Şener Şen: Dostunun Kaleminden


Karakterlerinin çoğu repliğini ezbere biliyoruz. Badi Ekrem’in kung-fu sahnesini, Vecihi’nin titreyen sesiyle “Seviyorum, veriyor musun?” diye şarkı söyleyişini, ‘Züğürt Ağa’yı, ‘Muhsin Bey’i, ‘Eşkıya’yı... Ama onu ne kadar tanıyoruz? Türk sinemasının büyük ustası kendisinden bahsetmeyi sevmeyecek kadar mütevazı. O yüzden kalemi, ‘Fahriye Abla’ dışında çektiği tüm filmlerde Şener Şen ile çalışan yönetmen Yavuz Turgul’a bıraktık.
Yavuz Turgul
37yıldır süren bir yol arkadaşlığının içinden seçmeler yapmak… Hele bu süre içinde hakkımızda yazılıp çizildiyse, yan yana fotoğraflarımız çekildiyse, yan yana ödüller aldıysak, ben ona ödül verdiysem, kısacası içimiz dışımız biliniyorsa ve hepsi de kayıt altındaysa, internete girip bin yerden öğrenmek mümkünse... Nasıl olacak? Benim gözümden Şener, aslında Türkiye’nin gözündeki Şener ise size nasıl ‘bir başka açıdan’ Şener’i anlatabilirim?
Sıkıştığım zaman kendimi salıveririm. Kimilerinin ‘serbest çağrışım’ diyerek ciddi bir romanesk boyuta taşıdığı, benimse ‘daldan dala’ diye adlandırdığım uçarı bir alana sığınıp, beklerim. Şu anda yaptığım gibi.
Aslında girizgâhla çelişecek (daldan dalanın faydaları) ama bir başka açı bana şunu söylüyor: “Ne yazarsan yaz, hep gizli kalacak biri üzerine olacaktır söylediklerin.” Doğru. Onun çocukluk döneminin bir fotoğrafı var bende. Objektife yansıyan bakışında bir hüzün, kırıklık var. Dünyanın yükünü omuzlamış gibi. Nasıl mesafeli. O yaştakilerden çok olgun. En ufak bir fırlamalık yok halinde. Çoktan büyümüş. Ve gördüklerinden ürkmüş gibi.
“Bir falcı gibi bilir”
Şener, şen şakrak, kahkahalı, yüksek volümlü gibi görünür ama... Gördüğümüz gerçek Şener midir? Anlaması çok zor. Göründüğü gibi değil. Her gecesinin şenlik tadında geçmesi için programlar yapar, arkadaşlarını toplar, masalar kurar. (Hesabı illa kendi ödemek ister, cüzdanına davrananla itişir, gerekirse güreşir!) Gamlı, tartışma hastası, şeamet tellalı tipleri kendisinden uzak tutar, velhasıl eğlenir, eğlendirirken, yani siz öyle sanarken... O herkesi izler, her şeyi görür, söylemez, kendine saklar. İnsan kabahatlerine gülümseyerek bakar, derviş gibi kabullenir ve bu hali beni ifrit eder. O görmezden gelip bakışlarını başka yerlere çevirir, ben saldırırım karşımdakine. Kalbine, ruhuna, artık neresine gelirse. Dökülmesini, saçılmasını isterim. Şener, mahremiyetten yanadır. Kimseye sormaz, sorulmasından hazzetmez. İşin ilginç yanı sormaz ama karşısındakini çoktan okumuştur. Bir falcı gibi bilir. Kimse onun gülerken, içerken, şarkı söylerken, şaka yaparken bir iç yolculuğa çıktığını ve geri döndüğünü bilmez.
Ertem Eğilmez’in rahle-i tedrisinden geçmişliği vardır. Bilenler bilir, hiç kolay bir şey değildir bu. Onca şamatası bol, havai fişekli, şenlikli film yapıp, Eğilmez’e hem çok yakın olmak ama araya kırmızı çizgiyi çekerek, “Bir dakika! Burası benim özel alanım, kimse giremez!” imasında bulunmak, ancak Şener’in becereceği bir şeydi. Ertem Abimiz, o kadar zeki bir insandı ki, o da ister istemez çekilen hattın berisinde durmanın tek yol olduğunu anladı.
Samimiyeti sınırlı tutmak ve mahremiyete saygı. Şener budur. Hep mi böyledir?
Değildir. Bazen çok içip zıvıtırız. Gülmekten ölmüşlüğümüz de olmuştur, oturup ağladığımız da. Kırmızı çizgi kalkar. O zamanlar benim içim yıkanır. Şener’e sarılmak isterim. Arkadaşlıktan dostluğa doğru aktığımız anlardır bunlar. Paha biçilmez anlar.
“İstese hanları hamamları olurdu”
Sete gelince... Benim halim malum, dost düşman bilir. Kimi zaman pervasızlığıma, halden anlamaz patlamalarıma kızar ama belli etmez. Kızmakta haklıdır. Ben bile kimi hallerime sinir olurum. Şener, işine o kadar saygılıdır ki, iyi bir film için hayatının en büyük tavizini orada verir, duruma katlanır. Bir gün bile bana ayar vermeye kalkmamıştır. Ağzından sitem dolu tek bir sözcük çıkmamıştır. Sessizce fırtınanın geçmesini bekler, işine devam eder (ki ben onun ne patlamalarına şahit olmuşumdur set dışında, kimi münasebetsizlere)… Bu tahammülü ne kadar gider bilmiyorum ama sonsuza kadar sürmeyeceği aşikâr.

Türkiye'de İlk Biyolojik Kalp Kapağı Hastaya Takıldı


Kartal Koşuyolu Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs, Kalp ve Damar Cerrahisi Klinik Şefi Prof. Dr. Mete Alp, “Dana kalp zarından elde edilen biyolojik kalp kapağının 73 yaşındaki hastamıza takılmasıyla Türkiye'de bir ilki gerçekleştirmiş olduk” dedi.
Kartal Koşuyolu Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs, Kalp ve Damar Cerrahisi Klinik Şefi Prof. Dr. Mete Alp, “Dana kalp zarından elde edilen biyolojik kalp kapağının 73 yaşındaki hastamıza takılmasıyla Türkiye'de bir ilki gerçekleştirmiş olduk” dedi.
Prof. Dr. Alp, yaptığı açıklamada, dana kalp zarından elde edilen biyolojik kalp kapağı ameliyatının genelde yaşlı, kalp kapağında, şah damarı kapağında kireçli darlık veya yetmezlik olan hastalarda yapıldığını belirtti.
Normal şartlarda standart açık kalp cerrahisi yöntemiyle takılan mekanik ya da biyolojik kapakların uzun süredir kullanıldığını ifade ederek, “Fakat bu yeni jenerasyon bir kapak. 2008 yılında ilk kez kullanılmaya başlanan kapak, aktif olarak 2009 yılından itibaren kullanılıyor” dedi.
Dana kalp zarından elde edilen biyolojik kapağın, 2009 yılından itibaren Avrupa'daki birçok açık kalp cerrahi merkezinde kullanıldığını ve 900 kişide bu operasyonun gerçekleştirildiğini dile getiren Prof. Dr. Alp, şunları kaydetti:
“Kapak hiç dikiş gerektirmeden, cerrahın hızına göre 1,5-3 dakika arasında yerleştirilebiliyor. Bu kapağın en özelliği, yaşlı insanlarda kireç olsa dahi kireçleri sökmeye gerek kalmadan şah damarı ve kapakçıkların alınmasının ardından kalp kapağının doğrudan yerleştirilebilmesidir. Ayrıca bu yöntem, 70'li yaşların üstünde, küçük aort çapı olan ve birlikte cerrahi yöntemi uygulanan hastalarda, cerraha ve hastaya inanılmaz bir avantaj sağlıyor. Hem kullandığınız kalbi durdurma süreniz çok kısalıyor, hem de bu tür özellikler nedeniyle hastaya daha yararlı bir işlemi kısa sürede yapıyorsunuz.”
"Hastanemize Operasyon Yetkisi Verildi"
Prof. Dr. Mete Alp, operasyonu İspanya'dan ve Hollanda'dan gelen cerrahların da katılımıyla gerçekleştirdiklerini ve bu durumun ardından hastanelerine Orta Doğu ve çevre ülkeler ile Türkiye için uygulama yapılabilme yetkisinin verildiğini belirterek, “Yani bu yetkinin verilmediği hastanelerde bu ameliyat, uygulama yetkisi verilen Kartal Koşuyolu Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesinin bilgi ve kontrolü dahilinde yapılacaktır” diye konuştu.
Birlikte cerrahi yönteminin hastalarında da uygulandığını işaret eden Alp, şöyle devam etti:
“73 yaşındaki hastamıza aynı anda hem bu kapak takıldı, hem de 2 damarı bypass yapıldı. Dana kalp zarından elde edilen biyolojik kalp kapağının 73 yaşındaki hastamıza takılmasıyla Türkiye'de bir ilki gerçekleştirmiş olduk. Literatürde bildirilmiş birlikte cerrahi sayısı bizim operasyonumuzla 31'e ulaşacak. Öte yandan Türkiye'de bu birlikte cerrahiyi ilk kez uygulayan merkez de bizim hastanemizdir.”
"Kapak Çalışırken Çok Sessiz Çalışıyor"
Kapağın bu özellikleri nedeniyle piyasadaki mevcut kapaklara göre iki avantajı olduğunu ifade eden Alp, şunları kaydetti:
“Yaşlılarda kireçlenme nedeniyle 7-8 yıl sonra ikinci bir ameliyata ihtiyaç vardı. Bu yeni jenerasyon kapakta bu ihtimalin olabildiğince düşürüldüğünü biliyoruz. Çünkü laboratuvar çalışmalarında bu kireçlenme oranının çok düşük olduğunun gözlendiği ifade ediliyor. Yani 75 yaşındaki insan, ömrünün sonuna kadar ikinci bir ameliyat ihtiyacı olmaksızın yaşamını bu kapakla sürdürebiliyor. Yine bu kapak çalışırken hiç ses olmadan çalışıyor ve hasta kan sulandırıcı ilaç kullanmıyor. Bu son durum yaşlılar için son derece önemli. Yaşlıların birçok sorunu olabiliyor ve o sırada kan sulandırıcı ilaçlar kullananların hayati tehlikeleri olabiliyor. Yöntem, böbrek, akciğer ve beyin hastalıkları olan insanlarda, kalbi durdurma süresinin de 1-3 dakika arasında olması ve bu süre içinde yeni kapağın yerleştirilmesi dolayısıyla çok avantajlı olabilir.”
"Hastaya Başka Bir Operasyon Daha Gerekiyorsa Bu Yöntem Tercih Edilmeli"
Prof. Dr. Mete Alp, çevresel damar hastalıklarında katedral yoluyla (kasık yoluyla) kalp kapağını yerleştirmenin mümkün olmadığını belirterek, “Bu hastaların büyük bir bölümünde kronik akciğer hastalığı nedeniyle koah bulunuyor. Bu nedenle göğüs yoluyla akciğere girmek ve dolayısıyla kapağı yerleştirmek konusunda sıkıntılar oluyor. Ancak buradaki başka bir ayrıntı da hastaya bu operasyon dışında bir operasyon daha gerekiyorsa bu yöntem yüzde yüz tartışmasız tercih edilmesi gereken bir yöntemdir” dedi.
Kapalı yöntemde yapılan yerleştirmede yer oynaması veya kirecin tekrar ilerleyip bu kapağın yapısını bozması gibi durumlarda tekrar katedral yoluyla içeriye bir şey koymanın mümkün olmadığını ifade eden Alp, ancak yaptıkları yöntemle kapağı direk yerleştirdikleri zaman kapakta problem olursa, bir de katedral yöntemiyle girip ikinci bir kapak oturtma şansları olduğunu kaydetti.
73 yaşındaki hasta İsmail Özkan da bulantı, baş dönmesi ve bayılma gibi şikayetlerle hastaneye başvurduğunu ve Prof. Dr. Alp'in kendisine bu yöntemi anlatmasıyla ameliyat olmaya karar verdiğini ifade etti.
Özkan, “Sadece 3 gün yoğun bakımda kaldım. Şu anda yeniden doğmuş gibiyim. Kendimi çok iyi hissediyorum. Mete Hocama teşekkür ediyorum” diye konuştu.

Golfte Türkiye'yi Başarıya Taşıyor


Sıfırdan alıp büyüttüğü, bugün ise Türkiye ve Avrupa'nın gündemine oturttuğu bir Federasyonu var. Gece-gündüz sporcusunu düşünüyor. Adı Ahmet, Soyadı: Ağaoğlu... Golfü zengin spora olmaktan çıkarmaya çalışan Ağaoğlu, Ağrı, Silivri'ye köylerden bulup 11 yılda 3500 sporcu yetiştirdiklerinin altını çizdi.
Golf Federasyonu Başkanı.. Hayalinde ise start alacak Dünya Amatör Golf Şampiyonası var. Çünkü Antalya''nın Belek ilçesinde yapılacak bu müthiş şampiyona için artık geri sayım başladı.İşte A-Z'ye Ahmet Ağaoğlu ve anlatttıkları..
Federasyon başkanlığı yapmayı nereden aklınıza koydunuz?
Ahmet Ağaoğlu: "Bunun tek bir yanıtı yok. Bir tanesi bu spora ilerleyen yaşlarda başladığımız için mükemmeli yakalama şansımız yok. 30 yaşından sonra atletizme başlayıp müsabaka sporcusu olmanız, olimpiyata katılmanız mümkün değil. 30 yaşından sonra boksör olup ringe çıkmanız mümkün değil. Aslında boks çok güzel bir örnek. Belli bir yaştan sonra başlayıp çok iyi olduğunu iddia edenlere boksör ringe çık diyebilirsiniz. Bu mümkün değil, yediği yumruğun haddi hesabı olmaz. Dolayısıyla aktif sporcu olarak başarılı olma şansımızın olmadığı bir yerde yönetelim dedik, açık ve net söylüyorum. Golf sporu yıllarca yanlış olarak algılandı. Alt yapısı yoktu. Sonuçta sporun içinden gelen insanlarız. 2001 yılından beri, nereden bakarsanız bakın 10 senelik spor yöneticiliği geçmişim vardı. Golf sporunun hem mevcut alt yapısı, hem de algısı bakımından bir şeyleri başaracağıma inandığım için bu işin içine girdim. Tabii ki o zaman içimizde heyecan vardı. Dediğim gibi bunun birden fazla yanıtı vardı. Birisi içimizdeki heyecan. Sporcu olamayacağımız yerde bari yönetici olalım dedik. Başka sebebi ise çok yanlış bir algıya sahip olan sporun hem alt yapısını, hem de toplum içerisindeki algılanmasını değiştirmekti."
İlk koltuğa oturduğunuzda tablo nasıldı? Kaç sporcu vardı? Ne kadar tesis vardı?
Ahmet Ağaoğlu: "Çok güzeldi. Emin olun, bu durum hiçbir federasyon başkanına nasıl olmaz. Masaya oturdum, hiçbir şey yok. Masanın üstü tertemiz. 78 lisanslı sporcu vardı, başka da bir şey yoktu. Zaten 1996 yılında kurulmuş yeni bir federasyon. Biz 2000 yılında alıyoruz. Yani üstü boş bir masaya ne koyarsanız ilerleyen süreçte başarı olarak değerlendirildi. Aslında üstü dolu olması gereken bir masa ama yıllar boyu yanlış değerlendirildiği, yanlış algılandığı için toplumda temeli oluşmamış bir spor. Orada biraz da spor geçmişimizi, tecrübelerimizi, birikimlerimizi kullanarak yaptığımız işlerin iyi neticeler vereceğini biliyordum. Zaten olmaması da mümkün değil. Hemen bir alt yapı oluşturuyorsunuz.
İlk önce yıldız milli takım. Sonra yıldız diye aldığınız çocuklar genç milli takım oluyor. 18 yaşın üstüne çıktıktan sonra A Milli Takım'ı oluşturuyor. Ancak bizim gelir gelmez yaptığımız şey bugünkü A Milli Takım'ın alt yapısını oluşturduk. İlk önce golf sahalarının civarındaki köylerden topladığımız 11-12 yaşlarındaki 60 çocuğun eğitimiyle başladık. Aynı zamanda bu çocukları okuttuk, üniversiteden mezun ettik. Hamza, Mustafa, Gencer, Burak, Yasin, Tanju, Oğuzhan diye isimlerini sayabileceğimiz bir sürü genç var. İlk etapta Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi Spor Yüksekokulu'ndan mezun ettiğimiz 13 sporcu var. Bu gençleri golf sahalarının çevre köylerinden aldık. Silivri, Silivri'nin Yolçatı, Sinekli, Seymen köyü.
"AĞRI'YA ERZURUM'A HOCA GÖNDERDİK"
Kemer Golf Kulübü'nün etrafındaki Kemerburgaz Göktürk beldesi. Şu anda Doğu illerimizden A Milli Takım'a giren sporcu yok ama biz bu projeyi 2005 yılında başlattık. Nereden bakarsanız bakın Ardahan, Ağrı gibi yerler çok sıkıntılı. Bakıyorsunuz il ama 14 bin nüfuslu bir il. Köyü neresi, mahallesi neresi belli değil. Yani yanlış anlaşılmasın spor anlamında çok sıkıntılı yerler. Orada spora aç bir gençlik var. Ne verirseniz onu alıyorlar. Basketbol topu götürün, o çocuklar basketbol oynayacaklar. Futbol topu götürün, futbol oynayacaklar. Zaten çoğunluğu atletizm ve kayakla uğraşıyor. Golf onlara farklı ve çarpıcı geldi. Aynı zamanda da reaksiyon gördü. İsmi, adı, sanı duyulmayana bir spor. İlk etapta öğretmek de kolay değil. Biz Ağrı'ya, Ardahan'a, Erzurum'a hoca gönderdik. Hocalar orada 8 ay kaldılar. Kolay değil, Doğu bölgelere doktor götüremediğiniz, öğretmen götüremediğiniz bir dönem düşünün. Daha doğrusu toplumda böyle bir algı var. Kimse orayı tercih etmiyor, siz oraya golf hocası gönderiyorsunuz. Bunların hepsi, 'Golf zengin sporudur, aristokrat sporudur, belli bir kesimin sporudur' diyenlere tokat gibi bir cevaptı.
İşte böyle uç noktalarda başlayacaksınız ki o insanların ayırmasına vesile olabiliyor. Eğer bu aristokrat sporu ise geçenlerde bir basın toplantısında da söyledim, ne mutlu bana ki son 11 yılda 3500 aristokrat yetiştirdim. 3500 burjuva, yüksek gelirli insan yetiştirdim. Bunları Ağrı'da, Ardahan'da, Erzurum'da, Antalya'da, Silivri'nin Yolçatı, Sinekli, Seymen köyünde yetiştirdim. Bu herkese nasip olmaz. 3500 aristokrat yetiştireceksiniz, her babayiğidin harcı değil. Eskiden bunları eleştiri olarak alırken, şimdi gurur kaynağı olmaya başladı. Ne büyük iş yapmışım ben. Yani ülke ekonomisine de katkıda bulunmuşuz ayrıca. Aristokrat ve burjuva dendiği zaman geliri 1 milyon Dolar'dan fazla geliri olan insanlar geliyor insanın aklına. Yani bu işin esprisi, böyle bir şey yok. Bundan 3 sene önce başladı o proje. 81 il, 81 yıldız.
Sayın Cumhurbaşkanımızın spor ve eğitimde başarılı olan öğrencilere ömür boyu eğitim bursu. Şimdi Doğancan diye bir kardeşimiz kendi kategorisinde Türkiye birincisi olduğu için bu bursu golfteki bursundan dolayı almaya hak kazandı. Şimdi bir kişinin hayat boyu eğitim giderlerini karşılama şansı oldu. Bu golf sayesinde oldu. Bu çocuk burjuva mı, aristokrat mı? Hayır. Aynı zamanda yetim. Babasını kaybetmiş, devlet parasız yatılı okulunda okuyan eğitim ve hayat mücadelesi veren bir çocuk. Yani golf sayesinde bu çocuğun hayatı, en azından eğitim hayatı farklı kulvara girdi. Bunlar hoş şeyler. Şimdi geriye dönüp baktığımızda Doğancan'ın bu olayı yüzümde tebessüm belirmesi için büyük bir neden."
Hep diyorlar ki ağaçları kesiyorlar, golf sahası yapıyorlar. Bu eleştirilere nasıl bir yanıt vermek istersiniz?

1.5 milyon dolara 75 Volkicar yaptı 50’sini ihraç etti

Türkiye’nin en başarılı ralli pilotlarından Volkan Işık, 1 milyon dolara geliştirdiği ilk Türk malı yarış otomobili ‘Volkicar’dan 1 yılda 75 adet üretip 50 adedini yurtdışına ihraç etti.
Volkicar’ın iki kişilik yol versiyonunu da üretmek için çalışmalar yapan Volkan Işık, “İlk Türk yarış otomobili Volkicar, amacına emin adımlarla yol alıyor” dedi.
2 ayda 25 sipariş
Volkicar’ın uluslararası bir marka olma yolunda büyük bir adım olduğunu kaydeden Işık, şöyle konuştu: “2011 yılında Türkmenistan’a 13, Moldova’ya ise 12 adet Volkicar ihraç ettik. İhracat rakamı 2012’ın ilk iki ayı ile itibariyle toplam 25 adede çıkmayı başardı. V2 Challenge’ın başlamasıyla Volkicar’ın yurtdışı satışlarının yanı sıra yurtiçinde de artan bir ivmeyle talep görüyor.  İlk olarak İzmir Ülkü Yarış Pisti’ne yapılan 11 adet Volkicar satışı sonrasında Adapazarı’nda yapılması planlanan pist için de 10 tane alınan siparişi tamamladı.
400 farklı parça
İki günde bir tane Volkicar ürettiklerini kaydeden Volkan Işık, üretilen 75 tane araç için 1.5 milyon dolar yatırım gerçekleştiğini kaydetti. Işık, “Motoru dışında tamamı yerli üretim olan Volkicar için 60’ın üzerinde yan sanayi şirketi 400 adetten fazla parça üretiyor” dedi. (Kaynak:1)
Volkicar Hakkında Bilgi
Volkicar, Türkiye'de üretilen ilk Türk yarış otomobilidir. Volkicar'ın temelleri Volkan Işık tarafından Aralık 2008'de atılmış, projeye daha sonra Halid Avdagiç ve Enes Elver de katılmıştır.[1] Volkan Işık ve ekibi tarafından tasarlanan araç FIA (Uluslararası Otomobil Federasyonu) kurallarına uygun olarak üretilmiştir.
Alt ve üst gövdesi kompozit plastikten üretilen araçta 5 ileri sıralı şanzıman ve sonradan eklenen geri vites ise elektrik motorludur. Kalbinde ise 115 HP’lik Yamaha motosiklet motoru bulunuyor.
Üç metrelik ve tek kişilik araç, toplamda 530 kg ağırlığında. Lastikleri özel olarak Lassa, jantları ise CMS tarafından geliştirilmiş ve ralli aracı olarak üretilmiş Volkicar, aynı zamanda şehir içi yarışlarda da kullanılabilecek şekilde tasarlanmıştır. Volkicar, küçük boyutuna rağmen 100 km hıza sadece 6 saniyede ulaşabiliyor ve 150 km/s hıza erişebiliyor.
İleriye dönük olarak şehir içinde kullanılabilecek modellerin üretilmesi planlanıyor. Uluslararası ortaklıklar vasıtası ile dünya genelinde yayılma planları yapılmaktadır.
Sadece Volkicar araçlarının katılabildiği 7 farklı şehirde V1 Challenger adında yarışlar düzenlenmektedir.

Türk basketbol hakemliğinde zirve: Recep Ankaralı Olimpiyatlarda

Geçtiğimiz sezonlarda Avrupa ve Dünya Şampiyonaları ile uluslararası birçok kulüpler arası müsabakalarda başları ile görev yapan Türk hakemleri uzun yıllar sonra tekrar Olimpiyat Oyunları'nda görev yapacak.
İlk kez 1948 yılında yapılan Olimpiyatlar'da görev yapan ilk Türk hakemi Naili Moran'dan sonra, Turgut Atakol ve Hüsamettin Topuzoğlu ile birlikte Recep Ankaralı, Olimpiyat Oyunları'nda görev yapacak dördüncü Türk hakemi olarak tarihe geçti.
Son Dünya Şampiyonası'nda Murat Biricik ve Recep Ankaralı, sonrasında son yapılan Avrupa Şampiyonası'nda düdük çalan Emin Moğulkoç ve Murat Biricik ve 2-7 Temmuz tarihleri arasında Karakas'ta düzenlenecek olan Erkekler Olimpiyat Elemeleri Turnuvası'nda görev yapacak olan Rüştü Nuran ile birlikte Recep Ankaralı'nın da görevlendirilmesi, Türk hakemliğinin gelmiş olduğu noktanın önemli göstergesi olurken, genç hakemler için de önemli bir motivasyon kaynağı oldu.
Konu ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Türkiye Basketbol Federasyonu Merkez Hakem Kurulu Başkanı Metin Şahin de Türk basketbol hakemliğinin son yıllarda önemli bir aşama kaydettiğini ifade ederek, "Türk basketbol hakemliği son yıllarda gösterdiği büyük aşama ve üstün performans nedeniyle, hakemlerimiz, Dünya ve Avrupa Şampiyonaları, Olimpiyat Oyunları elemeleri gibi dünyada her büyük organizasyonda görev almaktadır. Bunun en güzel örneği ise Recep Ankaralı'ya Londra Olimpiyat Oyunları için gelen davettir. Bu Türk basketbolu ve hakemliği için gurur verici bir davettir. MHK ve hakemler olarak bundan büyük bir sevinç duyuyoruz. Kendisi, gösterdiği dirayetli yönetimini Londra'da da gösterecektir. 60 yıl önce Olimpiyat Oyunları'nda basketbol hakemimizin katıldığını, son olarak 36 yıl önce yeniden davet yapıldığını hatırlarsak, Recep Ankaralı'ya gelen davetin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha görüyoruz" dedi
2012 Olimpiyat Oyunları için davet alan Recep Ankaralı ise çok mutlu ve gururlu olduğunu dile getirerek, "Tarafıma yapılmış olan bu davet, Türk basketbolunun gelmiş olduğu başarı çizgisinde, Türk hakemliğinin de aynı noktaya gelmiş olduğunun önemli bir göstergesidir. Bundan sonraki hedefimiz bu tür görevlerin sürekliliğini sağlamaktır. Böylesine onur verici bir davet aldığım için mutluyum. Londra'da Türk hakemlerini ve Türk hakemliğini en iyi şekilde temsil edeceğim. Federasyonumuzun hakem eğitimleri için yapmış olduğu çalışmalar, bu noktaya gelmemizdeki en önemli etkenlerden biri. Bundan sonraki yıllarda da birçok hakemimizi, bu noktalarda göreceğimize inanıyorum" şeklinde konuştu.

İyiturks Bilim: Hatice Altuğ

Antalyalı Hatice Altuğ, Bilkent Fizik Bölümü'nü bitirdi. Türkiye'de en çok öğretmen olacaktı. Ama, ABD'deki Stanford Üniversitesi onu kaçırmadı. Çalışmaları ödüller aldı. "Dünyanın en hızlı lazer sistemi" ile bilim dünyasını ayağa kaldırdı. Keşfinin patenti için ünlü firmalar 15 milyon doları gözden çıkarttı...
Eşi de bir dahi
Hatice, ABD'de kendisi gibi Türkiye'den ve hatta Antalya'dan gitme bir başka süper Türk, Mehmet Fatih Yanık ile tanışıp evlendi... İkili "Mükemmel Araştırma Ödülü" almayı başardı.
Türk baktı ABD kaptı
ABD'nin Stanford Üniversitesi'nde yaptığı araştırmalarda dünyanın 'en hızlı lazer' sistemini keşfeden Türk kızı Hatice Altuğ, dünyaca ünlü bilim adamlarını kıskandırdı.
Karar vermekte zorlandı
Fırsatlar ülkesi Amerika, ünlü fizik profesörü Einstein hayranı Türk kızı Hatice Altuğ'un 'en hızlı lazer' buluşunu alkışlıyor... 28 yaşındaki Antalyalı Hatice, Antalya Anadolu Lisesi'nden başarı ile mezun olduktan sonra Bilkent Fizik Bölümü'nde dikkatleri üzerine çekti. Bu bölümden mezun olduktan sonra Hatice'nin 'zor seçimi' geldi çattı. Başarılı öğrenci, ya Türkiye'de kalacak ya da yurt dışında kariyer yapacaktı. Hatice kısa sürede karar verdi. Türkiye, onun geleceği için yeterli değildi. Hatice de ABD'deki Stanford Üniversitesi'ne burslu olarak gitti.
Laboratuar kuracak
Birçok ünlü bilim adamı, Hatice'nin buluşunu 'olağanüstü' olarak değerlendiriyor ve 'en gelişmiş lazer' sisteminin patentini almak isteyen şirketlerin, yüksek ücretleri (12 ila 15 milyon dolar civarında) Hatice'nin önüne koyacağını söylüyor. Türk olmaktan gurur duyan Hatice, "Türkiye'de lisans eğitimi sırasında sınıftaki tek kız bendim. Ülkemizde bu konuda yetenekli birçok genç var. Ancak Türkiye'de yeteneği somut bir gerçeğe çevirmek neredeyse imkânsız. Yakında kendi laboratuarımı kuracağım" dedi.
Tıp dünyasında çığır açacak buluş
GÜNÜMÜZ iletişim sistemleri, bilgiyi, lazerden çıkan ışığı fiber optik kablolardan ileterek gönderiyor. Hatice'nin çalışması, günümüzün hızlı lazer sistemlerinden 100 kat daha hızla ve güçlü. Bu yöntem sayesinde, çiplerin boyutu küçülecek ve başta tıp dünyası olmak üzere birçok alanda yeni gelişmeler yaşanacak.
Birçok ödül kazandı
2004'te eşi Mehmet Fatih Yanık'la ortak yaptığı çalışma "Optical Switch (Optik Anahtarlar)", Hatice'ye önce "Silikon Vadisi Birincilik Ödülü" getirdi. Yine lazer üzerine yaptığı başka bir çalışma ile de 2005 yılında "Research Excellence Reward (Mükemmel Araştırma Ödülü)" alan Hatice, bu ödüller ve başarıları sayesinde en büyük çip üreticisi olan Intel'den burs kazandı. Hatice ayrıca, Nature dergisine de birçok defa manşet olmayı başardı.(Kaynak 1)

Röportaj - Dilek Sancılı / BOSTON USA Sabah
Genç yaşına rağmen çok sayıda ses getiren makale yazdı ve prestijli ödüller aldı. Son olarak ABD Başkanı Obama tarafından ödüllendirilen Türk bilim kadını Hatice Altuğ'la konuştuk.
ABD'deki Boston Üniversitesi'nde yaptığı çalışmalarla ve aldığı ödüllerle Türk kadınının adını altın harflerle yazdıran bir isim Hatice Altuğ (33). Genç yaşına rağmen bugüne kadar yaptığı teknolojik buluşlar ve akademik araştırmalarıyla onlarca kez bilim dergilerine kapak olan, bilim dünyasında büyük bir prestiji olan National Science Foundation'ın (Ulusal Bilim Vakfı) verdiği ödül de aralarında olmak üzere, pek çok ödüle sahip olan Altuğ geçtiğimiz hafta da Beyaz Saray'da ABD Başkanı Obama'nın elinden çok önemli bir ödül daha aldı. Altuğ, Presidential Early Career Awards for Scientist and Engineers (Bilim Adamları ve Mühendisler için Başkanlık Ödülü) ile geleceğin en önemli bilim adamları arasına girdi. Altuğ ile birlikte bu sene bir başka Türk bilim adamı daha, Aydoğan Özcan da bu ödüle layık bulundu.
Nanoteknoloji ile ilgili pek çok araştırmaya imza atan Altuğ'a ödül kazandıran çalışması, ileride çok ses getireceği tahmin edilen bir buluşun ilk aşaması. Stanford Üniversitesi'nde uygulamalı fizik okuyan Altuğ'un hedefi, insanların evlerinde bile vücutlarında herhangi bir virüs olup olmadığını test edebilecekleri, cep telefonu büyüklüğünde bir alet geliştirmek. Hatice Altuğ ile çalışmaları ve ödül hakkında konuştuk.
- Genç bir akademisyen olarak pek çok prestijli ödüle sahip almak nasıl bir duygu?
- Ödül almak tabii ki keyifli ama açıkçası yaptığım araştırmaların makale olarak çıkması beni daha çok mutlu ediyor. Makaleler pastanın keki, ödüller de o pastanın kreması. Krema pastayı güzelleştirir ama kek doyurur. Makaleler sayesinde, öğrencilerle birlikte büyümek işin keyifli yanı. Çünkü yaptığımız şey kitaplarda olan bir şey değil. Sen bir şey bulmaya çalışıyorsun. İşin heyecanı da riski de burada.
- Nedir o risk?

Türk Bilim Adamından Genetik Başarı


Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. A. Kemal Topaloğlu ve ekibi, insanlarda ergenlik sürecinin başlamasını engelleyen bir gen bozukluğunu saptadı.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji Bilim Dalı’na ait bir laboratuarda, klinik görevlilerinin yanı sıra doktora öğrencisi Leman Damla Kotan ve yüksek lisans öğrencisi Macide Burcu Kekil ile birlikte çalışmalarını sürdüren Prof. Dr. A. Kemal Topaloğlu, ergenlik sürecinin başlamasını engelleyen gen bozukluğunu saptadı. Konuyla ilgili makale dünyanın en prestijli ve saygın tıp yayını olarak gösterilen ’The New England Journal of Medicine’ adlı dergide yayımlandı. Prof. Dr. Topaloğlu, "Yaşıtları gibi memesi belirginleşmeyen genç kızlar veya sakalı-bıyığı çıkmayan erkekler var. Dünyada her 10 bin kişiden birinde ergenlik sürecine girememe sorunu var. Buna gen bozukluğu neden oluyor. Buluşumuz sayesinde ergenlik sürecinin başlangıcıyla ilgili önemli bir adım atılmış oluyor" dedi.
TÜBİTAK’tan alınan 320 bin liralık destekle çalıştıklarını anlatan Prof. Dr. Topaloğlu, çalışmasının cinsiyetle ilgili kanser türlerinin tedavisinde de önemli bir adım olabileceğini belirtti. Ergenlik süreci başlamayan kişilerin kendi cinslerine ait özellikleri kazanamadıklarını kaydeden Prof. Dr. A. Kemal Topaloğlu, "Bu kişi kız ise meme dokusu gelişmiyor, erkekse sakalı-bıyığı çıkmıyor, kasları gelişmiyor, boyları uzamıyor. Bu insanlar psikolojik olarak bu durumdan çok rahatsız oluyor. Akranları gibi olamıyorlar. Ergenlik süreci gelişmediği için doğal, tedavisiz şekilde çocuk sahibi olma yeteneği kazanamamış oluyorlar" diye konuştu.
'UZUN ZAMANDIR ÇALIŞIYORUZ'
’İnsanda ergenlik süreci nasıl gelişti?’ sorusuna, 2006’dan bu yana yanıt aradıklarını belirten Prof. Dr. Topaloğlu, gelişen teknolojiye karşın bu soruya henüz yanıt verilemediğini vurguladı. Bu soruya cevap bulabilmek için, ergenlik süreciyle ilgili sorun yaşayan ve ergenlik sürecine girmemiş hastaların DNA’larında analizler yaptıklarını kaydeden Prof. Dr. Topaloğlu, şunları söyledi:
"Ergenlik sürecine girmemeye neden olan sorumlu geni bulmaya çalışıyoruz. Üç yıl önce bu sistemde iki tane genin rolünü ortaya koymuştuk. Son zamanlardaki çalışmamızda ise KISS1 adlı bir gendeki bozukluk nedeniyle bazı insanlarda ergenlik sürecinin gelişmediğini saptadık. Buluş, ’İnsan vücudunda sistemler nasıl işliyor?’ sorusuna bir yanıt veriyor. Soruna neden olan bu genin kodladığı protein, kisspeptin adlı proteindir. Bu kisspeptin adlı molekülünün benzerleri üretilerek, hastalar için ilaç olarak kullanılabilir. Ergenlik süreci gelişmemiş kişilere, bu kisspeptin adlı protein verilerek ergenlik süreci geliştirilebilir. Bu kisspeptinin tersi bir molekül üretilerek, erken ergenlik sürecine girmiş kişilerin tedavisinde ilaç olarak kullanılabilir. Doğum kontrol yöntemi olarak kullanılabilir. Bazı kanser türleri, özellikle kadınlarda meme, erkeklerde prostat kanserine karşı insanda cinsiyet hormonlarının üretimi durdurularak bu kanserlerin ilerlemesi yavaşlatılabilir. Ama bizim temel amacımız, insanda tam olarak nasıl olduğu anlaşılamayan ergenlik sürecinin nasıl geliştiği konusunun aydınlığa kavuşturmaktır."
DESTEK BEKLİYORUZ
Ergenlik süreciyle ilgili olarak bilimsel anlamda çalışan ABD’de Harvard Üniversitesi’nde ve Paris’te büyük bir grup olduğunu anlatan Prof. Dr. Topaloğlu, şunları kaydetti:
"Onlarla rekabet halindeyiz. Ama daha çok bizim yaptığımız çalışmalar bu sürecin gelişmesine çok önemli katkılarda bulundu. Harvard Üniversitesi’ndeki laboratuar daha çok kişiden oluşuyor ve oradaki olanaklar milyon dolarlarla ifade ediliyor. Oysa bizim TÜBİTAK’tan aldığımız maddi destek 320 bin lira. Dünya düzeyindeki araştırmaların biraz özveriyle ülkemizde de yapılabileceğini düşünüyorum. Ama çalışmalarımız daha büyük desteklerle sürerse, yanıtını aradığımız sorulara daha kısa sürede yanıtlar buluruz. Üniversitelerimizde bilimsel araştırmalara yeterince önem ve değer verilmese de, özellikle genç kuşaktan bilim insanlarını bilimsel üretim sürecine katılmaya çağırıyorum."

İmkansızı başardılar


Arap sermayesi, Rus milyarderler derken futbolda paranın konuştuğu bir dönem mi başlıyor? Futbolda yıllardır sorulan bu soruya önümüzdeki pazar günü finali oynanacak olan Afrika Uluslar Kupası en güzel cevabı veriyor.
Kupanın finalistlerinden Fildişi Sahilleri kimseyi şaşırtmamıştır. Ama bir diğer finalist var ki...
Zambiya...
Belki de turnuva başlamadan önce birçoğumuzun, bırakın finali gruplarda puan almasını bile mucize olarak nitelendirebileceğimiz, kimsenin merak edip kadrosuna bile bakmadığı Zambiya.
Aslına bakarsanız zaten kadrosunu inceleseydiniz de tanıdık bir isim göremezdiniz zaten...
Kısaca Zambiya'yı özetlemek gerekirse; Takımın kadrosundaki 21 oyuncunun toplam bonservis değeri 8.7 milyon euro. En değerli oyuncuları 4.5 milyon euroluk bonservis bedeli ile İsviçre'nin Young Boys takımında forma giyen Mayuka. Yani Mayuka takımın geri kalan 20 futbolcusunun toplamından daha değerli.
Aynı zamanda Mayuka, kadrodaki 21 oyuncu içinde Afrika dışında oynayan tek futbolcu. Hatta Zambiya kadrosunda 3 futbolcunun herhangi bir takımla sözleşmesi bile bulunmuyor.
Kupanın iki favorisini elediler
Afrika Uluslar Kupası'nda finale gelene kadar 9 gol atıp 3 gol yiyen Zambiya, finale gelene kadar gruplarda kadrosunda ülkemizden tanıdığımız Niang, Sow, Dia'nın dışında Papis Cisse, Gomis gibi dünyaca ünlü yıldızları barındıran 85 milyon euroluk Senegal'i, ev sahibi Ekvatoral Gine'yi yenmeyi başardılar.
Çeyrek finalde de Sudan'ı 3-0 ile rahatça geçtiler. Yarı finalde ise yine kadrosunda Muntari, Ayew, Asamoah gibi önemli isimleri bulunduran 80 milyon euroluk Gana'yı elemeyi başardılar.
Ve final...
Şimdi finaldeki rakipleri ise turnuvanın en pahalı ve aynı zamanda yıldızlarla bezeli takımı Fildişi Sahilleri... 8.5 milyon euroluk kadro değeri ile Zambiya, kendisinden 20 kat daha değerli (175 milyon euro) Fildişi Sahilleri ile aynı şartlar altında Afrika'nın en büyüğü olmak için mücadele edecek.
Kağıt üstünde iki kulüp arasındaki fark öyle bariz ki, Fildişi Sahilleri'nin 18 kişilik turnuva kadrosunda Zambiya'nın 21 futbolcusunun toplam değerinden daha pahalı 8 futbolcu bulunuyor.
Aslında birçok futbolseverin bildiği belki de klişeleşmiş bir tabir olan futbolun isimlerle ve parayla oynanmadığını bir kez daha hatırlamak için aşağıdaki verilere bakmak yeterli;
Fildişi Sahilleri'nin en değerli 5 oyuncusu;
Yaya Toure (Manchester City).................29 milyon euro
Seydou Doumbia (CSKA Moskova)............23 milyon euro
Drogba (Chelsea)................................17 milyon euro
Gervinho (Arsenal)..............................16 milyon euro
Kalou (Chelsea)..................................14 milyon euro

Zambiya'nın en değerli 5 oyuncusu;

Mayuka (Young Boys)............................4.5 milyon euro
Isaac Chansa (Orlando Pirates)................400 bin euro
Collins Mbesuma(Golden Arrows).............350 bin euro
Kalaba (Mazembe)...............................300 bin euro
Sakuwaha (Al Marreikh).........................300 bin euro

Antik Kentler: Antiocheia


Antiokheia'nın Isparta İli'ne bağlı Yalvaç İlçesi'nin yaklaşık 1 km. kuzeyinde ve Sultan Dağları'nın güney yamaçları boyunca uzanan verimli arazide kurulmuş bir Pisidia kentidir.
Antiokheia da Apollonia gibi bir Seleukos kolonisidir; fakat kesin kuruluş tarihi bilinmemektedir. Bu şehir I. Seleukos veya oğlu Antiokhos tarafından kurulmuştur. M.Ö. 39 ila 36 yılları arasındaki bir tarihte Amyntas'ın idaresi altına giren Antiokheia, onun M.Ö. 25'de öldürülmesiyle, bölgenin bütün şehirleri gibi, Galatya eyaletine dahil edilmiştir.
Antiokheia, M.Ö. 25'te veya biraz sonra Colonia Caesarea adıyla Roma kolonisi olmuştur. Kent, pek çok Latince yazıtın da kanıtladığı gibi, yaklaşık olarak iki yüz yıldan fazla bu statüsünü korumuştur.
Latince'nin M.S. 295 yılına kadar resmi dil olarak kullanıldığını imparator ve legatları için düzenlenmiş olan yazıtlar kanıtlamaktadır. Fakat bu tarihten sonraki decurioların (eyalet senatörü) protokolleri çoğunlukla Grekçe yazılmıştır. Sikkeler üzerinde de II. Claudius (M.S. 268-270) Devrinin sonlarına kadar Lâtince ibarelere rastlanmaktadır. Daha sonra Lâtincenin yerini Grekçe almıştır. Yazıtlarda ve Tanrı Men için adanmış olan adaklarda Lâtincenin, Grekçeyle kıyaslandığında çok daha az kullanılmış olduğu görülmektedir.
I.A. Richmond ve R.G. Collingwood'un tahminlerine göre kent merkezindeki nüfus 7500-10.000 civarında idi. B.Levick ise üç binin üzerinde emekli askerin bulunduğunu ileri sürmektedir. Ancak, Antiokheia'nın geniş sınırları içerisinde 30-40 bin civarında bir nüfusun yaşadığını söyleyebiliriz.
Antiocheia, M.S. 3. yüzyılın hemen sonunda kurulan genişletilmiş Pisidia eyaletinin metropolisi olmuştur. Kilise kayıtlarından anladığımıza göre, kent Bizans Devrinde de önemini korumuştur.
Kentin bilinen en erken sikkeleri M.Ö. 1. yüzyılın sonuna tarihlenmektedir. Koloni döneminin ilk 150 yılında fazla sikke basmamıştır. Koloni öncesi sikkeleri gibi, tipler çoğunlukla Tanrı Men ile ilgilidir. Sikkeler üzerinde "colonia" yazısı yer almaktadır. Claudius II'ye kadar sikke basımı devam etmiştir. Bu sikke basımı sayesinde kentin ekonomik durumunun M.S. 3. yüzyılda en üst noktaya ulaştığını anlamaktayız.
İ.S. 713'de Araplar'ın istilasına uğrayan kent yakılıp yıkılmıştır. Kazılar sonucu ele geçen kalıntı izleri ve bulgular bu olayı ve tarihi kanıtlamaktadır. Kentin tarihi 13.yüzyıla dek izlenebilmektedir. Ancak, bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren halkın bir kısmının o zamanın verimli toprakları olan Yalvaç'a göçtüğü, diğer bir kısmının ise başka eyaletlere taşındığı görülmektedir.
Kentin Tanımlanması
Antiokheia, deniz seviyesinden 1236 m. yükseklikte; Sultan Dağları'nın bir kolu üzerinde kuzey-güney yönünde uzanan Anthios Vadisi'ne hakim bir tepe üzerindedir. 120 m. yüksekliğindeki bu tepenin doğu, güney ve kuzey yamaçları sarp olduğundan kente ancak batıdan kolaylıkla ulaşılabilmekteydi.
Akropolün yüzeyi düz olmayıp doğu-batı, kuzey ve güneyde bir takım tepeler, başka bir ifade ile yedi tepe vardır. Yapıların bir çoğu bu tepelerin yamaçlarında ve küçük vadiler içinde toplanmıştır.
Arazinin doğal durumundan azami yararlanarak Antiokheia'da ızgara şehir planının ustaca uygulanması ilgi çekicidir. Antik kentin ayakta kalmış yapıları pek azdır. Bunlar genellikle temel kalıntılar halindedir.
Sur dahilinde, birbirine dik olarak; güneyden kuzeye ve doğudan batıya doğru birer eksen çizilerek, planlama bu eksenlere göre yapılmıştır. Güneyden kuzeye giden caddeye Decumanus Maximus ve doğudan batıya giden ana caddeye ise Cardo Maximus adı verilmiştir. Şehir planında esas itibari ile ana caddelere dik açılarla açılan dar, fakat düz sokakların mevcut olduğunu görmekteyiz.
Kentin iki ana meydanı şehrin doğusunda ve odak merkezinde idi. Bunlardan birincisi Augustus Tapınağı önündeki aynı adla anılan meydan, ikincisi bu meydanın batısında yer alan Tiberius alanıdır. Bu iki meydan arasında enlemesine yerleştirilen propylon yer almaktadır. Diğer üçüncü bir meydan ise, nymphaeumun önünde bulunmaktadır.
Kentin kuzeyinde, Roma hamamı-palaestra ve nymphaeum yer alır. Doğudaki tepenin yamaçlarında Augustus Tapınağı ve alanı, propylon, Tiberus alanı; onun batısında ise sütunlu cadde yer almaktadır. Sütunlu caddenin kuzeybatısında bouleuterion, bunun güneybatısında ise tiyatro bulunmaktadır. Tiyatronun kuzeyinde küçük kilise vardır. Kentin merkezi etrafında ve arazinin elverişli yerlerinde evler serpiştirilmiş durumdadır. Şehrin batısında Anadolu'nun en eski kiliselerinden birinin (St. Paul) kalıntıları günümüze kadar ulaşmıştır. Antiokheia'da geniş çapta kazı yapılmadığından diğer yapı kalıntıları hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz.
Kentin kuzeybatı surları temel seviyesinde, güneybatı ve güney surları ise kısmen ayakta durmaktadır.
Şehrin ana kapısı olan batı kapısı iki yanda surlarla birleşmektedir. Kentin ikinci kapısı güneydedir. Daha dar olan kuzey kapısı ise hamamla bağlantılıdır. Su kemerleri kentin kuzeyinde yer almaktadır.

Rüzgardan elektrik 1799 megavata ulaştı Avrupa 10’uncusu olduk

Türkiye, rüzgâr enerjisinden elektrik üretimini geçen yıl yüzde 36 artırarak Avrupa’da ilk 10’a girdi.
Avrupa Rüzgâr Enerjisi Birliği’nin verilerine göre, 2010 sonunda rüzgardan elektrik üretme kapasitesi bin 329 megavat olan Türkiye, geçen yıl bu rakama 470 megavat daha ekleyerek kurulu kapasitesini 1799 megavata çıkardı. İrlanda’yı geride bırakarak Avrupa’da 10’uncu sıraya yükseldi.
Geçen yıl rüzgâr enerjisinde Avrupa lideri 29 bin 60 megavat ile Almanya olurken, 21 bin 674 megavat ile İspanya ikinciliği aldı. Rüzgârdan elektrik üretim kapasitesinde Türkiye’nin önünde sıralanan diğer ülkeler 6 bin 800 megavat ile Fransa, 6 bin 747 megavat ile İtalya, 6 bin 450 megavat ile İngiltere, 4 bin 83 megavat ile Portekiz, 3 bin 871 megavat ile Danimarka, 2 bin 907 megavat ile İsveç ve 2 bin 328 megavat ile Hollanda oldu.
Geçen yıl Avrupa’da rüzgâr enerjisine 13 milyar Euro’luk yatırım yapılarak sağlanan 10 bin 281 megavat ilave kapasiteyle toplam kurulu kapasite 96 bin 600 megavata ulaştı.
Yüzde 47’si güneş
Geçen yıl AB’de yeni elektrik üretim kapasitesinin yüzde 47’sini güneş enerjisi, yüzde 22’sini doğalgaz santralleri, yüzde 21’ini rüzgâr enerjisi, yüzde 5’ini kömür santralleri, yüzde 1,6’sını fuel oil santralleri ve yüzde 1,3’ünü hidroelektrik santralleri oluşturdu. 2011 sonu itibariyle AB’de toplam elektrik üretim kapasitesinin yüzde 26’sını kömür, yüzde 23’ünü doğalgaz, yüzde 14’ünü nükleer ve hidroelektrik, yüzde 10’unu rüzgar ve yüzde 6’sını fuel oil santrallerinden sağlandı. Dünyada rüzgâr enerjisinde 45 MW Kurulu kapasitesiyle Çin ve 44 MW Kurulu kapasitesiyle ABD başı çekerken Almanya üçüncü sırada bulunuyor.

Bisikletle İpek Yolu

Batı ve doğu’yu birleştiren 3 bin kilometrelik ipek yolu boyunca bisiklet sürüyorum. bu yedi günlük yolculuk boyunca İran’dan Çin’e varıncaya kadar Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan’dan geçiyorum.
İran’dan Türkmenistan’a geçmeye karar verdiğimde zorlu bir yolculuk beni bekliyordu: Türkmenistan’ın Karakum Çölü’ne uzanmış 500 kilometrelik bir asfaltı alt ediyorum. Sıcaklık 55 santigrat dereceyi gösterirken, karşıdan esen rüzgârlar insanı sersemletir cinsten. Beraberinde getirdiği kum tanecikleri ise bu hafta her zamankinden güçlü vuruyordu sanki. Sabahın ilk saatlerinde iyi bir mesafe kat ettim derken öğleye doğru rüzgâr dayanılmaz bir hâl alıyor. Ben de sürüşüme gece devam etmeye karar veriyorum. Bunu bir macera yolculuğu olarak görmeye çalışırken Alexandra David-Néel ve 1927 yılında Lasha’ya olan yolculuğu geliyor aklıma. O zamanlar yabancılara yasak olan mistik Tibet’ten kimseye görünmeden geçebilmek için yalnızca geceleri yolculuk etmişti.
Çölün ayakucundan geçen Ceyhun Nehri’nin öteki yakasındaki Özbekistan, tarihi dokusuyla beni karşılıyor. Buhara adeta göz kamaştırıyor. Yıllarca yaptığım araştırmalar sonucunda edindiğim izlenimin çok ötesinde bir şehir var karşımda. Sayısız cami ve medrese, pazarları taçlandıran kemerler, eski şehrin arka sokakları, tarihin derinliklerinde kalmış bir dönemin tozlu pırıltısını taşıyor. Çok az sayıda araba, dolayısıyla çok az gürültü var. Hiçbir yerde neon tabelalı dükkânları göremiyorsunuz. Kendi içinde bir ahenge sahip bu kent. Turist kafilelerinden yükselen farklı dillerdeki konuşmalar ne kadar kozmopolit bir yerde olduğumu hatırlatıyor bana: Yahudiler, Afganlar, Ermeniler, Ruslar, İranlılar, Çinliler ve Hindular. İçimde bir heyecan kıpırtısıyla Buhara’yı terk ediyorum. Yıllardır sabırsızlıkla beklediğim bir şeydi Semerkant şehriyle tanışmak. Eski Romalıların bir sözü vardır: “Nomen est omen”, yani her şey isminde saklı. Semerkant, destansı yolculuklara zaafı olanların vazgeçilmez coğrafyasıdır. Geceler boyu Jules Verne, Rudyard Kipling, Emilio Salgari okuyup da egzotik ülkelerin hayaliyle uyumayan birine rastlamak zordur. Kulağa bile farklı geliyor söylenişi: Semerkant. Hayal gücünüzü harekete geçiren bir yolculuk çağrısı gibi. Timbuctu, Maracaibo ve Zanzibar’ın tınısında da gezginleri cezbeden bir büyü var. Semerkant’a gitmek, görmüş geçirmiş gezgin unvanı almak gibidir.
Semerkant’ın bittiği yerde dağlar başlıyor. Çölden sonra dalgalanmaya başlayan yollarda dik iniş ve çıkışlar var. Asya’nın heybetli dağlarının başlangıcı olan ve dünyanın çatısı olarak bilinen Pamir Dağları’ndan geçiyorum. Tacikistan ve Kırgızistan boyunca Everest’i yaklaşık beş kere çıkmaya denk gelen 40 bin metre yokuş yukarı gittikten sonra Çin’deki Kaşgar’a ulaşıyorum.
Yolculuğum boyunca edindiğim en güzel anılar, yerlilerin beni evlerinde misafir ettiği gecelerden kalma. Her gün akşamüzeri 18.00 sularında, tarlalarda çalışan veya köylerdeki küçük dükkânlarında iş yapan erkekler evlerine dönerken, beni misafir edip karnımı doyuracak birilerini arıyorum. Ben buna hayırseverlik duygusunu ortaya çıkarmak demeyi seviyorum: Karşılaştığım insandaki sempati ve ilgi aracılığıyla temel insani değerler olan misafirperverlik ve yardım etme hissiyatını uyandırmaya çalışıyorum. Özbekistan ve Tacikistan sınırındaki bir pamuk tarlasında Abdullo, ben gelir gelmez bağlarından bir salkım üzüm kesiverdi. Semerkant’ın güneyinde bulunan dağ köyü Boysun’un eczacısı Dr. Shadman et almak için pazarın yolunu tuttu. Tacikistan’daki bir geçit olan Kabukabot zirvesi yakınlarında Pisando, karpuz almak için komşuya kadar gitti. Afganistan Pamir Dağları’ndaki bir köyde Najiba, özel günler için sakladığı kayısı ve çilek şuruplarını çıkardı. Beni ağırlayanlar genelde eşi dostu arayıp hava atıyor, onlarda kaldığımdan gurur duyduklarını belli ediyordu. Kadınlar da özene bezene yemek hazırlıyor, bazıları çok basit ve mütevazı olsa da her gün yapılmayan yemekler olduğu hemen anlaşılıyordu. Şafak vakti hazırlanan kahvaltıda çay, ekmek ve kurabiye var. Giderken biraz para bırakıyorum. İlk önce karşı çıksalar da biraz ısrarla kabul ediyorlar. Yanıma yolluk olarak domates, salatalık, fındık, fıstık veya kuru meyve verdikten sonra beni uğurluyorlar. Hayırseverlik duygusunu ortaya çıkarmak, size yakınlık duyulmasının verdiği sıcaklık ve daha derinlerden gelen bir şeyi görebilmenin verdiği entelektüel tatminle insanın içine işliyor.
Andrea Oschetti
Hong Kong’da yaşayan bir İtalyan. 2008 yılında yönetim danışmanlık kariyerini sonlandırarak kurumsal dünyayı terk edecek cesareti gösterdi. Hayallerinin peşine düşen Oschetti, özel aşçı, fotoğrafçı ve gezgin olarak kendini geliştirdi. Gezilerini www.fioreblu.com adresinden takip edebilirsiniz.

Rize’den Dünyaya Armağan Çay

Geçmişi binlerce yıl öncesine uzanan çay, sıradan bir içecek değil. Birçok kültürde ritüelleri olan, kimi zaman törenle içilen ve üretiminden içimine kadar özel kuralları ve anlamları olan bir içecek.
Uzakdoğu kökenli çay ile ilgili bilinen en eski bilgilere Çin kayıtlarında ulaşılıyor. Tarihsel süreç içerisinde kültürel etkileşimler, savaş ve göçler çayın geniş coğrafyalarda tanınmasını ve sevilerek içilmesini sağladı. Türkiye de çaydan vazgeçmeyen bir ülke.
Çay Rize’yi Sevdi
Rize’de ilk çay yetiştirme alanları sarp ve çalılık arazilere, yamaçlara kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, 19. yüzyılda, yoğun olarak da Sultan II. Abdülhamid döneminde çay tarımı ile ilgili girişimler oldu. 1924 yılında dönemin Rize milletvekillerinin girişimiyle Rize Vilayeti ile Borçka Kazası’nda; Fındık, Portakal, Limon, Mandalina, Çay Yetiştirilmesi Hakkındaki Kanun yasalaşarak çayın yolculuğu başlatıldı. Bu yasanın ardından 1930’lar çayın Rize’de daha etkin gelişip, yayılmaya başladığı yıllardı. Rusya’dan getirilen çay tohumları Rize’li üreticilere dağıtıldı ve 1938’de kurulan Çay Teşkilatı’nın zamanla üreticilerce tanınıp benimsenmesi ile çay tarımı Rize genelinde hızla yayılmaya başladı. 1940 ve 1950’li yıllarda yapılan yasal düzenlemelerle çay yörede daha fazla ilgi görmeye başladı. Bu özelliği ile halen üretilen en organik tarım ürünlerinden biri olan çay, Rize’yi gerçekten sevdi.
Rize de Çayı Sevdi
Mikroklima iklim özellikleri ile çayın kolaylıkla yetiştiği Rize’de üreticiler de çayı sevdi. Rize’nin zümrüt doğasına çay da yeşilin enfes tonlarıyla zenginlik kattı. Çayın Rize’ye kattığı bu zenginliğin ekonomik bir değer oluşu da çok önemliydi. Günden güne yayılıp, bahçeleri, yamaçları kaplayan çay bahçeleri bir yandan Rize insanının yaşam biçimini dönüştürürken, bir yandan da Türkiye’de yetişen nesillerin tüketim tercihinde önemli bir aktör haline geldi.
Uluslararası Marka Olma Yolunda
Çayın yetiştiği topraklarda doğanın tüm yabani dokusu da büyüyüp, serpiliyor. Suni katkıların olmadığı toprak çayı olanca doğallığıyla besleyip, büyütüyor ve insana sunuyor. Rize çayı sahip olduğu bu özelliklerle uluslararası bir marka olma yolunda ilerliyor. Yetiştirilmesi, hazırlanması ve içimine değin süren köklü bir kültürün sahibi olan Türk çayının farkındalığı dünya piyasalarında giderek artıyor. Türk çayını kalite ve lezzet açısından dünya çayları arasında en üst noktaya taşıyan özellikleri arasında organik oluşu ve kendine has naturel aromasının etkisi büyük. Yetiştiği doğal ortamın iklim ve toprak dokusu özellikleri çayın zengin ve kendine has aromasını oluşturuyor. Sahip olduğu enfes koku ve içimindeki keyif Rize çayının kendi öz zenginliğinden kaynaklanıyor. Diğer bir ifadeyle, Rize çayının suni aroma ve katkılara hiç ihtiyacı yok. Rize çayının uluslararası marka bilinirliği de ürünün eşsizliğine paralel olarak yükseliyor.
En Sıcak İçecek
Çay, tüm dünya kültürlerinde tüketilir. İnsanları birbirine yakınlaştıran dost meclislerinin vazgeçilmez içeceği oluşundan esinlenilerek Çay Partisi adında siyasi partiler bile kuruldu. Elbette çayın Türkiye’ye mahsus bir içimi ve ritüeli var. İnce belli cam bardağın dudakla buluştuğu kısım kalın ve geniştir. Bu form bir taraftan çayın sıcaklığını korurken, geniş ve kalın camlı kısım çayın içilen miktarının sıcaklığını azaltarak kolay içilmesini sağlar. Kahvaltılarda genellikle açık içilen çay, simit ve peynirle birlikte muhteşem üçlüyü oluşturur. Misafirliklerde, iş ziyaretlerindeki ilk ikram ve zengin, fakir herkesin sevgilisidir çay.
Bahçeden Pakete
Rize’de çay bahçelerinde genellikle Karadeniz’in çalışkan kadınları toplar çay yapraklarını. Eskiden elle toplanan yapraklar günümüzde kestiği yaprakları bağlı olduğu torbaya aktaran makaslarla yapılıyor. Toplanan yaprakların naklini yine Rize insanının keskin zekâsı çözmüş. Engebeli bahçelerden mini teleferiklerle merkezi alanlara aktarılan çay yaprakları bu alanlardan alım yerlerine götürülüyor. Hasadını teslim eden üretici, belgesini alıp evinin yolunu tutarken, çay yaprakları da fabrikalara işlenmek üzere götürülüyor.
İyi Bir Çay İçin
Güzel demlenmiş lezzetli bir çay elde etmek için doğru demleme yapmak şart. Rize’deki çay uzmanları, iyi çay demleyebilmek için suyun mümkünse önce başka bir kapta kaynatılıp çaydanlığa aktarılmasını salık veriyorlar. Demliğe sıcak suyun konulmasının ardından, çayın eklenip karıştırılmadan 15 dakika kadar demlenmesini beklemenin; güzel dem tutması için vazgeçilmez bir şart olduğu anlatılıyor.
Çayın Birkaç Yararı
Vücuttaki zararlı maddeleri yok ederek toksinlerin atılmasını sağlar. Mide ve sindirim sorunlarında dengeleyici etkiye sahiptir. İdrar yollarını çalıştırır. Yapısında bulunan teobromin ve teofilin maddeleri idrar sökücü olarak ilaç endüstrisinde kullanılır. İnsan metabolizmasının mineral madde dengesinin sağlanmasında son derece etkilidir
Mücevherlerle Taçlanan Çay
Kendisi de Rizeli olan, Rize çayına ve kültürüne gönül veren işadamı ve bürokrat Hasan Kemal Yardımcı çay ve çay kültürüne de meraklı bir koleksiyoner. Eşi Emel Hanım ile birlikte uzun yıllar boyunca ve büyük bir emekle oluşturdukları koleksiyonda Osmanlı Türk, Rus, İngiliz, Avrupa ve İran çay objeleri bulunuyor. Kemal Yardımcı ile Rize çayı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.
ÇAY RİZE’NİN HER ŞEYİ
Rize’nin çay öncesi ve sonrası durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çay öncesinde Rize daha gurbetçi, daha çok göç veren bir yerdi. Rize insanı kazancını uzaklarda arardı. Denize daha dönük, Rusya’ya çalışmaya giden, memuriyeti seçen, gemi yapımına ağırlık veren, inşaat sektörüne işgücü sağlayan bir yapı vardı. Çayla birlikte Rize daha içine döndü ve adeta çayla birlikte kaderi değişti. Yerleşik hayat güçlendi ve arttı. Çay Rize’nin her şeyi oldu ve Rize’ye beraberinde bir kültür kazandırdı.
Çay neden Rize’de?
Aslında sadece Rize’de değil. Rize etrafında da, örneğin Artvin’e doğru da çay yetişir. Tirebolu’da çay fabrikası vardır. Ancak yetişme zamanı, miktar ve kalite toplamları alındığında Rize çay için en uygun coğrafyayı oluşturur.
Rize çayını kaliteli kılan sebepler neler?
Rize çayını diğer dünya çaylarından ayıran en büyük faktör organik olmasıdır. Rize çayında doğal olmayan hiçbir ek bulunmaz. Yapay tatlandırıcılar, çağın doğal tadını ve rengini değiştiren aromalar yoktur Rize çayında. Sadece Rize’nin eşsiz doğasının çaya kattığı, çayın kendi öz tadını yakalarsınız içtiğinizde.
Rize çayı yeterince biliniyor mu?
Ülkemizde biliniyor fakat Rize çayı dünya ölçeğinde tanınıp, bilinmesi gereken bir değerimiz. Dünya çay talebini karşılayan büyük plantasyonlarda üretilen çayların büyük çoğunluğu konvansiyonel tarım teknikleriyle, yoğun gübreleme ile üretiliyor. Parazit ve haşere ile mücadelede çok fazla ilaçlama söz konusu. Bu sadece yetiştirme aşaması işin. İşleme sürecinde eklenen doğal olmayan unsurları da göz önünde bulundurduğunuzda, Rize çayının saflığıyla sahip olduğu değer kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu değerimizin uluslararası piyasalarda bilinip, talep görmesi için devlet ve özel sektör başta olmak üzere tüm kurumlara görev düşüyor.
Çay adına neler amaçlıyorsunuz?
Çay artık özelde Rize’ye, genelde ise tüm Türkiye’ye malolmuş milli bir değerimiz. Beraberinde önemli bir kültür barındırıyor. Çaya ve çay kültürüne hizmet etmenin Rize ve ülkemiz adına önemine içtenlikle inanıyorum. Mevcut koleksiyonumuzla bir çay müzesi oluşturmanın Rize çayının algısını son derece olumlu yönde etkileyeceğini düşünüyorum.