Bilginin Görkemli Mekanları


Kütüphaneler çağlar boyunca insanlığın ürettiği bilginin saklanıp gelecek nesillere aktarıldığı saygın yerler oldu.
Kütüphanenin tarihi, yazılı tarihin başlangıcına kadar uzanır. Asur döneminde çivi yazısı ile hazırlanan kil tabletlerin arşivlendiği merkezler aslında ilk kütüphanelerdi. İskenderiye Kütüphanesi, Batı Anadolu’da Bergama ve Efes Celsus kütüphaneleri antik çağların önde gelen kütüphaneleri oldular. İslam Medeniyeti’nin en önemli kütüphanesi ise kuşkusuz Abbasiler döneminde Bağdat’ta oluşturulan ve içinde kimi rivayetlere göre bir milyon, kimine göreyse beş milyon kitap bulunan kütüphaneydi. Ne yazık ki Bağdat’ın uğradığı Moğol işgali esnasında yok edilen bu kütüphane ile geçmişin büyük bir bilgi birikimi de yok oldu. Ortaçağ Avrupa’sında ilkin Hristiyan teolojisi ile ilgili eserlerin toplandığı manastır kütüphaneleri ile başlayan kütüphane geleneği aydınlanma dönemi ile çeşitlendi. Kitabı ait olduğu yerde, yani kütüphanede okumanın keyfi farklı bir duygu.
İskenderiye Kütüphanesi
Çağlar boyunca savaşların ve fetihlerin yakıp yıktığı ama efsanevi ihtişamını koruyan İskenderiye Kütüphanesi yakın geçmişte küllerinden yeniden doğdu. Doğu Akdeniz kıyılarında geçmişten gelen görkemini bugüne taşımayı başaran kütüphane uzun uğraşlar sonucu 2002 yılında İskenderiye’de yeniden kitapseverlerle buluştu.
Azize Katherine Manastırı Kütüphanesi
Mısır’da semavi dinlerce kutsal sayılan Sina Dağı eteklerindeki manastırda bulunan kütüphanede son derece kıymetli el yazmaları ve belgeler bulunuyor. Azize Katherine Kütüphanesi’nin teolojik el yazmaları koleksiyonu Vatikan Müzesi’nin ardından dünyanın en büyük ikinci koleksiyonu olma özelliğini taşıyor
Kongre Kütüphanesi, Washıngton, D.C.
Kütüphanenin kuruluşu 1800 yılına Başkan John Adams dönemine dayanıyor. Kütüphane 1897 yılında kapılarını halkın ziyaretine açtığında çoktan dünyanın en pahalı, en geniş ve en güvenli anıt müzesi olmuştu.
Old British Reading Room, Londra
Dünyanın en meşhur devlet adamlarının, edebiyat, şiir ve sanat dünyasının klasikleri arasında yeralan değerli isimlerinin uğrak yeri olan bir mekân burası. George Bernard Shaw, Oscar Wilde, Mark Twain bu meşhurlardan bazıları.
Saint Gall Abbey Kütüphanesi
Kuruluşu 8. yüzyıla dayanan İsviçre’deki Abbey Saint Gall Kütüphanesi, dünyanın en zengin Ortaçağ kütüphanelerinden biri hiç kuşkusuz.
Real Gabinete Portugues Kütüphanesi
Latin Amerika’nın en büyük ülkesi Brezilya’nın Rio de Jenerio kentindeki muhteşem kütüphane 350 bin cildi aşan koleksiyonu ile göz kamaştırıyor.
Herzog August Kütüphanesi, Wolfenbuttel
Orta Çağ Avrupa tarihi ve kültürü üzerine Avrupa’nın en geniş, dünya çapında da önde gelen koleksiyonuna sahip olan kitaplık 1666 yılından bu yana ayakta. Kütüphane himayesinde her yıl çok sayıda konser, sergi ve seminerler düzenleniyor.
Milli Kütüphane, Paris
Dünyanın en tanınmış ve kapsamlı kütüphanelerinden biri olan Paris’teki Milli Kütüphane’nin kökleri 1368 yılına dayanıyor. 17. yüzyıl sonlarında kapılarını halka açan kütüphane, 1799 Fransız Devrimi’nin ardından kamulaştırıldı.
Vatikan Kütüphanesi
Dünyanın en eski ve en ünlü yaşayan kütüphaneleri arasında gelen Vatikan Kütüphanesi’nin tarihini uzmanlar 4. yüzyıla dayandırıyor. Kütüphanede dünya tarihi ve kültür mirası açısından son derece değerli el yazmaları, haritalar, belgeler ve matbu kitaplar büyük bir titizlikle korunuyor.
Kütüphaneler Kenti İstanbul
Bizans İmparatorluğu ile zenginleşip, Osmanlı İmparatorluğu ile ihtişamının doruk noktasına ulaşan İstanbul’un zengin kültür birikiminin en güzel örnekleri kentin kütüphaneleridir. Süleymaniye Kütüphanesi bünyesindeki birbirinden değerli ve çoğu eşsiz yazma eserlerin dışında Atıf Efendi, Hacı Selim Ağa, Köprülü, Millet, Nuruosmaniye, Ragıp Paşa yazma eser kütüphaneleri sahip oldukları eserlerle büyük birer kültür hazinesi. Onlarca araştırma, üniversite ve halk kütüphanesi de İstanbul’u kütüphane zengini bir kent kılıyor. İstanbul Arkeoloji Müzeleri İhtisas Kütüphanesi etkileyici iç mekânı ve koleksiyonu ile dikkat çekerken, İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi de eşsiz kitap örnekleriyle araştırmacıların gözde mekânlarından. Topkapı Sarayı sultan kütüphaneleri ise muazzam bir kitap külliyatına sahip. Dünyanın neresinde olursa olsun kitaplar hem içerdikleri bilgi hem de barındırıldıkları mekânların seçkinliği ile insanlığı aydınlatmayı sürdürüyor.
Trinity College Kütüphanesi, Dublin
Temelleri 14. yüzyılda atılan İrlanda’nın en meşhur eğitim kurumu Trinity College, kütüphanesi ile de dünyanın sayılı örneklerinden biri.  Beş milyonu cildi aşan koleksiyonunda binlerce el yazması ve nadir eser bulunan kütüphane alanında dünyanın en aktif kurumlarından biri.

İyiturks Bilim: Selim Ünlü

TÜBİTAK Özel Ödülü’ne layık görülen Prof. Dr. Selim Ünlü, 20 yıldır bilim dünyasına büyük katkılar yaptı. Ünlü’nün nano boyutlardaki ölçümlerde geliştirdiği teknikle, tıpta teşhis ve tedavi takibinde ilerleme kaydedilecek, foto detektörlerde uyguladığı yöntem sayesinde ise telekomünikasyonda veri iletme hızı artacak.
Bilgi Çağı’nın Şubat 2008 sayısını yurtdışında yaşayan Türk bilim insanlarının başarılarına ve Türkiye’nin bu büyük potansiyeli nasıl kullanması gerektiğine ayırmıştık. Gerçekten de yurtdışındaki Türk bilim insanlarının başarısı saymakla bitmiyor. Boston Üniversitesi’nde bilimsel çalışmalarını sürdüren Prof. Dr. Selim Ünlü de bu başarılardan birinin sahibi. 16 yıldır ABD’nin Boston şehrinde yaşayan ve optoelektronik ve nanoteknoloji konusunda çalışmalarını sürdüren Ünlü’nün çalışmaları çok sayıda bilim dalını yakından ilgilendiriyor. Çünkü Ünlü, elektronik devre görüntülenmesinin nerdeyse 10 kat daha iyi yapılmasını sağladı. Ayrıca geliştirdiği yöntemler sayesinde, biyolojide protein algılanmasında ve biyomoleküllerin nanometre boyutunda görüntüleme yapılmasında ilerlemeler kaydedildi.
Bu çalışmaların sonunda, teşhis ve tedavi yöntemlerinde büyük gelişmelerin olması bekleniyor. İlaç sektöründe ise hep hayal edilen “kişiye özel ilaç” dönemi de, sonuçların hızlı elde edilmesini sağlayan bu yöntemle gerçek olacak. Ünlü’nün telekomünikasyonda ışığı elektronik bilgiye çeviren fotodedektörlerde uyguladığı yeni yöntem ise verilerin çok daha hızlı bir şekilde iletilmesini ve dedektörlerin hassasiyetinin artırılmasını mümkün kıldı. Ünlü, yaptığı bu katkılara karşılık olarak TÜBİTAK Özel Ödülü’ne layık görüldü. “Optoelektronik ve nanoteknoloji alanında yüksek performanslı fotodedektörler, yakın alan taramalı mikroskopi ve yüksek çözünürlüklü yüzey altı mikroskopi” olarak özetlenebilecek bu çalışmalarını bilime tırnak ucu kadar bir katkı olarak nitelendirilen Ünlü’ye göre asıl sonuç, sanayi ile işbirliği sayesinde alınıyor. Aldığı patentlerin lisansını sanayiye veren Ünlü, teknoloji transferi için kendi şirketini de kurmuş. Ünlü, Türkiye’nin bilimsel geleceğinden ise son derece umutlu. Ona göre Türkiye’de araştırmacılar sayıca az ama genç oldukları için dünyada yükselişe geçen teknolojileri çok iyi takip edebiliyorlar.
Kısaca kendinizden bahseder misiniz?
Babam memur olduğu için Türkiye’de pek çok şehir dolaştık, bu nedenle ilk ve orta öğretimimi pek çok farklı okula giderek tamamladım. Lise ve üniversiteyi ise Ankara’da bitirdim. 1986 yılında, ODTÜ Elektrik Elektronik bölümünden mezun olduktan sonra birkaç arkadaşımla birlikte daha iyi bir eğitim almak üzere ABD’ye gittim. Illinois Üniversitesi’nde araştırma asistanlığına başladım. Elektrik bölümünde çalışıyordum ama araştırdığımız sahalar fizik, malzeme bilimleri ve bunların karışımı konulardı.
Nanoteknoloji alanında çalışmalar yapmaya nasıl başladınız?
Nanoteknoloji aslında yeni bir isimlendirme ve uzun süredir var. Uzun yıllar boyunca bilimin bu aşamaya geleceği biliniyordu ama bir heyecan katmak için toparlayıcı bir isim bulunmuş oldu. Özellikle elektronikte zaten düzenli olarak boyutlar küçülüyordu. Ama bu küçülen boyutlarda araştırmalar sırasında bazı sürprizlerle de karşılaşıldı. ABD Eski Başkanı Bill Clinton’nun nanoteknoloji girişimiyle çalışmaların birleştirilmesi ve önemli miktarlarda kaynak ayrılması da konuya olan ilginin artmasını sağladı.
İletişimde hız 100 kat artacak

Türkiye Posterleri: Olympos / Yanartaş









Olimpos dağı üzerinde bulunan ve 2000 yıldır sönmeyen alevcikler... Bilime göre doğal gaz kaynaklarından ortaya çıkan bir görüntü, Yunan mitolojisine göre Bellerophon'un, uçan atı Pegasus'a binerek öldürdüğü, ağzından alevler çıkaran Chimera adında bir canavarın mirası... Sizce hangisi?

Ayakkabıları çok sıkıyordu yerini beyaz adama vermedi


1 Aralık 1955 günü Rosa Parks işten pek yorgun ayrılmıştı. Otobüse ön kapıdan binip 10 cente biletini aldıktan sonra, arka kapıdan tekrar bindi ve siyahlara ayrılan koltukların en ön sırasına oturdu. Üç durak sonra beyaz bir adam bindi otobüse, ancak yer olmadığı için ayakta kalmıştı.
Sürücü, Rosa Parks ve diğer üç siyaha "O koltukları boşaltın" diye seslendi. Diğer üç siyah, şoförün talimatına hemen itaat edip kalktılar. Parks kalkmadı ve sonunda tutuklandı. ABD’nin güney eyaletlerinden Alabama’da meydana gelen olay, yani Parks’ın otobüsteki direnişi ayrımcılığa karşı siyah hareketini ateşleyen ilk kıvılcım oldu. Siyahlar otobüs işletmesini boykot hareketi başlatmış, bu hareketin başına da ileride adı bir efsane olacak Martin Luther King getirilmişti. Parks’ın şikâyeti ve boykot sayesinde Yüksek Mahkeme, otobüslerde siyahlarla beyazların oturduğu yerleri ayıran kanunun anayasaya aykırı olduğuna karar vermişti.
O günlerde 42 yaşında olan Parks ileriki günlerde şöyle diyecekti: "O an, bir insan ve bir yurttaş olarak hangi haklara sahip olduğumu öğrenmek istedim... Ayrıca ayakkabılarım da çok sıkıyordu."
Yorum
Yıl 1955 Yer Amerika! Bir kadın renginden dolayı otobüsteki boş koltuğa oturamıyor. Yaşlı, özürlü, hasta ya da çocuk olabilir. Yüzyıllar boyu yasalarla aşağılan, ezilen ve yok sayılan bir halk.Yıl 1955...
Bizse hala kendimize kolayca yaftalar yapıştırıp, yakıştırılan her türlü insanlık dışı ve aşağılık davranışları tartışıyoruz. Biz hala Emre'nin maçtaki sözlerini tüm ulusa , Ermenilerin yalanlarını şanlı geçmişimize mal edip etmemeyi tartışıyoruz. 
Daha düne kadar bu insanlık dışı uygulamaları yapanlar, ırkları yok edenler, dünyayı yaşanmaz hale getirenler mi bizi buna zorlayacak. Biz ki savaş alanlarında bile düşmanın onurunu baş tacı eden bir milletken niye bunlarda gerçeklik payı ararlar bazılarımız ve yıllardır bitmeyen kapsamlı bir kampanya ile Milletimizin biliçaltına kazırlar. 
Bu haberden çıkarılacak pek çok ders var hem kendi adımıza hem de insanlık adına. Ancak en önde geleni hiç bir ulus kendi ayıbı ile yüzleşmeden, yaptıklarının hesabını vermeden başkalarına yargıçlık yapamaz.
iyiturks

Masumiyet Müzesi

Kapının önünde bekleyen gazeteci grubuna doğru yaklaşan Orhan Pamuk’a ilk soruyu İhsan Yılmaz sordu: Heyecanlı mısınız? “Evet” dedi Orhan Pamuk. “Fark ettim ki konferanslara, ödül törenlerine gitmeden önce yaptığım gibi çıkmadan ayakkabılarımı boyadım...”
Tabii Orhan Pamuk’un üzerinde 15 yıllık fikrini tamamlamış olmanın rahatlığı ve onu yıllardır bekleyenlere gösterecek olmanın heyecanı vardı. Altı ay kadar önce birlikte yaptığımız küçük turda, müzeyi oluşturan vitrinler hazırlanıp yerlerine konmuştu. Geçen zaman içinde eksikler tamamlanmış ve Masumiyet Müzesi, Türkiye’deki ve dünyadaki Orhan Pamuk okurları için hazır hale getirilmiş.
Meraklı okurların çok iyi bildiği gibi, burası Orhan Pamuk’un 2008’de yayımlanan son romanı ‘Masumiyet Müzesi’nin bir parçası. Roman, zengin bir aileden gelen Kemal’in, yoksul uzak akrabası Füsun’a duyduğu yıllar süren aşkı anlatıyor. Kemal, Füsun’a ait eşyaları toplar ve en sonunda bunlardan bir müze kurup orada yaşamaya başlar. Orhan Pamuk da yıllarca bir yandan romanı yazarken bir yandan bu müzeyi yaptı. Romanda geçen objelerin, 70 ve 80’lerdeki gündelik hayatı simgeleyen fotoğrafların, görüntülerin ve başka her şeyin olduğu bir müze.
4213 sigara izmariti
Çukurcuma’da hala eski püskü ahşap evlerin bile olduğu dar bir sokaktan girdiğiniz müzede sizi önce Kemal’in topladığı 4213 sigara izmaritiyle kaplı duvar, yani bir nevi sigara izmaritleri enstalâsyonu karşılıyor. Zaten müzenin tamamını tek ve büyük bir edebiyat enstalâsyonu ya da enstalâsyonlardan oluşan bir sergi gibi düşünmek mümkün. Bu serginin tek sanatçısı ve küratörü ise Orhan Pamuk... Müze, romanın 83 bölümünü canlandıran 83 vitrinden oluşuyor.
Gazoz reklamı Sinan Çetin ve Serdar Erener’in armağanı
Önce karşınıza birinci bölüm, yani ‘Hayatımın en mutlu anı’ çıkıyor. Romandaki “Açık balkon penceresinden deniz ve ıhlamur kokan bir bahar rüzgârı esti, tül perdeleri kaldırıp ağır çekimle sırtlarımıza bıraktı ve çıplak vücutlarımızı ürpertti” satırları kabarık bir tül perdenin arkasından gelen şehir gürültüsüyle canlanıyor izleyicinin içinde. Sonra ‘Şanzelize Butik’ bölümünün unutulmaz sarı ayakkabıları ve o Jenny Colon marka çanta... Merhamet Apartmanı’nın tabelası, Füsun’un küpesi, zengin arkadaşın sahibi olduğu Meltem Gazozları’nın şişeleri. Meltem Gazozları’na ayrılan vitrinin üzerinde siyah beyaz bir reklam filmi dönüyor. Bu film, günümüzün ünlü reklamcılarından Orhan Pamuk’a bir armağan: Serdar Erener ve Sinan Çetin hazırlamışlar. Cıngılı da Nil Karaibrahimgil’e ait...
Vitrinlerin ahşabı, onlara eşlik eden beyaz küçük tabelalar hep eski bir zamanın estetiği, rengi, ışığı içinde. Bazen bir eski lavaboya yaklaşıp dışarıdan gelen yağmurun sesini duyuyor, bazen aralık panjurlardan Füsun’la Kemal’in yatak odalarında olduğu gibi iskeleye çarpan kayıkların tıkırtısını dinleyebiliyorsunuz. Füsun’un elbisesi ve küpeleri, ehliyeti, o meşhur ayva rendesi, televizyonların üzerindeki köpek biblolarının yüzlercesi vitrinlerde bekliyor... Kemal’in o evde yediği sigara börekleri ve hatta dolmalar da...
1200’den fazla eşyanın yer aldığı müzenin en üst katında ise Kemal’in yattığı ve ortadaki boşluktan hayatını ve müzesini izlediği odası var. Bir yatak, pijama ve terlikler, bir eski valiz, üç tekerlekli bisiklet. Duvarda romanın son cümlesi: “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.”
Bu katta romanın elyazması nüshaları da, Pamuk’un notları, desenleri, düzeltmeleri ve hatta yayımlanmamış bölümlerle birlikte sergileniyor.
Nobel ödüllü bir yazarın sözcüklerle kurduğu dünyayı, nesnelerle somut bir hale getirdiği Masumiyet Müzesi dünya edebiyat tarihini ilgilendiren bir proje. Pamuk’un 10 yılı aşkın bir süre ince ince uğraşmasının sonucunda Masumiyet Müzesi, romanın duygusunu ve atmosferini hiç okumayanlara bile aktarabilecek bir incelikte hazırlanmış. Belli ki 28 Nisan’dan itibaren elinde ‘Masumiyet Müzesi’nin farklı dillerdeki baskıları olan okurlar ve İstanbul’un geçmiş hayatını merak edenler kapıda uzun bir kuyruk oluşturacak.
Biletler kitabın içinde
Müzeye elinizde ‘Masumiyet Müzesi’ kitabıyla gidebilirsiniz. Kitabın sonundaki bilet geçerli. Kapıda o bilete bir damga basılacak ve kitabınız daha da ‘özelleşecek’. Bilet fiyatları kitaptan ucuz tabii, öğrenci 10, tam 15 TL. Açılış günü kuyrukta beklemek istemeyenler Masumiyet Müzesi’nin web sitesinden biletlerini şimdiden alabilir. www.masumiyetmuzesi.org

Dağlama Üstadı Münir Erbörü


Münir Erbörü, ahşap yakma sanatının önemli temsilcilerinden biri. Sultanahmet'e gittiğinizde Küçükayasofya Caddesi'ne yolunuz düşerse, caminin karşısında kendisine rastlayabilirsiniz. Muhtemelen, yeni bir eser için titizlikle çalışıyor ya da bir öğrencisinin çalışmasına bakıyor olacaktır. Sizinle de ilgileneceğinden şüpheniz olmasın.
Münir Erbörü, sabırla ve titizlikle eğiliyor ağaca. Ağaç anlıyor sevildiğini, ateşe bırakıyor kendini. Üzerinde desenler oluşuyor yavaş yavaş. Sonra her biri gölgelerle süsleniyor. Yakıldıkça güzelleşiyor, siyahın ve kahverenginin tonlarıyla bezeniyor. Uzunca bir süre emek verildikten sonra cilalanıp görücüye çıkmaya hazırlanıyor.
Ağaç, hatırı sayılır derecede ilgi görüyor ahşap yakma sanatından. Yıllarını bu işe vermiş bir sanatçı Münir Erbörü şöyle tanımlıyor bu sanatı: "Yurtdışında 'pyrogravure' diye bilinir. Ahşap veya diğer elverişli malzeme yüzeyleri, kızgın metal kalemlerle yakılarak çeşitli motiflerle bezenir. Dekoratif bir sanat tekniğidir işin özünde."
Adı üstünde, dekor için kullanılıyor bu tablolar. Selçuklular döneminden günümüze ulaşmış. Aslında resimlerin bire bir aynılarının yapılmasıyla başlamış ilk zamanlarda. Zamanla klasik siyah-beyaz resim tekniği tarzında yapılan kara kalem çalışmalarının yerini doldurmuş. Aslına bakarsanız, ahşap yakma sanatının kökeni Amerika'nın yerlilerine uzanıyor. Onlar savaşta kızgın milleri yakarak haberleşmeyi sağlamışlar. 19. yüzyılda yazma tekniği eskisine göre biraz daha gelişmiş. Ağacın ve ahşabın üzerine uygulanmaya başlanmış. Türkler de deri üzerine yazılar yazarak haberleşmeye çalışmışlar. Sonrasında bir süre unutulmuş. Bu işin pirlerine göre şu sıralar yeniden canlanıyor ahşap üzerine yazı yazma tekniği.
Hayatının en anlamlı hediyesi 'havya'...
70 yaşındaki Münir Erbörü, Konya'da doğmuş. İlkokulu bitirir bitirmez baba mesleği olan ayakkabıcılığa başlamış. 25 yaşlarındayken ailesiyle birlikte İstanbul'a taşınmış. Hayatında her şey rutin bir şekilde devam ederken, sanat okulunda öğretmen olan abisinin hediye ettiği bir makine neleri değiştirmiş bakın... Söz konusu hediye, küçük bir kutunun içinde bir havya... Yani elektrikle çalışan, kızgınlığıyla ağaç üzerine birtakım küçük resimler çizilebilen bir makine... Tabii, Münir Bey'in bu hediyeye olan hayranlığı abisinin tahmin ettiğinden çok daha fazla olmuş. Ayakkabı ticaretine devam ederken her gün biraz vakit ayırıp ağaç yakma işini öğrenmeye çalışmış Münir Bey. Sonrası ise, ahşap yakma sanatına adanan koca bir 30 yıl... Emekli olur olmaz kendine bir atölye kurmuş Erbörü. Ahşap yakmanın inceliklerini öğrenmek isterseniz, memnuniyetle anlatabilir size. Hatta dilediğiniz zaman öğrencisi olabilirsiniz.
İyisi mi, 'dağlama' diyelim biz buna
"Aslında bunun adı ahşabı dağlama sanatı olmalı." diyor Münir Erbörü. Ağaç tam anlamıyla yakılmıyor çünkü dağlanıyor. Erbörü, resimde, gravürde kavak ağacını kullanıyor çoğunlukla. Hat yazılarında ve bazı ince işçilik gerektiren detaylarda ise sert bir ahşabı... Sebebi ise kavak ağacı beyaz olduğu için gösterişli desenler üzerinde daha hoş görünmesi. İnce işçiliklerde ise yazının dağılma riski var. Bunun için kestane, ıhlamur gibi ağaçlar tercih ediliyor. Erbörü'ye göre türü ne olursa olsun ağaç üzerine yapılan her şey, iyi bir muhafazayla en az 200 yıl kalabiliyor.
Sabr-ı gönül atölyesi
Sultanahmet'e yolunuz düşer de Küçükayasofya Caddesi'ne kadar inerseniz Cami Sokak'ta Münir Erbörü'ye rastlayabilirsiniz. Muhtemelen, taptaze ağaç kokulu atölyesinde oturmuş, olanca dikkatiyle yeni eserler meydana getirmekle meşguldür. Sizi tüm samimiyeti ve nezaketiyle karşılayacağından şüpheniz olmasın. Ahşabın ustası Münir Erbörü, onu en güzel şekliyle icra eden ve bu sanatın nefes almaya devam etmesi için ücretsiz dersler verecek kadar işine âşık bir usta...
En iyi örnekleri Fransa'da
Ahşap yakma sanatı, pek çok ülkede yaygın olmasına rağmen en iyi örnekleri Fransa'da. Hatta sadece bu sanatın örneklerini yansıtan tabloların bir müzesi bile var. Erbörü, bu müzede çeşitli ülkelerde yapılan eserlerin toplanıp sergilendiğini söylüyor. Müzenin sorumlularından biri önümüzdeki günlerde Türkiye'ye gelip, Erbörü'nün atölyesinden de beğendiği bir tabloyu alacak.

Art Project ile Dünyadaki Müzeleri Bedava Gezin

İyiturks olarak yola çıkış gayemiz etrafımızda olup biten, gördüğümüz, duyduğumuz, okuduğumuz iyi ve güzel olan her şeyi bir araya toplayıp bunları yayabildiğimiz kadar yaymaktı. Bu kararı vermemize neden olan ise çevremizi sarmalayan ve bize kolayca ulaşan haber ve bilgi kaynaklarında kötü, olumsuz ve bizi rahatsız edenlerin hep ön planda olması ve gündem yaratması idi. Bu nedenle iyi ve güzel olanlar daha geri planda kalarak insanlara zor ulaşabiliyordu.

Sanki dünyamızda hep olumsuzluklar hep kötülükler hep istenmeyen şeyler yaşanıyormuş algısı oluşuyordu. Hâlbuki dünyamız, ülkemiz ve yakın çevremiz kazalarla, hastalıklarla, hırsızlarla, sahtekârlarla, aç gözlü tüccarlarla dolu değil ki onlar kadar sağlıklı, başarılı, dürüst, yardımsever kişi ve kuruluşlarda var. Tek fark bu iyi grup daha az yer alıyordu bilgi dünyamızda.

Bu iyi çalışmalardan biri son zamanlarda dikkatimizi çekti. Google pek çok faydalı, kullanışlı ve herkesçe rahatça ulaşılabilen uygulamalarından bir tanesi daha sessizce hayata geçirmiş.

Art Project isimli proje ile dünyanın önemli müzelerini, önemli sanat eserlerini bilgisayar başında gezip, izleyebiliyoruz. Yüksek kaliteli görüntülerle sağlanan bu hizmet paha biçilemez bir uygulama. Parasal imkânlarla bile nadiren tamamını gezebileceğimiz müzeler ekranda karşımızda duruyor. Her geçen gün müze ve eser sayısı artan bu projeden herkesin faydalanmasını temenni ederiz. 155 müzede 6599 sanatçının 32470 çok özel eseri bizleri bekliyor.

İyiturks olarak Google’a teşekkür eder, faydalı projelerinin çoğalarak devam etmesini ve herkesin ulaşabilme imkânlarını kısıtlamamasını temenni ederiz.

iyiturks

İyiturks Bilim: Kenan Şahin

Türk işadamı Kenan Şahin, Aydın’da doğmuş. Yedi kardeşin altıncısı. Daha sonra DP milletvekilliği yapmış işadamı babayla ev kadını bir annenin oğlu. İlkokul eğitimini Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerden almış. Çoğu kadın olan hocalarının onları teoriyle boğmadığını, pratiği de öğrettiğini söylüyor: “Bir gün matematik öğrenirdik, bir gün okulun çatısını tamir ederdik.”

1952’de babasının isteğiyle başladığı Robert Kolej’de ‘taşra’dan gelen biri olarak İstanbulluları geçmenin onun için çok önemli olduğunu anlatıyor. Orta 3’teyken AFS programıyla California’da bir ailenin yanına gitmiş, Amerikan tarzı hayatı orada öğrenmiş. O yıl (1957) Sputnik’in fırlatılışını evinin çatısından izlediğini hatırlıyor. Teknolojiye ilgisini perçinleyen bu olay ona sınırları aşabileceğini hatırlatmış.

1982’de küçük bir sermayeyle kurduğu bilgisayar sistemleri firması Kenan Systems’ı 1999’da Lucent  Technologies firması 1.48 milyar dolara satın almış, Şahin de firmanın yazılım ürünleri grubunun genel müdürü olmuştu. Parasının 100 milyon dolarını eski okulu Massachusetts Institute of Technology’ye (MIT) bağışlaması ABD’de olay olmuştu. Çünkü bu, o trihe kadar yapılan en yüksek bağıştı. Eski ABD Başkanı Bill  Clinton’ın 2000’de Türkiye ziyareti sırasında TBMM’de yaptığı konuşmada, ondan söz etmesi tesadüf değildi. Son ödülü bahane edip Şahin’e bu masal gibi hayat hikâyesini sorduk...

ABD’ye ilk adımı nasıl attınız?
İkinci sınıfta, Robert Yüksekokulu’nda öğretilmeyen endüstri mühendisliğiyle ilgilenmeye başladım. O dönemki başkanvekili Dr. Hazen aynı zamanda MIT’de profesördü. Yatay geçiş başvurusu yaptım ve dünya çapında kabul edilen 20 öğrenciden biri oldum. Burs kazanıp gittim. O dönemde döviz sıkıntısı vardı. Sınavı geçmeme rağmen elime geçen sadece 50 dolardı. Küçük bir çanta ve 50 dolarla Amerika’nın yolunu tuttum. Üçüncü sınıfta başladığım MIT’de çok başarılı oldum, tam burs kazandım. 1963’te diplomamı aldım ve doğrudan MIT’de doktora programına kabul edildim. 1968’de doktorayı bitirince orada öğretmenliğe başladım. Türkiye’ye dönme isteğim hep vardı. 1969’da öğretmenlik için Robert Yüksekokulu’na döndüm ama bir yıl sonra okulun kapanacağını öğrendim. MIT geri çağırdı, ben de Türkiye’ye kendimi bir yıl daha geliştirip dönmeye karar verdim. Ama her kesin dönüş denememde bir krizle karşılaştım, sonunda da ABD’ye yerleştim.

Kenan Systems’ı nasıl kurdunuz? Bugün teknolojinin her alana hâkimiyeti şaşkınlık verici bir noktada, o dönemde durum nasıldı?
1982’de MIT’deyken 1000 dolarla bilgisayar sistemlerindeki fikirlerimi gerçekleştirebileceğim küçük bir firma açmayı denedim. Biraz şans, biraz da çevrem sayesinde 1986’ya kadar çok başarılı oldu. Firmayı büyütmek çok zordu çünkü başarısından emin olmadığım için kredi almak istemiyordum. Çocukluğumda gözlemlediğim babamın ticaret deneyimleri çok yardımcı oldu. Yine onun anlattığı Nasreddin Hoca fıkralarındaki kıssadan hisseler iş hayatındaki bazı problemlerde yol gösterdi. 1986’da tüm profesyonel görevlerimden çekilip enerjimi iş hayatına adadım.

Kenan Systems’ı sattıktan sonra Tiax’ı kurdunuz. Onu da belli bir seviyeye getirip satacak mısınız?
2001’de Boston’a, akademik kariyere ve kısmi emekliliğe döndüm. 2002’de ABD’nin en eski teknoloji şirketi Arthur D. Little Inc. iflas etmişti. Kurduğum küçük şirket Tiax, bu teknoloji malzemelerini ve laboratuvarı satın aldı, 200 teknoloji uzmanını da işe aldı. Böylece üstün başarılı mühendislere ve bilim insanlarına sahip büyük bir teknoloji geliştirme şirketine dönüştü. Planım enerji teknolojileri alanında yenilikler üreten bir firma olarak devam ettirmek.

Türkiye’yle bağlarınız var mı hâlâ, gelip gider misiniz?
Tabii, çok kuvvetli bağlarım var. Eşim ve ben Türkiye’de doğayı çok seviyoruz. Tırmanıyoruz, kayıyoruz, sık sık Bodrum’a ya da Kapadokya’ya gidiyoruz. Çocuklarım ve torunlarım da Türkiye’ye bayılıyor. Aydın, İzmir ve İstanbul’da harika akrabalarım var, her gidişimizde mutlaka görüşürüz. 1961’den beri neredeyse kesintisiz olarak Amerika’da yaşamama rağmen, dile giren yeni kelimeler hariç Türkçem çok iyidir. Eşimin de Amerika’daki ve İngiltere’deki akrabaları Türkiye’ye geldiler ve çok mutlu hatıralarla ayrıldılar. (Kaynak:1)

İnternetin keşfine yardımcı oldu

Şahin yapay zeka konusunda çalışmaya başlar. 1965 - 67 yıllarında bilgisayar ile yakından ilgilenen Şahin, bu alanda önemli buluşlara imza atar. Şahin yaptığı araştırmanın özetini şöyle anlatıyor; "Ben o zamanlar modül diyordum - makro bilgisayar henüz ortaya çıkmamıştı. Dinamik bir şekilde makinelerin birbirleriyle konuşabilmesi ve aralarında işbirliği yapabilmesi. Onunla ilgili buluşlarım oldu. Patentlerim oldu. O zaman internet yoktu ortada ama ona çok benzer buluşlardı. İlk interneti bulan bir kuruluş vardı. Benimle de görüştüler, onlar '7, 8, 10 bilgisayarı biraraya getireceğiz sen ise milyonlardan bahsediyorsun' demişlerdi" diyor.

Türkiye buluş lideri olabilir

Antik Kentler: Aperlia

Sıçak Yarımadası'nda olup, Sıçak İskelesi'ndedir. Buraya Kaş'tan tekne ya da Üçağız'dan kayıkla kolaylıkla gelinebilir. Karadan ise Kılıçlı'da bulunan Apollonia'yı görüp buraya ulaşılabilinir. Ele geçen sikkelerden, bir Lykia şehri olan Aperlai'nin tarihinin M.Ö. V. veya IV. yüzyıla kadar inebildiği anlaşılmaktadır. İsindi, Simena ve Apollonia ile birlikte Lykia Birliği içinde bulunan Aperlai, aynı zamanda birliğin başı olarak da görülür.
Deniz kenarından başlayan rekteaonal ve poligonal teknikteki surlar, aralıklı kulelerle takviye edilmiştir. Roma dönemine ait dikdörtgen bir alanı çeviren surlar yer yer görkemli bir görünüşe sahiptir.
Surun dışındaki diğer kalıntılar Bizans ve sonrası dönemlerden kalmadır. Surun güney tarafı ise poligonal teknikte ve çok harap vaziyettedir. Bu yönde iki yanında kulelerle takviye edilmiş bir ana giriş kapısı da bulunuyordu. Kuzeybatı köşesinde bir kilise ve güneydoğu köşesindeki şapel dışında belirli bir yapı bulunmaktadır.
Surun doğusunda hemen hepsi yuvarlak kavisli kapağa sahip çok sayıda lahit bulunmaktadır. Bunların bazıları erken dönem surları ile sahil arasında yer alır. Böylece bu alanın daha sonra duvarlarla çevrilen şehre ait olduğu anlaşılmaktadır. Aperlai'nin rıhtımı ve buna bağlı yapılar bugün su altında kalmış olup deniz altındaki görüntüler yer yer izlenebilmektedir. (Kaynak 1)
Kent adının orijinali Luwi dilinde “Aprillai” olup “Akarsu Boğazı” anlamına gelmektedir. Aperlai, küçük boyutlu bir Likya liman kentidir. M.Ö. V. ve IV. yüzyıla ait eserler olarak APR ve PRL kısaltmalarıyla bastırdığı Lykia dili ile yazılmış gümüş sikkeler, Aperlai’ın Lykia Birliği öncesi varlığına işaret eder. Şehrin ismine daha çok, geç devir yazarlarında Plinius, Stadiasmus, Ptolemaios, Hierokles’te rastlamak mümkündür. 16. yüzyılda, tamamen terk edildiği ve belki 3-5 balıkçı ailesinin barındığı korunaklı bir liman olarak Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinde de anılmaktadır. Birlik dönemine ait sikkeleri de ele geçmiş olan Aperlai’ın diğer Roma egemenliğindeki Lykia şehirleri gibi yalnız III. Gordianus zamanında sikke basma yetkisine sahip olduğu bilinmektedir. Lykia Birliği sırasında Aperlai; üç kentin, bazı kaynaklara göre ise dört kentin “tek oya” sahip olduğu birliğin başındadır. Aperlai’ın Simena, Apollonia ve İsinda ile bir “sympoliteia” imzaladığı ve oluşturduğu kesindir. Söz konusu üç şehrin vatandaşlarından yazıtlarda “Simena’dan Aperlailılar” diye söz edilmekte ve kendi etnik isimleri kullanılmamakta idi. Bizans dönemi Piskoposluk kayıtlarında ise ismi “Aprillae” şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Tüm Likya liman kentlerinde olduğu gibi Aperlai’da da limana yakın iki adet Roma dönemi hamam kalıntısı saptanabilmiştir. Biri akropolün kuzeybatı köşesinde diğeri de güney-doğu köşe de olmak üzere iki adet küçük boyutlu Bizans kilisesi kalıntısı dikkat çeker. İ.S. 6.-7. yüzyıllara tarihlenen her iki kilisede bazilikal planda inşa edilmiş olup, erken Bizans kilise mimarisini yansıtır. Orta geniş koridorun her iki yanında, iki dar koridor, sonunda ise yarım daire planlı apsis yer alır. (Kaynak 2)
Aperlai, batık kenti, lahitleri, muazzam Akdeniz manzarasıyla Mavi Yolculuğun vazgeçilmeyen durağı. Dalaman ile Antalya arasında yer alan ‘Işık Ülkesi’ Likya Bölgesi adeta bir açık hava müzesine benzer. Hiç ummadığınız anda, bazen bir antik kent, bazen yalnız bir lahit, bazen zamana inat ayakta kalmaya çabalayan bir yapı parçası çıkar karşınıza. İnönü Körfezi’ni tekneyle dolaşırken girdiğiniz minik bir koyda, denizin içindeki lahidiyle ünlü Simena manzarasına eş bir görüntü karşılar sizi. Bu kez suların içinde zamana ve dalgalara direnen daha küçük, yalnız bir lahittir. Burası Teke Yarımadası’nın ucunda, Akdeniz’e sanki bir mantar ya da ters ‘T’ görünümüyle bağlanmış olan Sıçak Yarımadası’ndaki Aperlai antik kentidir.
Likya’nın Doğal Limanı
Bilge Umar’a göre adı ‘Akarboğaz’ anlamına gelen Aperlai’nin varlığını, MS 5. yüzyıla ait, adına basılı gümüş sikkelerin bulunmasından öğreniyoruz. Kendilerini ‘Trimilili’ olarak adlandıran Likyalılar, ilk yerleşim yurtları Dirmil Yaylası’ndan (Burdur-Gölhisar) zamanla denize açılmak üzere kıyı bölgelere taşınmışlar. Atina ve Pers istilalarının ardından MS 9. yüzyıla dek Likya eyaletinin psikoposluk merkezlerinden biri olan Aperlai, Roma devrinde komşuları İsinda, Apollania ve Simena ile bir sympoliteia (ortak vatandaşlık) oluşturarak Likya eyalet meclisinde tek oyla temsil edilme hakkını kazanmış. Bu dörtlü birliğin (tetrapolis) başını çekme dışında tarihte önemli bir rolü bulunmayan kent, MS 141’deki büyük depremden zarar görerek yıkılmış. Dönemin en zengini Rhodopolis’li Opramoas, diğer Likya kentlerine yaptığı yardımları Aperlai’den de esirgememiş ve kentin yeniden yapılanmasına katkıda bulunmuş.
Surlar Kentin Haritası

Sarajevo 20 Yıldır Unutulmadı

Avrupa’nın tam ortasında yaşandı her şey. Herkesin her şeyi görüp duyduğu ancak kör ve sağır olduğu bir katliamdı Sarajevo. 11541 insan çıkarlara, siyasi dengelere kurban edildi, 1992 yılında Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarlara. Herkes kendi oyununu oynadı aylarca bir bir solarken 11541 Can! Ve hiç utanmadı Avrupa kendinden ve medeniyetinden bu şuursuz oyunda! Ve hiç unutmadı Bosna 11541 kahramanı, medeniyet kurbanını(!). Önlerinde saygıyla eğiliyoruz ve umut ediyoruz ki bir daha yaşanmasın böyle zulümlükler insanlık dünyasında.
iyiturks

Türkiye Posterleri: Konya







"Gel, gel, ne olursan ol yine gel. Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…" İşte böyle çağırıyordu büyük şair Mevlana Celaleddin-i Rumi… 1926 yılından bu yana müze olarak hizmet veren o dergâh, kim olursa olsun, herkesi kucaklıyor Konya'daki o gül bahçesinin yanı başında…

Medeniyetin Anlatılmamış Tarihi Göbeklitepe

Göbeklitepe’yi önemli kılan en önemli sebep kuşkusuz insanlık tarihi adına şimdiye kadar bildiğimiz tüm bilgileri tek tek gözden geçirmemize neden oluşu. Dünyanın orijinal haliyle günümüze kalan en eski tapınağı olan Göbeklitepe 12 bin yıl önce inşa edilmiş.
Göbeklitepe, bugünün insanları ile o devrin insanlarının aynı düşünce ve davranış modeline sahip olduğunu ortaya koyuyor. Keşifler göçebelikten yerleşik hayata geçerken, kentlerden önce tapınakların inşa edildiğini gösteriyor.
Bilgiyi Değiştiren Yer
Göbeklitepe yapılışının ardından bin yıl kadar sonra tonlarca ton toprak ve çakmaktaşları ile tamamıyla gömüldü. Tapınağın ne amaçla gömüldüğü de araştırma konuları arasında. Tarihi M.Ö. 10 bin yıllarına uzanan, tapınma amaçlı törensel alanlara ait mimari kalıntılar, dikili taşlar ve üzerinde kabartmalı yabani hayvan ve bitki figürlerinin bulunduğu taşlar göz kamaştırıyor. Bölgenin dikkat çeken bir özelliği de gün yüzüne çıkarılan en büyük tapınma alanını barındırması.
Yerleşim Amaçlı Değil
Arkeolojik olarak Çanak Çömlek Öncesi Neolitik A Dönemi’ne (M.Ö 9.600 – 7.300) ait olan Göbeklitepe’de, bir tepe üzerine inşa edilmiş çok sayıda yuvarlak biçimli yapı bulundu. 1995 yılında başlayan kazılar sonucu elde edilen bulgulara göre bu yapılar yerleşim amaçlı bir kullanıma sahip değiller.  Göbeklitepe’de bulunan yapıların henüz tamamı gün ışığına çıkarılmadı. Toplam yirmi adet olduğu belirlenen bu üzeri açık yapıların dini amaçlı yapıldığı kesin.
T Biçimli Dikilitaşlar
Daha net ve açık bir dille denilebilir ki, bu yapılar dünyanın yapıldığı hali ile bugüne ulaşabilen ilk tapınakları. Taş devrinden kalma bu tapınakların yapılış biçiminde ortak bir özellik göze çarpıyor. T biçiminde dikilitaşlar ile çevrilmiş bu tapınakların merkezinde de iki T biçiminde dikilitaş karşılıklı olarak yer alıyor.

Adeus Carlos Carvalhal

Kendisini “Temiz Anadolu Çocuğu” olarak tanımlamıştık. Gelişi gibi gidişi de sessiz oldu. Temiz geldi temiz gitti. Gönderilmesinin büyük bir hata olduğunu belirterek, geçmiş zaman içinde yaptıklarının hiçbir kupa hiçbir maddiyatla ölçülemeyecek kadar önemli olduğuna inanıyoruz. Kendi görev alanı içerisinde özlenen bir Beşiktaşlılık duruşu sergilediğini düşünüyoruz. Kendisine sonsuz teşekkürlerimizi sunar, yaptıkları ve adam gibi adam duruşu için  şükran duygularımız ile kendisine “Adeus Carlos Carvalhal” diyoruz.
Kendisine yakışır bir veda konuşması yapan Carvalhal aşağıdaki sözlerle Beşiktaş’tan ayrıldı;
"Sözlerime Beşiktaş taraftarı Çarşı'ya teşekkür ederek başlamak istiyorum. Benim gelişimi özel kılan onların bana verdiği destekti. Takımdan ayrıldığım için üzgünüm. Diğer taraftan da böyle bir kulübe 8 ayımı adadığım için gururlu ve mutluyum. Bunun sevincini yaşıyorum. Herkese yürekten teşekkür ediyorum. Futbolcularıma da bir sözüm olacak. Beşiktaş'ın bu sezon başından beri yaşadığı dönem zordu. Ancak Beşiktaşlı oyuncular her zaman üst düzey profesyonelliklerini ve kulübe bağlılıklarını gösterdiler. Bu nedenle ben buradayken, bana verdikleri desteklerden ötürü onlara da tekrardan teşekkür ediyorum. Biz burada bir aileyiz, malzemecisi, sağlık ekibi, güvenliği herkes bana destek verdi. Sadece Beşiktaş'a da değil Türk halkına teşekkür ediyorum. Bana kendi ülkemde yaşıyormuşum hissi verdiler.
Buraya gelmeden önce Türk basını kolay değil diye uyardılar. Ama bunun tam tersi olduğunu gördüm. Basın mensuplarına da bana gösterdikleri yakınlıktan ötürü teşekkür ederim. Aldığım eğitim gereği herkese eşit davranmaya çalıştım. Sizlere de bugüne kadar saygılı şekilde davrandığımı düşünüyorum.
Bir hafta içerisinde yeni yönetimi tanıdım. Beşiktaş bu sezon iki şekilde analiz edilmeli. Ocak'a kadarki dönem ve Ocak'tan sonrası olarak...
UEFA'da gruplardan 1. çıktık, UEFA'da Beşiktaş tarihinin en iyi 2. derecesini elde ederken ve Türkiye'de iyi sonuçlar alırken yine aynı hoca ve aynı futbolcular vardı. Bu durumun analizini de size bırakıyorum. Kulübün acil şekilde yeni bir enerjiye ihtiyacı vardı. Yeni yönetimden ilk izlenimim çok pozitif yönde. Yeni yönetimle kulübe yeni bir enerji geldiği de çok aşikâr. Tayfur Hoca'ya da önündeki maçlar için bol şans diliyorum. Bu andan itibaren hem yönetim hem de Tayfur Hoca Beşiktaş'ı en iyi yere getireceklerdir. Bence Beşiktaş taraftarı her şeyin en iyisini hak ediyor.
Benim taraftarlarla aramda empati vardı. Onlar da benim 24 saatimi bu kulübe harcadığımı biliyorlardı ve onların da beni böyle hatırlayacağını biliyorum. Herkese teşekkür ediyorum. Beşiktaş'a, Türkiye'ye ve Türk halkına da beni kendi evimde hissettirdikleri için teşekkür ediyorum"
iyiturks