabilir-) ders zorlayıcı olduğu için iyi öğrendiğini belirtmiş. Bizim de özellikle altını çizdiğimiz bir konu bu: Ders zorlayıcı olmalı, öğrenciyi kendi potansiyelini zorlamaya sevk etmeli. Ortalama öğrenciyi hedef alarak, "herkes bir miktar öğrensin" anlayışıyla değil; zor öğreneni, kolay öğreneni, A'yı öğrenip Z'yi öğrenemeyeni, kısacası her öğrenciyi tek tek ele alarak, herkesi kendi kapasitesi doğrultusunda destekleyerek bu çark dönmeli. Nitekim öğrencilerin yalnızca yüzde 9'u da o ders kolay olduğu veya kendisine kolay geldiği için iyi öğrendiğini belirtmiş.
4. Yine aynı çalışmada öğrencilere en çok öğrendiklerini söyledikleri dersi veren öğretmenin, diğer öğretmenlerden farklı olup olmadığı sorulmuş. Yüzde 70'i farklı olduğunu belirtmiş. Öğretmeni farklı kılanın ne olduğu sorulduğunda ise farklı olduğunu ifade edenlerin yüzde 63'ü ders metotlarına (öğretme yöntemleri, keyifli öğretme, zorlayıcı çalışmalar) işaret etmiş. Yüzde 41'i ise öğretmenin, öğrencilerle olan ilişkisine dair bir cevap vermiş.
5. Son zamanlarda yapılan sinirbilim çalışmaları, öğrencinin sürece dahil olamadığı, etkileşimden uzak derslerin, doğası gereği temel bir dezavantaja sahip olduğunu gösteriyor.
Çünkü bu şekilde gerçekleşen derslerin duygusal içeriği olmuyor. Oysa uzun vadeli öğrenmeyi teşvik eden unsur, süreç esnasında yaşanan duygusal içerik. Bu olmadığında yalnızca sınav bitimine dek idare edecek kadar "öğreniliyor" ve sonrasında çabucak unutuluyor.
Bugünün dünyasında çocuklar ve gençler her şeyden çok görselliğe, etkileşime ve yüksek teknolojiye dayanan medya araçları, ürünler ve oyuncaklar ile çevrililer. Durum böyle olunca eğitimde seneler öncesinin yöntemleriyle dikkatlerini çekmek giderek zorlaşıyor. Ayrıca sınıfta olan biten ile "dış dünyada" gerçekleşen giderek birbirine yabancılaşıyor. Öyle anlaşılıyor ki; iyi öğretmen artık "öğreten" biri değil.
Haftaya devam edeceğiz.
Kaynak: Gordon, G. & Crabtree, S. (2006). Building Engaged Schools: Getting the most out of America's classrooms. NY: Gallup Press.

Aile saadetiniz, benlik savaşına kurban gitmesin

Evlilikte yaşanan öfke patlamaları, iletişim bozuklukları ile çatışmalar, benlik savaşını doğurur. Yaşanan anlaşmazlıklar arttıkça eşlerin birbirine olan sevgisi hissedilmemeye başlar. Bu durum, aşırı soğukta uzuvların hissedilmemesi gibidir. Evlilik de giderek sevgisi yitirilmiş, canlılığı kaybedilmiş bir birlikteliğe dönüşür.
 
Mutlu bir yuva cennetten bir köşeyi andırır. Herkes sevilmek ve değer görmek ister. Birlikte güzel vakit geçirmek, sohbet etmek, iyi yaşamak, evlilikle beraber yapılmak istenen o kadar çok şey, gerçekleşmek istenen o kadar çok hayal vardır ki. Ne var ki istekler bazen birbiriyle çakışır, eşlerden birinin hayallerini gerçekleştirmesi diğerininkine engel olur. Benlik çatışmaları başlayınca eşlerden biri veya her ikisi evliliğini sorgulamaya başlamaktadır. Bu duruma gelince şu tür ifadeler sıklıkla dile getirilir: "Beni seviyorsa beni mutlu etmek ister, benim istediğimi yapar, beni üzmez." Bu bazen tek taraflı, bazen de iki taraflı bir endişedir.
 
Birçok çift ömür boyu aşk hayali ile başlar evlilik hazırlığına. Eş seçiminde duygular ağırlıklıysa eşler aşkı bulduğunu düşünebilir. Tanışma döneminde dolu dolu geçen günlerdeki duygusal yoğunluğun ardından evlilik hazırlığındaki menfaat çatışmaları, beklentilerin karşılanmaması, duygusal ikilemleri beraberinde getirmeye başlar. Bir yandan duygusal yoğunluk içinde diğerinin sevgisinde erimek, kendini feda etmek, diğerini mutlu etmek için kendi isteklerine önem vermemek çekici gelirken, bir yandan da kendi ihtiyaçlarını karşılayamamak, diğerine kapılıp gitmek, kendi benliğini kaybetmek, önemsenmemek, değer görmemek, zarar görmek endişeleri kişiyi sarar. Eşler bazen evlilik hazırlığında, bazen de evliliğin ilk günlerindeki ilk anlaşmazlıklardaki iletişim çatışmaları ve öfke patlamaları sonucunda bu ikileme yakalanır. Benlik çatışmaları, tartışmalar, anlaşmazlıklar arttıkça eşler birbirinin sevgisini hissetmemeye başlar. Bu, kişinin aşırı soğuk etkisinde uzuvlarını hissetmemesi gibidir. Sevginin hissedilmemesi sevginin gösterilmemesine, böylece evliliğin gittikçe canlılığını kaybetmesine yol açar.
 
Sevgi görmeyen eşin kendine güvenini kaybetmesi karşı tarafı sürekli suçlamaya, kişiliği hedef almaya, suçlanma karşısında savunmaya böylece benlik çatışmalarının artmasına yol açar. Sürekli şikâyetler gerginlikleri artırır.
 
Benlik çatışmalarının azalması için ne yapmalı?
 
Benlik çatışmalarının azalmasının en birinci şartı 'biz' olmaktır. Bununla beraber birey olmadan biz olmak mümkün değildir. Kişi kendini iyi tanımalı ve belli bir olgunluğa erişmiş olmalıdır.
 
Sınırlar iyi konulmalı, istekler net olarak ifade edilmeli fakat mümkün mertebe esnek olunmalıdır. Bu bir kuşun iki kanadının uyum içinde hareket etmesine benzer.
 
Ortak manevi değerlere sahip olan eşler daha az çatışma yaşadıklarından manevi hassasiyetlere daha fazla önem verilmelidir. En büyük çatışmalar kişinin kutsal duygularına değer vermemekten kaynaklanmaktadır.
 
Farklılıklara saygı gösterilmeli, detaylara takılıp kalınmamalıdır. Maddi konular ve beklentiler eşlerin isteklerinde daha fazla farklılığa yol açar. Detaylara takılıp kalmamak, temel ihtiyaçlara daha fazla önem vermek farklılıklardan kaynaklanan çatışmaları azaltır. Diğerkâmlık, kendisininkinden çok diğerinin isteklerine, tercihlerine önem vermek biz olmayı kolaylaştırır. "Ne fark eder, ha onun isteği ha benim; çünkü bu bizim isteğimiz" diyebilmek çatışmaları azaltmaktadır. Uyumlu bir çiftte doğal olarak istekler birbirinden çok farklı olmamakta, farklılıklarda da bir seferinde bir eşin, bir diğer seferinde diğer eşin istekleri yerine getirilmektedir. Bu o kadar doğal şekilde gerçekleşir ki eşler bunun nasıl olduğunun farkında bile değildir.
 
Ben merkezci olmamalıdır. Ben merkezci hırslı eşler, biz olmayı zorlaştırır. İstek ve ihtiyaçlar doğru ifade edilmelidir. Sürekli karşı tarafın isteğini yapan, kendi isteklerini, ihtiyaçlarını, farklı düşüncelerini ifade edemeyen kişiler de ya farkında olmadan öfke patlamaları yaşamakta ya da diğer eşin sınırsız isteklerde bulunmasını kolaylaştırmakta olup, bu da biz olmayı ve evliliğin uyum içinde yürümesini zorlaştırmaktadır.
 
Farika Teymur Artır / Uzman Psikolog
 
Kaynak: Zaman Online - Farika Teymur Artır / Uzman Psikolog

Eğitimde dönüşüm - 1

Bayağı bir zamandır pek çok alanda bulunduğumuz yerden daha farklı bir yerlere gelme isteği ve çabası ön planda. Yavaş da olsa, üzerinde genelde anlaştığımız hedefler doğrultusunda adımlar atıyoruz. Ancak üç alanda bir türlü harekete geçemiyoruz: Sağlık, hukuk ve eğitim. Bunların içinde bir tek sağlık alanında son yıllarda bir kıpırdanma var, ama vizyon ve hedefler paylaşılmadığı için ancak kararlar alındıktan sonra haberimiz oluyor. Bu kararların ne ölçüde 20-30 yıl sonrası hesap edilerek alındığını bilemiyoruz. Hukuk alanı en dokunulmayan idi. Son bir-iki yılda, anayasanın değiştirilmesiyle ilgili ortak irade oluşmuş gibi. Umarız siyaset erbapları kendilerinden hiç beklenmeyen bir "ortak akılda" buluşurlar ve sonra da altını doldururlar.

Eğitim yerlerde sürünüyor. Cumhuriyet kurulduğunda, bizi Batı'dan ayıran en önemli farkın "bilgi eksikliği" olduğu varsayıldı. Hiç unutmam; ortaokulu bitirirken 28 dersten sınava girmiştik. "İyi okullarda" sınavlarda "tüm kitaptan sorulurdu". Kaliteli eğitim vermeyen okullarda ise birkaç bölümden soru gelirdi. Fark buydu. Öğrencide yeteneklerin eşit olarak dağıldığı varsayılır, dolayısıyla tüm derslerde yüksek performans beklenirdi. Tabii bu varsayım yanlış olduğu için, tüm dersleri en iyi ezberleyen en iyi öğrenci olurdu. Bu yeteneği olmayan öğrenci de tembel öğrenci olurdu. Durum değişmiş değil. Özellikle devlet okullarında hiçbir şey değişmedi. Hala bilgi açığımızı kapatmaya çalışıyoruz.

Bizi Batı'dan ayıran önemli farkın bilgi açığı değil, doğru soruları sorabilme ve bilgi üretebilme olduğunu henüz kavramış değiliz. Aslına bakarsak Batı da durumundan şikayetçi. Pek çok alanda bir dönüşümü gerçekleştirdikleri halde, bunun geniş kitlelere dağılmadığını söyleyip dururlar. Örneğin Londra'da annelerin yüzde 25'i çocuklarına yüksek sesle bir masalı kitaptan okuyamaz halde. Yani okuma düzeyleri 11 yaş civarında. Bundan da, etrafta olup bitenlerin çoğunu anlayamaz durumda oldukları sonucunu çıkarmak mümkün. Bu durumun çocuklarına nasıl yansıyacağıyla ilgili olarak fazla kafa yormak gerekmiyor. İngiltere'de durum buysa, bizdekini artık düşünün.

Sürekli değişen, gün geçtikçe daha rekabetçi bir hale gelen, yeniliğin her şey demek olduğu bir dünyada, eğer var olabilmek istiyorsak bazı varsayımlarımızı gözden geçirebilmeliyiz. Değişime açık olmak ve değişimin şart olduğunu anlamak çok önemli. Belki ilk iş; eğitim sisteminin bizde ve - genelde- dünyada kendisine temel aldığı ilkeleri sorgulamak olmalı:

Varsayım 1: Yüksek standartlar koymak ve bu standartların uygulanışını test etmek öğrencilerin öğrenmelerini sağlamanın en etkili yoludur. Bu yalnızca kısa vadede kazanç sağlar; uzun vadede kaliteli bir eğitim sunmak için standartlardan ve testlerden çok daha fazlası gereklidir.
Varsayım 2: Zayıf yönlere odaklanmak ve bu yönleri geliştirmek, öğrencileri daha başarılı kılmak için birebirdir. Hayatımızın pek çok alanında hep kendimizin veya başkalarının zayıf yönlerine odaklanıyoruz, ama zayıf yönleri biraz daha iyi bir hale getirebilmek için uğraşıp didinirken, çoğu kez güçlü yönleri kullanarak öğrencilerimizi çok daha iyi bir seviyeye ulaştırabileceğimizi unutuyoruz. Başarılı bir eğitim verebilmek için, güçlü yönlere odaklanmak, en az zayıf yönlere odaklanmaktan çok daha önemlidir.

Varsayım 3: Öğretmen ve müdürleri bilgi seviyelerine göre seçmek, öğrencinin başarılı olmasını garanti eder. Öğretmen ve müdürlerin yüksek bilgi seviyesine sahip olmaları, eğitim verebilmek için gerekli özelliklere sahip oldukları anlamına gelmez. Öğretim yöntemleri, kişilik özellikleri, ve hepsinden önemlisi öğrencilerle kurdukları ilişki, öğrencinin kendini geliştirebilmesi için elverişli olmalıdır.

Varsayım 4: Her bir öğrenci ve öğretmen için olumlu sonuçlar veren, mükemmel müfredat ve mükemmel öğretim yaklaşımı mevcuttur. Mükemmel müfredat veya mükemmel öğretim yaklaşımı diye bir şey yoktur. Hiçbir yöntem her öğrencide tıpatıp aynı sonucu vermez; çünkü her bireyin ihtiyacı ve potansiyeli farklıdır.

Varsayım 5: Çalışma ortamındaki unsurların, öğretmenin performansı üzerinde bir etkisi yoktur. Yapılan sayısız araştırma sonrasında artık bunun ne denli gerçekdışı olduğunu biliyoruz. Hangi iş alanı olursa olsun, çalışma ortamındaki unsurların, çalışanların motivasyonu ve performansı üzerinde büyük etkisi vardır. Olumsuz çalışma koşullarından etkilenen öğretmenin zayıf performans göstermesi, öğrencinin kaliteli eğitimden mahrum kalmasıyla sonuçlanır.

Varsayım 6: Okulların, ailelerin çocuklarının eğitimi konusunda sorumluluk üstlenmeleri için yapabilecekleri pek bir şey yoktur. Aslında okulların, aileleri çocuklarının eğitim sürecine dahil edebilmek için yapabilecekleri çok şey vardır ama bunun için öncelikle aradaki iletişim biçimini değiştirmeleri gerekir. Alışageldik öğretmen-veli ilişkisinde, iletişim hep tek yönlü, hiyerarşik; öğretmen konuşuyor, veli dinliyor. Bunu iki yönlü bir diyaloğa, bir alışverişe çevirmek şart. İlişkiyi, öğrencinin eğitimi için olumlu bir kaynağa dönüştürmek lazım. Aslında temelde şunu önermiş oluyoruz: Eğitim reformuna ihtiyacımız var ve mevcut yaklaşım tümüyle değişmeli. Benimsenmesi gereken temel yaklaşım ise her bir öğrenciyle birebir ilişki kurmak, öğrencinin yeteneklerine odaklanmak ve bu yetenekler üzerinden onları eğitim sürecine dahil etmek. Öğrencinin ilgisini, heyecanını, şevkini yakalayabilmek; bir eğitim sistemini başarılı kılan unsur, her şeyden önce bu. Tüm bu sorgulamaları yapmak ve dönüşümü sağlamak biraz hayal gibi. Hayır değil. Bu yaklaşımı benimsemiş okullar, öğretmenler ve müdürler gerçekten var. Kendisini yeteneklerini kullanmaya ve sürekli gelişime adamış öğrenciler de öyle. Önümüzdeki birkaç hafta onlardan bahsedeceğiz.

İyiturks Bilim: Cahit Arf

Cahit Arf (d. 11 Ekim 1910, Selanik, Osmanlı İmparatorluğu - ö. 26 Aralık 1997, İstanbul, Türkiye), Türk matematikçi, TÜBİTAK Bilim Kolu eski başkanı
1938 yılından beri Cahit ARF cebir, sayılar teorisi, elastisite teorisi, analiz, geometri ve mühendislik matematiği gibi çok çeşitli alanlarda yaptığı çalışmalarla matematiğe temel katkılarda bulunmuş, yapısal ve kalıcı sonuçlar elde etmiştir.
Bütün Türk matematikçilerine dolaylı veya dolaysız bir şekilde esin kaynağı olmuş, yaptığı uyarılar ve verdiği fikirlerle çevresindeki tüm matematikçilerin ufuklarını genişletmiş ve çalışmalarını yeni bir bakış açısıyla yönlendirmelerini sağlamıştır.
Cahit ARF’ ın ilk çalışması, 1939 yılında Almanya’nın ünlü bir matematik dergisi olan Crelle Journal Dergisi’nde yayınlanmıştır. Cahit ARF çözülebilen cebirsel denklemlerin bir listesini yapmak amacıyla Göttingen’de ünlü matematikçi Hasse’nin doktora öğrencisi oldu. Hasse’nin önerisiyle özel haller problemini çözdü. Cahit ARF bu çalışmasıyla sayılar teorisinde çok özel bir yeri olan lokal cisimlerde dallanma teorisine çok önemli yapısal bir katkıda bulunmuştur. Burada bulduğu sonuçlardan bir bölümü dünya matematik literatüründe “Hasse-Arf Teoremi”olarak geçmektedir.
Bundan sonra uğraştığı problem, matematikte “kuadratik formlar” olarak bilinen konudadır. Uzayda konisel yüzey denklemleri buna basit bir örnek olarak gösterilebilir. Bu konudaki temel problem, kuadratik formların bir takım invaryantlar, yani değişmezler yardımıyla sınıflandırılmasıdır. Bu sınıflandırma Witt adında ünlü bir Alman matematikçi tarafından karekteristiği ikiden farklı olan cisimler için 1937 de yapılmıştır. Karekteristik iki olunca problem çok daha zorlaşıyor ve Witt’in yöntemi uygulanamıyordu. Cahit ARF bu problemle uğraştı ve karekteristiği iki olan cisimler üzerindeki kuadratik formları çok iyi bir biçimde sınıflandırdı. Bunların invaryantlarını, yani değişmezlerini inşa etti. Bu invaryantlar dünya literatüründe “Arf İnvaryantları” olarak geçmektedir. Bu çalışması 1944 yılında Crelle Dergisi’nde yayınlandı ve Cahit ARF ‘ı dünyaya tanıttı.
Cahit Arf, matematiği bir meslek dalı olarak değil, bir yaşam tarzı olarak görmüştür. Öğrencilerine sürekli: "Matematiği ezberlemeyin, kendiniz yapın ve anlayın." demiştir.
Cahit Arf, "Matematik esas olarak sabır olayıdır. Belleyerek (ezberleyerek) değil keşfederek anlamak gerekir" demiştir.[kaynak belirtilmeli
"Matematik de resim, müzik ve heykel gibi bir sanattır" diyerek matematiğin sanatsal yönünü vurgulamıştır.
Yüksek öğrenimi

Temiz Anadolu Çocuğu:Carlos Carvalhal

Carlos Augusto Soares Carvalhal, Beşiktaş'ın yeni hocası, daha doğrusu nöbetçi hocası. Beşiktaş klubü açıklamasına göre "yardımcı hoca olarak görev tanımı belirlenmiş."
Sessiz sedasız göreve başlayan bu efendi hoca hiç bir bahanenin ardına sığınmadan tabiri uygunsa kolları sıvayıp işe koyuldu. Bilinen pek çok sıkıntıya rağmen işleri yoluna koymuş gibi görünüyor.
Kendisini gündemimize alma sebebimiz, medyatik olması veya fanatik işler yapması değil. Başta söylemiştik sessiz sedasız işe başladı! Bu sessizlik ve gösterişten uzak başlangıca rağmen yaptığı işler ve açıklamalar kendisini bir anda parlatıp dikkat çekici bir hayranlığa dönüşüyor. Bu dönüşüm bu yazının ortaya çıkmasına neden.
İzlenimlerimiz
  • Çalışkan
  • Sadece işine odaklanan ve bahanelere sığınmayan
  • Alçakgönüllü
  • Kibirden uzak
  • Açık sözlü
  • Güvenilir
  • Bizden biri

Bu tespitlerimiz neticesinde kendisinin bizde uyandırdığı izlemin biraz nostaljik olsada aradığımız ve özlediğimiz bir karakter. 70/80 Türkiye'sinde tanımlanan "Çalışkan Temiz Anadolu İnsanı".
Artık pek duymadığımız bu kavram ne yazık ki toplumumuzdaki değişimi gözler önüne serse de, Portekiz'den gelen çalışkan ve alçakgönüllü "Yardımcı Hoca"mıza teşekkürlerimizi sunarken, birkaç açıklamasını aşağıda paylaşıyoruz;
  • Herkes benim gözümde aynı. Antrenmanlarda kim çok çalışıyor ve bu takıma katkı sağlamak istiyorsa forma önceliği onundur. Sürpriz 11'ler kimseyi şaşırtmasın. Çünkü benim kadrom içinde yer alan her oyuncu forma şansı bulabilir
  • Bu galibiyette sihir yok. Öncelikle şunu söylemeliyim ki; çok iyi bir takıma ve antrenöre karşı mücadele ettik. Rakip takım teknik direktörü ligi ve rakipleri çok iyi bilen bir hoca. Bu galibiyeti taraftara armağan ediyoruz. Bugün onlar için oynadık. Bu maçta galibiyeti inanmaya ve maçın sonuna kadar mücadele etmeye bağlıyorum. Buradan oyuncularımı tek tek tebrik ediyorum. Üç gün önce son maçımızı oynadık ama yinede son dakikaya kadar mücadele ettiler ve maçı kazandık
  • Her zaman oyuncularımdan ve maçtan sorumlu olan kişiyim.
  • Tayfur Hoca geldiği zaman oynanan tüm maçların ve izlediğimiz oyuncuların dokümanı önünde olacak. O döndüğünde ben daha önce görev tanımım yapıldığı şekilde işime devam edeceğim. Sözümün eriyim. Tayfur Hoca’nın yeri Beşiktaş, nerede olursa olsun teknik direktörlüktür.
  • Ben şu anda bulunduğum noktaya hep üstüne koyarak geldim ve kimse bana yardım etmedi. Sonuçta ben bir sihirbaz değilim. Takımı bir günde değiştiremem. Eskişehirspor maçında belirgin hatalar yaptık. Ama önemli olan bunlardan ders alıp bir sonraki maçta yapmamaktı. Benim hoca olarak görevim de her maç takımı daha iyi duruma getirmektir.
          iyiturks


Kaçkarlar’da bulut olsam...



Uğur Biryol, “Kaçkarlar’da Bulut Olsam” kitabında Fırtına Vadisi’nin yaylalarını, buzul göllerini, konaklarını, taş köprülerini ve insanını anlatıyor...
 “Eğer bir yeri seversen, orası dünyanın en güzel yeridir…” Vizontele filminin bu repliği Uğur Biryol’un “Kaçkarlar’da Bulut Olsam” kitabının da giriş cümlesi. Biryol, “Ben Kaçkarlar’ı hep sevdim ve burası benim için hep dünyanın en güzel yeri oldu” diyor. Sadece kitabın yazarı için değil birçok insan içinde Kaçkarlar ve Fırtına Vadisi dünyanın en güzel yeri.
Fırtına Vadisi ve Kaçkarlar son yıllarda adını yayla turizmiyle duyursa da sinemaseverlerin aklına “Bal”, “Yüreğine Sor”, “Sonbahar” gibi filmlere ev sahipliği yapmasıyla da geliyor. Fırtına Vadisi bir dönem HES’lerle adını duyurmuştu, yöre halkının kararlı mücadelesiyle “fırtına duruldu”.
Uğur Biryol, Fırtına Vadisi’nin yaylalarını, buzul göllerini, konaklarını, taş köprülerini ve insanını anlattığı kitabında Fırtına Vadisi Ormanları ile ilgili önemli bilgiler veriyor: “WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) tarafından Avrupa’da acil korunması gereken 100 ormandan biri olarak ilan edilmiş. Vadi, Kaçkar Dağları ile birlikte 537 odunsu bitki, 136 kuş, 30 memeli, 21 sürüngen ve 116 endemik bitki türüne ev sahipliği yapıyor. Fırtına, Hemşin ve Çağlayan dereleri, her yıl Karadeniz’den iç kısımlara göç ederek yumurtadan çıktıkları yere yumurtlayan “deniz alaları”nın da yuvası. Böylesine zengin bir floranın ve doğal varlığın sahibi olan vadiyi her yıl binlerce kişi ziyaret ediyor. Ayder gibi şifalı kaplıca suyunun olduğu bir turizm merkezine, onlarca yaylaya, buzul gölüne de ev sahipliği yapan vadi büyük kentlerden kaçanlara sığınak oluyor.”
YAYLADAKİ İNEKLERİN AKŞAM EVE DÖNMESİNİ BEKLEYİN!
Büyük kentlerden kaçanlara sığınak olan Fırtına Vadisi, Çamlıhemşin ilçesi sınırlarında. Biryol, “Kaçkarlar’da Bulut Olsam”da doğup büyüdüğü bu topraklarda bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Ancak Biryol’un Kaçkarlar’a yolu düşenlere uyarıları var: Tabii ki en başta kesinlikle yola rehbersiz çıkmayın, eğer rehbersiz yola çıkmışsanız ve dağda sis bastırmışsa, yayladaki ineklerin akşam eve dönmesini bekleyin. Onlarla birlikte yaylaya ulaşmanız garantidir! ve yayla evlerinin içinde dolanırken eğer size birisi çay davetinde bulunuyorsa kesinlikle geri çevirmeyin, soğuk yayla suları dudağınızı uçuklatabilir!
Biryol, bu uyarılarda bulunduktan sonra üç ana rotadan gezdiyor kitabında Fırtına Vadisi’ni. Palovit Vadisi’ndeki Sal, Pokut, Hazindağ, Amlakit, Kotençur ilk rotada gezeceğiniz yaylalar. İkinci rotada kaplıcalarıyla ünlü Ayder Yaylası var. Biryol, “Ayder’e artık yayla demek pek mümkün değil, son 20 yılda sayısı giderek artan otel vb binalarla dolduruldu. Yine de tüm kirlenmişliğine rağmen Kaçkar Dağları’na kuzeyden çıkmak isteyenler için bir durak” diyor. Ayder’den sonra Kaçkarlar’ın en büyük yaylarından biri olan Kavrun Yaylası’na varılıyor. Kavrun Yaylası için de “bu hızla giderse Ayder’le aynı kaderi paylaşması kaçınılmaz” diyor kitabında Biryol. Üçüncü rotada bölgenin en büyük köylerinden Kale Köyü ve Verçenik Yaylası var.
KAÇKARLAR’IN CAN DAMARI: BUZUL GÖLLERİ

Yoğun İş ortamlarında Başarılı çalışma ipuçları

Çalışma hayatı genellikle büyük bir koşuşturma ve hızla süren bir zaman dilim. Bu zaman diliminde işe ve ortama hakim olmak, onlar karşısında ezilmemek için kişilerin belli prensipleri ilke edinip, bunlara göre davranması onlar için çok önemli katkılar sağlayabilir. Kişiselleştirmeye müsait bu prensipleri genelleyip standart bir şekle sokmaya çalıştığımızda aşağıdaki 10 maddelik öneri listesine ulaşırız.
Çalışmaya ve başarmaya hevesli bir kişinin hedeflerine ulaşması için, bu on maddeyi uygulaması, önündeki zorlukları kaldıracak, iş dünyasında kendisine kolaylıklar sağlayacaktır.
1. Kendine Güvenmek
İş ne kadar zor ve yapılması imkansız görünse de, bunun sebebi kişinin bu çapta bir işi başaracağına inancının olmamasıdır. Eğer kişi bunu yapabilecek kapasitede olduğuna inanırsa sorunun büyük kısmı aşılmış olur. Onun için öncelikle kişi, daha da iyisini yapabileceğine inandırmalıdır kendisini.
2. Planlı Çalışmak
Yapılacak rutin işlerin listesi çıkartılır (günlük, haftalık, aylık v.b). Buna göre her iş için zaman dilimleri ayarlanır. Ortaya çıkabilecek beklenmedik gelişmeler için planda esneklikler sağlanır ve plan zaman kıstasına göre (saat saat, gün gün v.b) uygulanır. Bu şekilde neyin, ne zaman yapılacağı önceden bilineceği için sağlıklı bir iş akışı sağlanır.

İyiturks Bilim:Murat Günel

1967 Ankara doğumlu.   1991 yılında İstanbul Üniversitesi Tip Fakültesinden mezun olan Murat  Günel, 1998 yılından beri Yale Üniversitesi Tip Fakültesi Beyin ve Sinir Hastalıkları bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. 34 yaşında Beyin Cerrahisi Damar Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı oldu.
Beyin damarları Hastalıkları, beyin anerizmasi, moleküler yapı gibi nöroloji alanında pek  çok araştırmalara imza atan Murat Günel, Yale Üniversitesi Beyin Damar Hastalıkları Beyin Cerrahisi Bilim Dalı Başkanı ve Beyin Genetiği Programı Direktörü görevlerini yapmaktadır.
Basarî ve ödüllerle kendini Yale’de ispatlamış olan Günel başarıları Türkiye’den başlıyor. Amerika’ya gelmeden önce 5000 kişinin katıldığı Tip   İhtisas sınavlarında ikinci olma basarîsini gösteriyor.
Murat Günel anevrizmanın genini bulan bilim adamı. Prof. Dr. Gazi Yaşargil'den sonra, "beyin cerrahisinin yeni dahisi" olarak tanınmaktadır. 2010 yılında, dünyanın en saygın bilim dergilerinden Science tarafından 2010 yılının en büyük 10 buluşunu yapanlar arasında gösterildi.
İNSAN beyninin oluşumundaki en büyük gizemlerden biri, Yale Üniversitesi’nde Prof. Dr. Murat Günel’in Türkiye’deki araştırmacılarla yaptığı işbirliği sonucu çözüldü. Nature Genetics Dergisi’nde yayınlanan çalışma sonunda, insanı diğer türlerden ayıran ve beyne şekil vererek zekânın oluşmasına zemin hazırlayan yeni bir gen keşfedildi.

İyiturks Bilim:Oktay Sinanoğlu

Oktay Sinanoğlu, (d. 2 Ağustos 1934, Bari, İtalya) Türk kuramsal kimyacı ve moleküler biyolog. Babasının(Nüzhet Haşim Sinanoğlu) bir başkonsolos olarak görev yapmış olduğu Bari'de doğdu. Oktay Sinanoğlu, sonradan TED Koleji olan Ankara Yenişehir Lisesi'ne 1953 yılında burslu öğrenci olarak girdi ve okulu birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla Kimya Mühendisliği okumak üzere ABD'ye gitti. 1956'da ABD Kaliforniya Üniversitesi Berkeley Kimya Mühendisliği'ni birincilikle bitirdi.
1957'de Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nü sekiz ayda bitirerek yüksek kimya mühendisi oldu. "Alfred Sloan" ödülünü aldı. 1959'da Kaliforniya Üniversitesi Berkeley'de kuramsal kimya doktorasını tamamladı. 1960'ta Yale Üniversitesi'nde öğretim üyesi (asistan profesör) oldu.
1960-61 yıllarında atom ve moleküllerin çok-elektronlu kuramı ile "Doçent" oldu. 1963'te 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırarak 26 yaşında "tam profesör" unvanını aldı. 20. yüzyılda Yale Üniversitesi'nde bu sanı kazanan en genç öğretim üyesidir.
1962 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi mütevelli heyeti yalnız Oktay Sinanoğlu'na mahsus olmak üzere kendisine Danışman Profesör ünvanını verdi. Yale Üniversitesi'nde ikinci bir kürsüye daha profesör olarak atandı. 1973'de Almanya'nın en yüksek "Aleksander von Humboldt Bilim Ödülü"nü ilk kazanan kişi oldu. 1975'de Japonya'nın "Uluslararası Seçkin Bilimci Ödülü"nü kazandı; yine 1975 yılında özel kanunla Oktay Sinanoğlu'na ilk ve tek Türkiye Cumhuriyeti Profesörü ünvanı verildi. 1976'da Japonya'ya Türkiye Cumhuriyeti Özel Elçisi olarak gönderildi. Kendisi Türk-Japon kültür, bilim ve eğitim ilişkilerinin temellerini atmıştır. Amerika Bilim ve Sanat Akademisinin ilk ve tek Türk üyesidir. Meksika hükümeti tarafından yüksek Bilim Ödülü "Elena Moshinsky" ile ödüllendirildi.

Türk Bilim İnsanları Dizisi


İyi ve güzel olan herşey diye başladığımız yolculuğumuzda zaman geçtikçe konular ve alanlar genişleyip çoğalıyor. Geçmişin tecrübesi ile blogumuzda farklılaşmalar ve yeni yapılanmalara gidiyoruz. Bunlarda ilki Unesco Dünya Mirası Listesinde Ülkemizden yer alanların sunumu idi. Gördüğümüz kadar başarılı ve takip edilen bir çalışma oldu.

İkinci çalışmamız bilim alanında olacak. Dönem dönem güncel olarak öne çıkan bazı haberlerdeki bilim alanında bizleri gurulandıran bilim insanlarımızı ve çalışmalarına bu sitede yer verdik.

Bu dizi ile amacımız, farkına varabildiğimiz, hakkında bilgi sahibi olabildiğimiz değerli ve bizleri mutlu kılan başarılı bilim insanlarımızı bu sitede sizlere sunmak.

iyiturks

Hafta Sonu Planı: Ankara'da acıkınca!

Hafta sonu planları yapılırken en öncelikli konulardan birisi yemektir. Güzel ve eğlenceli zaman geçirmek için tercihler çok iyi yapılmalıdır. İyi bir tercih için temel kriterler;
  • Ailece gidilebilir mi?
  • Sağlıklı ve hijenik mi?
  • Lezzetli mi?
  • Doyurucu mu?
  • Hesaplı mı?
  • Ulaşılabilir mi?
  • Hizmet ve ürün kalitesi sürekli mi?
Tüm bu kriterleri bir arada bulabilmek kolay değildir. Özellikle kalite ile Fiyat arasındaki ters yönde bulunan ilişki tercihlerde bizi zorlayabilmektedir.
Ekim 2010 tarihinden itibaren Balgat Ziyabey caddesinde hizmete başlayan "Pide Yerim" tercihlerimizi kolaylaştıran bir alternatif. Lezzetli ürünleri kaliteli hizmetle birleştiren "Pide Yerim" ekonomik olarak bizleri zorlamayacak fiyatlarla bizi bekliyor.
Ferah mekanı süsleyen Lezzetli pide kokuları Ankara'nın dört bir yanından bizleri davet ediyor. Tüm Pide, kebap ve ızgara çeşitleri ile Lezzet dolu tatlar sunan mekan, laz böreği ve Künefe ilede tatlı konusunda iddalıyım diyor. Tabii ki hepimizin vazgeçilmez yemek sonu keyfi çay, özel demlik ve ince belli bardaklarda en taze hali ile ikram ediliyor.

Güzel bir hafta sonu için "acıkınca!" Pide Yerim, daima planlarınız arasında olması önerisi ile tüm günlerinizin gönlünüzce geçmesini dileriz.

Beşiktaş Kafasını Kullandı


Uefa Avrupa Ligi E grubunda mücadele eden temsilcimiz Beşiktaş inönüde Maccabi Tel Aviv ile karşılaştı. Maçtan önceki Siyasi polemikler maçın gidişatı hakkında şüpheler uyandırmaya çalıştıydısa da bunda başarılı olamadı.

Muhteşem taraftarın desteği ile sahaya çıkan Kara Kartal Yıldızlarının vermiş olduğu hava ile ilk dakikadan itibaren yükseklerde yaptı uçuşunu. Uçuş zevkli ve bol gollü sonuçlandı. Beklenenden rahat ve eğlenceli bir karşılaşma neticesinde Beşiktaş Maccabi takımını 5-1'lik bir sonuçla yolcu etti. Maç o kadar rahat geçtiki Beşiktaş acısından maçta yapmış olduğu faul sayısı 7, görmüş  oldukları kart sayısı 0!

Oyunun rahatlığı ve Rakibin direncindeki zayıflık maçın gelecek karşılaştırmalar için bir referans sağlamasa da bizlere pek sağlıklı gelmedi. Sonuç olarak galibiyetin bol gollü olması ve Grupta 3 puanla liderliği sağlaması çok güzel, dileğimiz aynı sonuç ve rahat karşılaşmaların gelecekteki maçlardada Kara Kartalın uçuş güncesinde yer alması.

iyiturks

STAT: Fiyapı İnönü
HAKEMLER: Vladislav Bezborodov, Nikolai Golubev, Viacheslav Semenov (RUS)

BEŞİKTAŞ: Rüştü**, Ekrem*** , Sivok*** , Egemen**** , İsmail**** , Simao***  (Dk. 80 Veli *), Necip**** , Aurelio*** , Quaresma **** (Dk. 86 Mustafa* ), Fernandes**** , Almeida****  (Dk. 58 Edu **)
TEKNİK DİREKTÖR: Carlos Carvalhal

MACCABİ TEL-AVİV: Haimov*, Vered*, Pavicevic*, Nivaldo**, Yeini * (Dk. 46 Itzhaki**), Dahan*, Kehat*, Ziv**, Medunjanin**, Dabbur*  (Dk. 46 Atar*), Colautti*  (Dk. 59 Puncec*)
TEKNİK DİREKTÖR: Kobi Alfasi

GOLLER: Dk. 3 ve 28 Almeida, Dk. 50 Aurelio, Dk. 53 Egemen, Dk. 88 Edu (Beşiktaş), Dk. 49 Kehat (Maccabi Tel Aviv)
SARI KARTLAR: Dk. 43 Pavicevic, Dk. 49 Medunjanin, Dk. 56 Nivaldo, Dk. 79 Vered (Maccabi Tel Aviv)

Yemezsen Yenilmez, Atarsan Kazanırsın Trabzon


Yine bir şampiyonlar ligi sezonuna başlıyoruz. Süpriz bir şeklide ülkemiz adına Trabzonspor katılıyor. Süprizler ligin başlaması ile devam ediyor. Trabzonspor turnuvanın güçlü ekiplerinden İtalyan ekibi İnter'i deplasmanda 0-1 yendi. Yine tarihi başarı yaklaşımları basınımızı süsledi.

Bize göre artık her galibiyet ya da her puan Tarihi olarak değer görmemeli. Başarılı olarak kabul edilmesi yeterli olmalıdır. Var olan turnuvalara mantalite,ekip,tecrübe,altyapı v.b gereken ne varsa sahibiz. Eğer ki bu turnuvalara katılıyorsak, kazanmak, kaybetmek normal sonuçlar olmalıdır. Tarihi başarı bu olay üzerinden konuşursak,gruplardan çıkmak, Fianl oynamak ya da kupayı kazanmak olmalıdır. Bu şeklide konumlandırırsak olayı o zaman tarihi bir çok başarıya daha çabuk ulaşabiliriz. Yoksa tek maçla tarihte birşeyler öyle kolay yer almaz.

Trabzospor çok önemli bir galibiyeti zor şartlarda aldı. Tecrübe ve maça hazırlanış süreçlerinde sıkıntılar oldu, ancak bunlar aşılarak turnuvaya harika bir giriş yaptılar. Basit, uygulanabilir ve inanılmış bir oyunu sabırla uygulayarak, rakibin hatasını fırsata çevirdiler. Kısaca "Yemezsen yenilmez, atarsan kazanırsın" şeklinde özetleyeceğimiz bir taktiği başarı ile uyguladılar.

Bu önemli başarı için Tüm Tranzonsporlu oyuncu,Teknik adam ve yöneticileri kutlar, turnuva boyunca kalıcı ve unutulmaz başarılar kazanmalarını temenni ederiz.

Stat: Giuseppe Meazza
Hakemler: Stefan Johannesson ****, Stefan Wittberg ****, Magnus Sjoblom **** (İsveç)
İnter: Julio Cesar * Jonathan **, Lucio **, Ranocchia*, Nagatomo ***, Obi * (Dk. 55 Alvarez **), Cambiasso **, Zanetti *, Sneijder **, Pazzini * (Dk. 55 Milito *), Zarate *
Trabzonspor: Tolga *****, Celustka ****, Glowacki ***, Giray ***, Cech ****, Colman ****,  Zokora *****, Serkan **, Alanzinho *** (Dk. 64 Sapara ***), Halil *** (Dk. 88 Aykut **), Henrique **
Sarı Kartlar: Dk. 22 Nagatomo, Dk. 41 Zarate (Inter), Dk. 29 Giray, Dk. 54 Alanzinho, Dk. 65 Halil, Dk. 66 Cech (Trabzonspor)
Gol: Dk. 76 Celustka (Trabzonspor)

iyiturks

Dünya bir yana Türkiye bir yana




Ülkemizin büyüme oranları ile ilgili sevindirici haberler çeşitli haber organlarında yer alıyor. Bunların içinde dikkatimzi çeken "Radikal Gazetesi" haberi oldu. Farklı bir sunumla olayı keyif katarak haberleştirmişler. Bu keyifle bizde Ülkemiz adına sevindirici ve umut verici haberi sayfamıza taşıdık. Yılların geri kalmışlığı ancak böyle bir hız ve hırsla kapatılabilir. Hantallaşmış ve yeniliklere kapalı yaşlı avrupa silkelenip kendine gelmeden aradaki farkı kapatabildiğimzi kadar kapatıp, özlemini duyduğumuz güçlü Ülke olma yolunda ilerlemeliyiz. Temennimiz bunu birlik halinde başararak Refahı ve zenginliği eşit olarak paylaşıp hayatın keyfini çıkarabilmemizdir.
iyiturks

Dünya bir yana Türkiye bir yana
(Radikal'ın haberi)

 İSTANBUL - Türkiye ekonomisi ikinci çeyrekte de sürpriz yaptı ve yüzde 8,8 büyüdü. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) dün açıkladığı verilere göre 2011’in ilk yarısındaki büyüme ise yüzde 10,2’ye ulaştı. Çin ekonomisindeki yüzde 9,5’lik ikinci çeyrek büyümesinden sonra dünyanın en hızlı büyüyen ikinci ekonomi olan Türkiye Avrupa’nın ise birincisi oldu. Dünyada durgunluk tartışmaları sürerken ve başta Avrupa olmak üzere tüm ülkelerde büyüme tahminleri geriye çekilirken Türkiye ekonomisi hızlı büyümesiyle farklılık gösterdi. Hızlı büyüyen ekonominin motoru ise özel yatırımlar oldu. Yeni fabrika ve makine yatırımları yüzde 33,5 arttı. Yüzde 8,8’lik büyümenin 6.64 puanlık kısmı özel sektörün yatırımlarından geldi.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırma adımlarını arttırdığı ikinci çeyrekte de ekonomide yavaşlama sınırlı kaldı. Tüketim harcamaları birinci çeyreğe göre yavaşlasa da katkısı 6.3 puan oldu. İmalat sanayii de ikinci çeyrekte yüzde 8 büyüyerek ekonomiye 2.1 puanlık katkı verdi. Tüm sektörlerdeki büyüme ekonomideki canlılığın belli sektörlerle sınırlı olmadığını ortaya koydu. Finans sektörü ikinci çeyrekte katkısını geliştirdi ve 1.6 puana çıkardı. İlk çeyrekte kişi başı milli gelir 10 bin 277 dolarken ikinci çeyrekte 508 dolar artarak 10 bin 783 dolara yükseldi.

10.6 milyar dolar nereden geldi?
Cari açık yılın ilk yedi ayında başta altın olmak üzere emtia fiyatları ve dış ticaret açığındaki yükselişle geçen yıla göre yüzde 113 artarak 50.6 milyar doları buldu. Merkez Bankası’nın dün açıkladığı ödemeler dengesi verilerine göre temmuz ayı cari açığı 5.3 milyar dolarla beklentilere paralel geldi. Temmuzdaki cari açık Ekim 2010’dan beri görülen en düşük rakam. Bu düşüşte en büyük etki ise ithalat artışının yüzde 40’lardan yüzde 20’ler seviyesine gerilemesi. Ancak ocak-temmuz döneminde 10 milyar 603 milyon dolara çıktı.

SANAYİ BAKANI NİHAT ERGÜN
2012’de IMF tahmini aşılacak

Ürettiklerimizi stoka koymuyorsak, satıyorsak biz bunları, müşterilerimiz iç pazarda veya dış pazarda bizden bunları alıyorsa o, sağlıklı büyümeye devam edeceğimiz anlamına gelir. Bizim beklentimiz Türkiye’nin 2011’de yüzde 7 büyüme rakamını yakalaması. 2012’de ise IMF’in yüzde 2,5’lik tahmini geçilecek.

EKONOMİ BAKANI ZAFER ÇAĞLAYAN
İhracatın etkisi büyük

2011’de Türkiye’nin yüzde 7-8 arasında büyüyeceğini öngörüyorum. Sanayi üretimi, kapasite kullanımı ve yılın ilk 6 ayındaki ihracat artışı, ekonominin yoluna emin adımlarla devam ettiğini gösteriyor, 6 ayda çift haneli büyümemizde ihracatın katkısı önemli. Bütün dünya ülkelerinin büyüme hızları gerilerken ve ikinci bir resesyon ihtimalinden söz edilirken Türkiye parlak performansı ile dünyadan ayrışmaktadır. Bu da Türkiye ekonomisinin dinamizminin kanıtıdır.

RADİKAL YAZARI UĞUR GÜRSES
Politikalar sıkı değil gevşekmiş

Büyümenin ana ivmesi yatırımlardan geliyor. Rakamlardan gördük ki Merkez Bankası’nın uyguladığı para politikaları sıkılaştırıcı değil gevşek politikalarmış. İkinci yarıda ise muhtemelen yavaşlayacak gibi görünüyor. Temmuz rakamlarına bakınca da görülüyor. Dış ticaretten gelen yavaşlatıcı etki var.

BETAM DİR. SEYFETTİN GÜRSEL
Büyümeyi özel yatırımlar sırtladı

2011 ikinci çeyrekte büyümenin en önemli kaynağı özel yatırımlardaki artış oldu. Yatırımlar birinci çeyreğe oranla yüzde 6,7 artış gösterdi ve büyümeye katkısı bu çeyrekte 1,5 yüzde puan oldu. Böylece büyümenin çok büyük bölümü özel yatırımlardaki artıştan kaynaklanmış oldu. Özel tüketim küçük bir artış gösterdi.


1.2 TRİLYON LİRALIK EKONOMİ
Türkiye ekonomisi 2011 yılının ikinci çeyreğinde 1.2 trilyon liralık büyüklüğe ulaştı. Cari fiyatlarla Türkiye ekonomisinin dolar olarak büyüklüğü de 787 milyar dolara çıktı.

BÜYÜMELERE REVİZYON
TÜİK ikinci çeyrek büyüme verilerini açıklarken 2010 yılının büyüme rakamını yüzde 8,9’dan yüzde 9,0’a, 2011 yılı ilk çeyrek büyüme oranını da yüzde 11’den yüzde 11,6’ya revize etti.

İşaret dili üniversitelerde ders oluyor

İşitme engellilerin rahat iletişim kurmalarını sağlamak amacıyla üniversitelerin tıp, hukuk, ilahiyat, hemşirelik, öğretmenlik ve tercümanlık gibi bölümlerdeki öğrenciler için işaret dili zorunlu ders oluyor.
İşaret dili üniversitelerde zorunlu ders oluyor. Amaç, işitme engellilerle daha rahat iletişim kurulmasını sağlamak. Yeni Yüzyıl, kapılarını işaret diline açan ilk üniversite oldu. Ayrıca polis ve askerin de işaret dili öğrenmesi gündemde.
 
İşitme engellilerin hastane, adliye gibi kurumlarda dertlerini anlatmada çok zorluk çektiklerine dikkat çeken İşitme Engelliler Federasyonu (İEF) Başkan Yardımcısı Muammer Ay, "Onların en çok ihtiyaç duyduğu doktor, öğretmen, avukat, hemşire ve polis gibi meslek dallarında işaret dili bilen yok. Engelli vatandaşlar ancak bir tercüman vasıtasıyla dertlerini anlatabiliyor. İşaret dili bilen tercüman sayısı da düşük olduğu için engelliler büyük sıkıntı çekiyor." diyor. Ay, bu soruna en iyi çözümün öğrenciler mezun olmadan ders programlarına işaret dilinin eklenmesi olduğunu dile getiriyor. Federasyon, bu amaçla üniversitelerle görüşmeye başlamış.
 
Yeni Yüzyıl, işaret diline kapısını açan ilk üniversite
 
Federasyon, işaret dili için Koç, Yıldız Teknik ve Ortadoğu Teknik üniversiteleriyle görüşme halinde. İstanbul ve Ankara'nın pilot il olarak seçildiği işaret dilinde öncelikli bölümler olarak eğitim, hukuk ve tıp fakülteleri öne çıkıyor. Birçok üniversitenin sıcak baktığı işaret dili dersine ilk olumlu cevap Yeni Yüzyıl Üniversitesi'nden gelmiş. Üniversite, işaret dilini yaşlı bakımı, acil bakım, çocuk gelişimi, mütercim tercümanlık ve hemşirelik gibi bölümlerine zorunlu ders olarak koyacak. Diğer bölümlerde öğrenciler ise seçmeli ders olarak alabilecek. Yeni Yüzyıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Akile Gürsoy, "Avrupa'da işaret dili zorunlu ders. Türkiye ise bu konuda çok geride." dedi. 'Engelsiz Üniversite' sloganıyla yola çıktıklarını kaydeden Gürsoy, engelli öğrencilerin hayatını kolaylaştırmak amacıyla işaret diline onay verdiklerini anlatıyor.
Akile Gürsoy'un engellilere yönelik çalışmalarında, annesi Dr. Nilüfer Gürsoy'un da işitme engelli olması etkili olmuş. Annesinin zorluklarının kendisini daha duyarlı kıldığını söyleyen Gürsoy, "Annem çok kitap okur, cihaz vasıtasıyla televizyon programlarını takip eder, modern teknolojiyi ve interneti rahat kullanır." diyor ve annesinin hayata küsmediğini anlatıyor. Çocukken denizkazası sonucu duyma kaybı yaşayan Nilüfer Gürsoy, filoloji eğitimi aldıktan sonra 3 dönem milletvekilliği yapmış. İşaret dili bilmeyen 90 yaşındaki Nilüfer Gürsoy, aynı zamanda 3'üncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın kızı.
 
İşaret dili dersleri, üniversitelerle sınırlı kalmayacak. İEF, polis akademileri ve sağlık meslek liseleri için çalışmalarını sürdürüyor. Beykoz'da bulunan İstanbul Boğaz Komutanlığı da işaret diline yeşil ışık yakmış. Talebin komutanlıktan geldiğini söyleyen Muammer Ay, işitme engellilerin dini açıdan sorularına cevap verilmesi için ilahiyat fakültelerine de bu dersin konulması gerektiğini söylüyor. Ay, eylül ayında kursların başlayacağı müjdesini veriyor. Kurslar hızlandırılmış olarak 3 ay boyunca haftada dört saat olmak üzere temel seviyede veriliyor. Yeni Yüzyıl Üniversitesi'nde ise ilk etapta 120 saat verilecek. Ayrıca uzaktan eğitimle de işaret dili öğrenmek mümkün.
 
Hostesler de işaret dili öğrenecek
 
Havayolu şirketleriyle de görüşen İEF, Onur Air'den olumlu cevap almış. Engelliler uçaklarda da anlaşılamıyor. Bunun nedeni, hosteslerin birçok dil bilmesine rağmen işaret dilini bilmemesi. Bu projenin gerçekleşmesiyle uçakta iletişim kuramama problemi ortadan kalkacak.
 
İşaret diline 'evet' yanıtı üniversiteler ve hava yolu şirketleri ile sınırlı değil. Daha önce Kâğıthane Kaymakamlığı ve İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi çalışanlarının işaret dili dersleri almasını sağlamış. Adalet Bakanlığı, personelinin işaret dili dersi aldıracak. İEF Başkan Yardımcısı Ay, Sağlık Bakanlığı, Türkiye Barolar Birliği, Başbakanlık Afet ve Acil Durum Başkanlığı (AFAD), Türk Psikologlar Derneği, Yapı Kredi Bankası, devlet hastaneleri ve özel hastaneler gibi birçok kurumla görüşme halinde "Eğer bu kurumlar çalışanlarının işaret dilini öğrenmelerini sağlarsa işitme engelliler için engeller biraz olsun azalmış olur." diyor.

Zaman Pazar

Beslenme çantasının vazgeçilmez dörtlüsü

Süt çocukların kalsiyum ihtiyacını karşılıyor. Günde 3-4 adet ceviz tüketilmesi beyin gelişimine katkıda bulunuyor, muz ve elma da kolay tüketilebilir ve çocukların sevdiği bir tat olması nedeniyle beslenme çantasının vazgeçilmezleri arasında geliyor.
Okula yeni başlayan çocuklar, aileden kopup farklı bir sosyal ortama girdiklerinden bazı zorluklar yaşıyor. Evde aileleriyle yemek yemeye alışmış çocuklar, okula başladıklarında tek başlarına yemek yemek zorunda kalıyor.

Bu nedenle beslenme çantasında kolay tüketeceği ama gelişmesine de katkıda bulunacak yiyeceklerin bulunması gerekiyor. Çocuklara kahvaltı alışkanlığı kazandırılmasını öneren International Hospital Beslenme ve Diyet Uzmanı Dilem İrkin, kahvaltı eden çocukların öğrenme yetisinin arttığını bilimsel araştırmaların gösterdiğini belirtiyor. Çocukların beslenme çantasında şunlar olabilir:
  • Taze meyve.
  • Kuru kayısı, kuru incir.
  • Fındık, ceviz, badem (miktarlarına dikkat edilmeli).
  • İnce bir dilim ev yapımı kek, çörek ya da börek.
  • Süt, ayran ya da katkısız meyve suyu.
  • Öğle yemeği için, sos, ketçap, mayonez gibi ürünlerden arındırılmış, esmer ekmekle hazırlanmış sandviç alternatifleri.
  • Sandviçlerde şarküteri ürünleri (salam, sucuk ve sosis) yerine, ton balığı, söğüş tavuk, beyaz peynir gibi yiyeceklerin yanında, salatalık.
AKIP KOKACAK YİYECEK BULUNDURMAYIN

Annelerin beslenme çantasına koyacakları yiyecekler konusunda bazı önerilerde bulunan İrkin, bunları şöyle sıraladı:

İTÜ mühendislik dünya rekoru kırdı



İTÜ, 23 mühendislik bölümüyle ABET alarak bir dünya rekoru kırdı. ABET belgesi, İTÜ’nün eğitim kalitesinin ABD’yle denk ve diplomalarının tüm dünyada geçerli olduğu anlamına geliyor.

ABD’deki Mühendislik ve Teknoloji Programları Akreditasyon Kurulu “ABET” (Accreditation Board for Programs in Engineering and Technology) İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) ile ilgili iki yıl süren akreditasyon sürecini tamamladı. Kurulun kararına göre İTÜ, bu yıl itibariyle 23 mühendislik programıyla tam akredite olan dünyadaki ilk üniversite oldu.

İlk başvuru 2002’deBu sıralamayla Amerika’nın seçkin üniversitelerini geride bırakan İTÜ’nün rektörü Prof. Dr. Muhammed Şahin, “Bu büyük başarı başta öğretim üyeleri, öğrencilerimiz ve mezunlarımız olmak üzere tüm ülkenin gururudur” dedi. Prof. Dr. Şahin, dünyanın birçok saygın üniversitesinin verdikleri eğitimin kalitesinin bağımsız ve uzman bir dış kuruluş tarafından değerlendirilmesi için ABET’e başvurduğunu, kendilerinin de 2002’de başvuru yaptıklarını ve 2004/2005 yıllarında ABET’ten eşdeğerlik aldıklarını belirtti. Prof. Dr. Şahin, “ABET akreditasyonu ile üniversitemizin eğitim kalitesinin uluslararası standartlarda olduğu bağımsız bir kuruluş tarafından tescillenmiştir. Bunun yanında 23 mühendislik programıyla dünyada en fazla mühendislik programını akredite eden üniversite olduk” diye konuştu.

Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Derin Ural da bu gelişmenin kalitenin sürdürülmesi açısından çok önemli olduğunu vurgulayarak “Çok büyük bir motivasyonla yeni bir eğitim yılına başlıyoruz. Ulusal bir hazine olan İTÜ dünyayla yarışan mühendisler yetiştirmeye devam edecektir” dedi. İTÜ Rektörlüğü’ne resmi olarak bildirilen onay kararı, ABET kuralları gereği ekimde web sayfalarında da duyurulacak.

ABET akreditasyonu nedir
ABET akreditasyonu, uluslararası tanınırlığın yanı sıra eğitim kalitesinin Amerika’da akredite olan üniversitelerle denk olması ve verilen diplomanın tüm dünyada geçerli olması anlamına geliyor. Bu sayede İTÜ öğrencileri Amerika’nın düzenlediği “Yetkin Mühendislik” sınavına da girebilecekler. İTÜ, her akademik dönem başında kalitenin devam ettiğini göstermek üzere ABET’e ders programları, yeni katılan öğretim elemanları özgeçmişleri gibi bilgileri paylaşacak.

Hakem heyeti okulu inceledi
İKİ yıl önce 23 mühendislik programıyla “tam akreditasyon” için yeni bir başvuruda bulunan İTÜ’yü 6-8 Aralık 2010 tarihlerinde Amerika’dan aralarında akademi, sanayi ve sivil toplum kuruluşlarından uzman temsilcilerin yer aldığı 26 kişilik ABET heyeti değerlendirdi. Heyet İTÜ kampüslerinde öğretim elemanları, öğrenciler ve mezunlarla görüştü. İTÜ’nün bütçesini; laboratuvar, kütüphane, öğrenci işleri ve bilgi işlem altyapısını; ders programlarının içeriklerini, öğretim üyelerinin özgeçmişlerini, öğrencilere verilen kariyer desteğini, öğrenci projelerine sağlanan maddi desteği, motivasyon seviyelerini, üniversitenin tüm akademik ve sosyal olanaklarını detaylı olarak inceledi. İki yıl süren çalışmanın sonunda kararını verdi.

‘Tescilli’ 23 bölüm
Bilgisayar, Çevre, Elektrik, Endüstri, Gemi İnşaatı ve Gemi Makinelari, Gemi ve Deniz Teknolojisi, Geomatik, Gıda, İmalat, İnşaat, İşletme, Jeofizik, Jeoloji, Kimya, Kontrol, Maden, Makine, Metalurji ve Malzeme, Meteoroloji, Petrol ve Doğalgaz, Uçak, Tekstil, Uzay.

Hürriyet

Mahsumiyet Müzesi

‘Saf ve Düşünceli Romancı’ adını verdiği kitabında ünlü yazar bütün romancılık birikimini açıklıyor. Bu yıl Columbia Üniversitesi tarafından profesörlük unvanı da verilen Pamuk önümüzdeki hafta tekrar Amerika’ya gidecek. Pamuk’la İletişim Yayınları tarafından yayımlanan kitabını, açmaya hazırlandığı Masumiyet Müzesi’ni ve yeni romanını konuştum.
*Yalnızlığı seven bir iş yazarlık, size Harvard Üniversitesi’nden Norton derslerini vermeniz için teklif geldiğinde hissettiğiniz şey ne oldu?
-İlk teklif geldiğinde Türkiye’de başım henüz siyasi olarak derde girmemişti. Zaten önce ders olarak bakmadım gelen teklife, ‘Ne güzel bir sömestr ders verir, gider New York’ta yaşarım’ diye düşündüm. İlk derslere titreyerek gittim. Yapacağım konuşmayı önceden yazdım, ders çalıştım. Bu sene Columbia Üniversitesi’nden profesörlük aldım ama akademik dünyaya 52 yaşında girdim. Böyle asistan, doçent düzeyinde bir ders verme durumum hiç olmadı. Anlatacağım şey vardı. Yazarlık yalnız insanların, utangaçların işidir. Ben de mesela bir kitabım çıktığında konuşma yapmaya tir tir çıkardım. Ama röportaj yapa yapa, televizyona çıka çıka, konferans vere vere, düşe düşe, utana utana kalabalık karşısında konuşmayı öğrendim.
Calvino’ya kalp krizi geçirtmiş
*Sizden önce dünya edebiyatının önemli isimleri vermiş aynı dersi, bunun ayrı bir baskısı oldu mu?
-Norton konuşmaları çok itibarlı ve önemli konuşmalar. Benden önce Umberto Eco, T.S. Eliot, Borges gibi isimler vermiş. İtibarı yüzünden yazara bir de gerginlik verir. İtalo Calvino’nun eşi mesela Harvard Üniversitesi’ni kocasını öldürmekle suçlamış. 80’lerin sonunda sanırım Norton derslerini vermesi teklifi yapılmış Calvino’ya. İtalya’da altı konuşmanın beş tanesini hazırlamış. Altıncıyı yazamadan ilk dersi vermeye Harvard’a gelirken kalp krizinden ölmüş ve karısı bunun konuşmanın gerginliğinden kocasınının öldüğünü öne sürmüş. Anlıyorum bu duyguyu. Siz yazarsınız, akademik dünyadan uzaksınız. Ama orada o dünyanın zirvesinde bir bilgiçlik yapacaksınız, alimlere sesleneceksiniz. Gerginliğim tabii ki oluyordu bütün diğer yazarlar gibi. Konuşma yapmadan önce bir kadeh şarap içerek atlatıyordum onu da.
*Size dünya yazarlarının süper liginde olduğunuzu hissettirdi mi bu?

Acıkınca! Pide Yerim


Acıkınca! Lezzet dolu pideler iştahımızı kabartır. Kıymalı, Kuşbaşılı, Kavurmalı, Ispanaklı, Peynirli, Mantarlı, Pastırmalı, Karadeniz Yağlısı ve daha bir çok çeşidi ile ağzımızın suyu akar.

Pidesini beğendiğimiz yer bizim için vazgeçilmez olur, çünkü lezzet dolu pidelere ulaşmak her zaman için kolay değildir. Ustanın hüneri, malzemenin kalitesi ve işletmenin temizliğini uygun fiyatlarla bulmak vazgeçilmez bir imkandır.

Pidenin üstüne yenen künefe yada Laz böreği bizi hiç unutamayacağımız bir damak ziyafeti ile ödüllendirir. Üzerine içilen müessesenin tavşan kanı çayı ise keyfe konulan güzel bir noktadır.

Pide konusunda ayrı bir beğeni kültürü olan  ülkemizde hemen hemen her ilimizde öne çıkan isimler bulunmaktadır. Başkent Ankara'mızdada pek çok kendini kanıtlamış Pide Dükkanları bulunmatadır. Bunlara katılan son halkalardan "Lezzet Dolu" bir mekan Balgat'ta sessizce damaklara hükmetmeye başladı. Yaklaşık bir yılı geride bırakacak olan mekan siz Lezzet Düşkünlerini acıkınca! bekliyor.

Orhan Pamuk'tan Saf ve Düşünceli Romancı


İki kitap eki çıkardığım, edebiyat dergilerine eleştiriler yazdığım dönemlerde gençler, bir vesileyle bana rastladıklarında aynı soruyu sorarlardı. Romanın tarihini kıstas alırsak, belki de 400 yıllık bir sorudur aslında bu: Özgün bir roman yazacaksam, etkilenmemek için başka romanları okumamam daha iyi değil mi?
Bu soruyu duyduğumda verdiğim cevap, eğer ortalama bir ruh halindeysem şu oluyordu: Boşver, sen yazmasan da olur.
Heves etmek güzel; yazmaya ve paylaşmaya çalışmanın hiçbir mahsuru yok. Ama son 10 yılda katlanarak artan Türk roman üretimindeki 'kuru kalabalık'ı gördüğümde, 'bu romanın meselesi ne' deyip bir tek cevap bile alamadığımda, 'yazmasan da olur' dediklerimin büyük bir hırsla kaleme sarılmış olduklarını görüyorum. Bu aslında topluma sirayet eden kolay yoldan köşe dönmeciliğin, ben yaptım olduculuğun ve medya pompalamasının edebiyattaki tezahüründen başka bir şey değil.
İşte, Orhan Pamuk'un Türkçe'deki yeni kitabı (Önce ABD'de İngilizce'si yayımlandı) "Saf ve Düşünceli Romancı" (İletişim Yayınları) hem bu açıdan bakıldığında hem de iyi bir romancıyla 'roman satan' romancı arasındaki farkı anlamak için önemli. Belki onun en güzel değil ama en faydalı kitabı...

ETKİLENMEME DERDİ
Baştaki sorunun cevabını daha kitabın başında veriyor Pamuk: "Kırk yıldır roman okuyorum... Gençliğimde bir dönem kendimi bütünüyle romanlara vererek, onları yoğunlukla ve bir çeşit kendinden geçmeyle okudum. O yıllarda (1970 ila 1982 arasında) on sekiz ila otuz yaşlarım arasında roman okurken, kafamda, ruhumda olup bitenleri, tıpkı bir ressamın dağlar, ovalar, ormanlar, nehirler, kayalıklarla kağlı rengârenk, karmaşık ve hareketli bir manzarayı kesinlik ve açıklıkla resmetmesi gibi, anlatabilmek isterdim."
1982, Pamuk'un Orhan Kemal ve Milliyet Roman Ödülleri'ni aldığı "Cevdet Bey ve Oğulları" adlı ilk romanının yayımlandığı yıl. Yani yazarımız, ilk romanı yayımlanmadan yaklaşık 10 yıl boyunca okumuş, okumuş...
Etkilenmek, esinlenmek umurunda olmamış.

BİLSENİZ BİLE YETER
Hatta, herhangi bir yazardan etkilendiğini reddeden Nabokov'un aksine, bu etkileri abartarak konuşmanın özgürleştirici ve öğretici olduğuna inanıyor.
Belki bunu bugün dünya çapında kabul görmüş büyük bir yazar olmanın olgunluğuyla yapıyor ama, umurunda olmamanın ötesinde, etkilendiği, esinlendiği yazarları ve romanları bir bir sıralamış bu kitabında.
"1974'te yazmaya başladığım ilk romanım Cevdet Bey ve Oğulları, oldukça muhafazakâr bir şekilde, 19. yüzyıl romanını, Buddenbrooklar'ı ya da Anna Karenina'yı örnek almıştı kendine... İkinci romanım Sessiz Ev'de, Faulkner'dan Virginia Woolf'a, Fransızlar'ın yeni romanından yeni Latin Amerikan romanına etkiler vardır. Eski deyişle 'kendi sesimi' Borges ve Calvino gibi yazarlara kendimi iyice açarak buldum. İlk örnek, tarihi romanım Beyaz Kale'dir... İlk romanım gibi bir hayli otobiyografik olan, ama asıl kendi sesimi bulduğum roman Kara Kitap'tır..."
Bugün 'intihal'e uzanan, zamanında Orhan Pamuk'un da suçlandığı esinlenme tartışmaları hakkında kitabı okuduktan sonra şu söylenebilir: Nereden esinlendiğinizden ziyade, nereden esinleneceğinizi bilmeniz önemli.

HAYAL ETMEYİ ÖĞRENMEK
Dediğim gibi, Orhan Pamuk'un en faydalı kitabı bu. Okuyacak yazar adaylarının 'gerçek' romanlar üretmesini ya da kendilerini tartıya koyup vazgeçmelerini sağlayacak kadar faydalı.
Pamuk, bir romanı okurken kafamızın yaptıklarını dokuz maddede sıralıyor ki bunlar aslında yazarken de yapılması gerekenler (Burada söylemeyeceğim, kitabı alın okuyun).
Yine de birkaç ipucu verebilirim:
- Bir romanı okumaya başlamanın, bir manzara resmine girmek gibi bir şey olduğunu, romancıların çoğu gizlice ve açıkça sezerler.
- Roman okumanın asıl zevki, dünyayı dışarıdan değil; içeriden, o dünyada yaşayan kahramanların gözünden görebilmekle başlar.
- Romanlar temel olarak görsel edebi kurmacalardır. Bir roman en çok görsel zekâmıza, şeyleri gözümüzün önünde canlandırma yeteneğimize, kelimelerden resimler hayal etme gücümüze seslenerek üzerimizde etkisini kurar.
- Bazı yazarlar 'kelimesel,' bazı yazarlar 'görsel'dir. Bununla bazı yazarların daha çok okurun 'görsel hayal gücü'ne, bazı yazarların ise 'kelimesel hayal gücüme' seslendiğini kastediyorum.
- Romancı, hayal ettiği şeyi en iyi ifade edecek kelimeyi aramakla kalmaz yalnızca, yavaş yavaş en iyi ifade edebileceği şeyi hayal etmeyi de öğrenir.
- Bazı yazarlar, romanlarını yazarken, kullandıkları teknikleri, kafalarıyla yaptıkları işlemleri ve hesaplamaları, roman sanatının kendilerine sunduğu vitesleri, el frenlerini ve düğmeleri kullandıklarını, hatta bunların yenilerini icat ettiklerini fark etmezler de, çok doğal bir şey yapıyormuş gibi sanki kendiliğinden yazarlar. Roman yazmanın (ve okumanın) yapay bir yanı olmasını hiç mesele etmeyen bu tür duyarlığa, bu tür roman okuruna ve yazarına 'saf' diyelim. Bunun tam tersi bir duyarlığa, yani roman okurken ve yazarken metnin yapaylığına ve gerçekliğe ulaşamamasına takılan ve roman ayzılırken kullanılan yöntemlere ve okurken kafamızın işlemlerine özel bir şekilde dikkat eden okurlara ve yazarlara da 'düşünceli' diyelim. Romancılık, aynı anda hem saf hem de düşünceli olma işidir.
- Bütünüyle saf ve bütünüyle düşünceli okurlardan uzak durun!

ÇELİŞKİLERE AYNI ANDA İNANMAK
Peki bütün bunları neden anlattık? Veya roman yazılmasına ve okunmasına neden bu kadar anlam yükledik? Çünkü buralarda hâlâ küçümsenen bir eylem olsa da biz, iyi roman okuru olmayı öğrenmeden önümüzdeki meseleleri çözemeyeceğiz. Roman, en iyi empati kurma, başkasını anlama aracıdır. Pamuk'un dediği gibi, birbirleriyle çelişen düşüncelere huzursuzluk duymadan aynı anda inanmamızı, herkesi aynı anda anlamamızı sağlayan özel yapılardır. Hatta roman sanatını siyasi yapan şey de budur: "Yazarların siyasi görüşleri ya da üye oldukları partiler değil; kültür, sınıf, cinsiyet vs.olarak kendimize benzemeyen birisini anlamak, ahlâki, kültürel, siyasi yargıdan önce şefkat duymak, yani bütün bu özdeşleşme ihtiyacı ve onun gücüdür..."
Roman, çok hayati bir araç ama okumaktan daha çok yazdığımız veya konuştuğumuz sürece bize bir fayda sağlamıyor.
Yazmayı biraz bırakın, Pamuk'un "Saf ve Düşünceli Romancı"sını mutlaka okuyun.

Habertürk/Kürşat Oğuz