Bilim İlaç Avrupa'da bir ilki başardı!



Yüzde 100 Türk sermayeli Bilim İlaç, Avrupa’da bir ilki başardı. Şirket, son 3 yıldır Avrupa’da başvuran hiçbir firmanın alamadığı Avrupa Kalite Büyük Ödülü’ne layık görülen ilk şirket ve ilk ilaç firması oldu. Ayrıca 4 kategoride birden Başarı Ödülü yine ilk kez Bilim İlaç’a verildi.TÜRK ilaç sektöründeki 300 kuruluş içinde 3’üncü sırada yer alan Bilim İlaç, Avrupa’da kalite konusundaki en prestijli ödülü aldı. Bilim İlaç,

Avrupa’da bir ilki başararak son 3 yıldır başvuran hiçbir firmanın alamadığı Avrupa Kalite Büyük Ödülü’ne layık olan ilk şirket ve ilk ilaç firması oldu. Büyük ödülün yanında bugüne kadar 4 kategoride birden Başarı Ödülü yine ilk kez Bilim İlaç’a verildi.

Münih’te düzenlenen törene katılan Bilim İlaç Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Karaağaç ve Genel Müdürü Dr. Erhan Baş, büyük ödülü Avrupa Kalite Yönetim Vakfı (EFQM) Yönetim Kurulu Başkanı Mark Duhem ve Bavyera Ekonomi Bakanı Martin Zeil’in elinden aldı.
48 ülkeye ihracat yapıyor
48 ülkeye ihracat yapan Bilim İlaç, Avrupa’daki tüm sektörlerde ‘Büyük Ölçekli İşletmeler’ kategorisinde, 2008’den bu yana ‘Büyük Ödül’e değer firma bulunamayan bu platformda; yüzde 100 yerli sermayeli bir Türk şirketi olarak ‘Büyük Ödül’ü Türkiye’ye getirdi. 1992 yılından itibaren verilmeye başlanan Avrupa Kalite Ödülü’nü bugüne kadar 4 ayrı kategoride birden alan kuruluş olmamıştı. Bilim İlaç dünya devlerinden oluşan güçlü finalistleri geride bırakarak kazandığı Avrupa Kalite Büyük Ödülü’nün yanı sıra;
·         Müşteriler İçin Değer Katma
·         Süreçlerle Yönetim’, ‘Vizyoner
·         Esin Veren ve Bütünsel Liderlik
·         Dengeli Sonuçlar Gerçekleştirme

Kategorilerin de  ödül aldı.
1998’de EFQM Mükemmellik Modeli’ni benimseyerek çalışan Bilim İlaç bu süreçte 2004’te ‘Avrupa Kalite Ödülü-Mükemmellikte Yetkinlik Onayı’, 2006’da ‘TÜSİAD-KalDer-Ulusal Kalite Büyük Ödülü’, 2009’da ‘Avrupa Kalite Ödülü Finalisti’, 2010’da Türkiye’de Mükemmellik Modeli çalışmalarının en prestijli ödülü olan ‘TÜSİAD-KalDer-Mükemmellikte Süreklilik’ ödüllerinin sahibi olmuştu.
Modeli 30 bin şirket uyguluyor
Belçika-Brüksel merkezli EFQM’nin 55 ülkede 50 farklı sektörde faaliyet gösteren 500’den fazla üyesi bulunuyor. Dünyada 30 bin kuruluş, EFQM Mükemmellik Modeli’ni uyguluyor. Türkiye’de de uluslararası EFQM Mükemmellik Modeli uygulamaları KalDer (Türkiye Kalite Derneği) tarafından yürütülüyor. EFQM, mükemmellik modeliyle farklı sektörlerde faaliyet gösteren farklı büyüklükteki üye kuruluşlarına bilgi paylaşımı platformu yaratıyor.
Avrupa Kalite Ödülü, 8 temel kavram ve 9 kriterden oluşuyor. Mükemmellik Modeli çerçevesinde üstün başarı sağlayan şirketler bu ödülü almaya hak kazanıyor. Avrupa Kalite Ödülü’nün alınması; Liderlik, Strateji, Çalışanlar, İşbirlikleri ve Kaynaklar, Süreçler, Ürünler ve Hizmetler, Müşterilerle İlgili Sonuçlar, Çalışanlarla İlgili Sonuçlar, Toplumla İlgili Sonuçlar ve Temel Performans Sonuçları gibi önemli konularda kuruluşların iyi uygulamalara sahip olduğunun, bu uygulamaları her seviyeye yaygınlaştırdığının ve sürekli iyileştirme felsefesi ile kendisini değerlendirip daha da ileriye gittiğinin bir göstergesi. Bu yaklaşımlar ile çalışan, müşteri, tedarikçi ve toplum gibi paydaşların memnuniyeti garanti altına alınırken, şirketin itibarına da katkı sağlanıyor.

Dış Mihraklar ve Lahanalar - 2


Lahani Lider kapanış konuşmasını yaparken eli silahlı Kara Lahana milisleri kongreyi bastılar, salondakileri yaylım ateşine tuttular. Olaya müdahale etmekte geç kalan basiretsiz Kırmızı Lahana güçleri, ancak baskın sonrası zarar-ziyan bilançosunu çıkarmaya ve baskında kullanılan silahları basına teşhire muvaffak olabildiler. Ne acıdır ki, baskın öncesi Lahani Lider  - geçmişte yaşanılanların geçmişte kalması gerektiği ve gelecekte modern sofradaki yerlerinin barış ve refah bölgesi olması yönünde, avazı çıktığı kadar nutuk atarken, Kara Lahana milisleri bu iyi niyet temennilerini havaya uçurdular.
Baskın komşu iki lahana arasında çok ciddi gerilime neden oldu. Olayın sorumluluğunu kabul etmeyen Kara Lahana yetkilileri, bunun bir komplo olabileceği üstüne beyanatlar verirken, Kırmızı Lahanalar cephesinde öfke ve yaz mevcuttu. Hali hazırda her iki tarafta da sağduyu namevcuttu. Savaş ha çıktı ha çıkacak derken, Beyaz Lahanalar devreye girerek bu ihtimali ortadan kaldırdılar. Yapılan uzun ve çetin müzakereler sonucunda barış ortamı yeniden inşa edildi. Düşman lahanalar arasında, lahanalardan arındırılmış tampon bölge oluşturularak bölgenin denetimi tarafsız Kırmızı ve Kara Patlıcan güçlerine bırakıldı.
Araştırmacı Maydanoz uzun yıllar süren titiz ve tehlikeli araştırmaları sonucunda olayı tüm çıplaklığı ile ortaya çıkardı. Saldırının altında, o yıllarda tarıma açılması planlanan verimli topraklardan pay kapma savaşı çıktı. Tertip edenleri ise lahanalarla komşu olan Kıvırcık ve Marul familyaları olduğu anlaşıldı. Niyetleri, ezeli iki düşman arasında çatışma çıkartarak bölgeyi yeniden istikrarsızlığa sürüklemek, verimli bölgelerdeki rantı paylaşmakmış.
Bilindiği üzere bu gerçekleşmedi. O yıllarda meydana gelen sel felaketi ve ekonomik bunalım bölgeye yapılan alt yapı çalışmalarını sekteye uğrattı. Bölge ancak geçen yıl tarıma açılabildi.
Şimdi orada Lahanaların ve Patlıcanların egemenliği var. Barış var, refah var. Marul ve Kıvırcık familyaları cephesinde ise ambargo var, açlık var, sefalet var.
Eee.. Ne demiş Yaşlı Semizotu; “Kurak günde komşusunu susuz bırakan, yağmurlu günde suya muhtaç kalır.”
iyiturks

Nice Güçlü Yıllara



Safran hasadı başladı


Karabük'ün Safranbolu ilçesine adını veren ve gramı 15-20 liradan satılan safran bitkisinin hasadı başladı.
Safranı günün ilk ışıklarıyla toplamaya başlayan üreticiler, 20 kilogram urun elde etmeyi hedefliyor. Ekim-Kasım ayları arasında mor renkli ve hoş kokulu çiçekleri açan 15-30 santimetre uzunluğundaki safran bitkisini sabah saatlerinde toplayan üreticiler, restoranlara, kolonya ve lokum üreticilerine ürünlerini satıyorlar.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1195867&title=safran-hasadi-basladi#

Dış Mihraklar ve Lahanalar - 1

Kırmızı Lahanalar üçüncü olağan kongresi başladı. İlk ikisinde olduğu gibi üç yıl önce Kara Lahana’lara karşı yapılan yaşam mücadelesinde ziyan olanlar için bir an kıpırdanmadan duruldu. Ardından her Kırmızı Lahananın bilmesi zorunlu marş hep bir ağızdan söylendi. Kongrenin açılış konuşmasını her zamanki gibi Lahani Lider Kızgın Lahana Yaptı. Konuşmasının ana teması, geçmişte yaşanılan büyük zorluklar ve günümüzde bunların yeniden yaşanılmaması için yapılması gerekli olan şeylerdi.

-“... Gün oldu tarlalarda bırakıldık! Gün oldu denizlere, çöplüklere sürüldük! Ve gün oldu, evet! Gün oldu topraklarımıza sokulmadık. Bu soykırım, bu işkence, bu zülüm bizlere çok acılar çektirdi. Ama! Asla bizleri yok edemedi” Salonda çılgınca bir alkış, tezahürat. “Yaşasın Kırmızı Lahanalar” sloganları... Elini kaldırdı Lahani Lider, böylece salon sakinleşti.
Konuşmasının ileriki safhalarında şu sözleri de sarf etme lütfünde bulundu;
-“Geçmişimizi asla unutmamalıyız, unutturmamalıyız. En büyük zaferimiz, yaşanılanları gelecek nesillere en gerçekçi haliyle aktarmaktır. Eğer bunu yapamazsak bugünkü modern soframızın saygın üyeliğinden tekrar çöplüklere, denizlere düşebiliriz” bu cümleyi de tarihe nasihat olarak not düşüp, iyi dilek temennileri ile konuşmasını bitirdi.
Kongreye Kırmızı Lahanaların aydın kesimlerince yapılan bitkisel çalışmalarının sunumuyla devam edildi. Bunlar içinde iki çalışma ön plana çıktı.
Birincisi Çok Okumuş Lahana Tarafından sunulan “Kırmızı Lahanaların testosteron Üzerindeki Etkileri” isimli tez idi. Çok Okumuş Lahana çalışması ile şu sonuca varıyordu: Aşırı Kırmızı Lahana tüketimi testosteronları azaltıcı etkilere sahiptir.  Bunun ne anlama geldiğinin salonda idrak edilmesi ile beraber ortalık karıştı. Fanatik lahanalar kürsüye saldırdılar. Konuşmacı çareyi kaçmakta buldu. Yuh sesleri o an en popüler tezahürat oldu. Ardından küfürler,  lanetler yağmaya başladı. Sonunda Çok Okumuş, kırmızı lahanaların baş düşmanı ilan edildi. Kongre yüksek divanı kongreye bir saat ara vermek zorunda kaldı.
Kongre yeniden başladığında sükûnet sağlanmış, her şey nizamında gitmeye başlamıştı. İkinci dikkat çekici konuşma işte bu ortamda kongreye sunuldu. Tezi sunan Çok Bilmiş Lahana idi. “Kırmızı Lahanaların yaşlanma üzerindeki etkileri” isimli tez şu sonuca varıyordu: Kırmızı lahana tüketimi yaşlanma sonucu oluşan kırışıklıkları önleyici etkilere sahiptir. Tahmin edileceği gibi salonda büyük bir alkış tufanı koptu. Çok Bilmiş Kırmızı Lahana eller üstünde uçuşa geçti. O da parçalanmamak için çareyi kaçmakta buldu. Kongre kararıyla kahraman ilan edilen Çok Bilmişin bir de heykelinin yapılıp, merkezi bir Kırmızı Lahana yerleşim alanına dikilmesi karara bağlandı.
Bundan sonraki iki günde önceki kongrelerde olduğu gibi başkanlık ve divan üyelikleri seçimine geçildi. Tek aday ve tek listenin yarıştığı seçimler beklenildiği gibi sakin ve monoton havada geçti.
Kongreye damgasını vuran kanlı olay kapanış gününde meydana geldi.  
Devamı bir sonraki yazıda...
iyiturks

Yardımlarda Japon Vefası ve Zarafeti


Van'da meydana gelen şiddetli depremin ardından Japonlar Tokyo'daki Türkiye Büyükelçiliğinin posta kutusuna içerisinde para olan zarflar ve destek mesajları olan mektuplar atarak kaçıyor.AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Türkiye'nin bu yıl Mart'ta Japonya'da meydana gelen depremin ardından yardımlarını unutmayan vefakar Japonlar, sessizce, içerisinde iyi dilek notları, başsağlığı mesajları içeren para dolu zarflar bırakmaya başladı.  
İçerisinde Türkçe olarak "Türkiye kurtarma için" gibi ifadelerin de bulunduğu birçoğu isimsiz zarflardaki paralar, Türkiye'nin Tokyo Büyükelçiliği'nde toplanmaya başladı.
BAŞAR TÜRKİYE!
5 yaşındaki bir çocuğun "Ganbatte Türkiye (Başar Türkiye)" notu posta kutusuna atılan zarflar arasında en çok dikkati çekenlerden.
Para zarflarının içerisinden bazıları isimsiz ya da sadece yaş ve cinsiyetin belirtildiği notlarda ise şu ifadeler yer alıyor:
"Depremden mağdur kalan insanlara, geçmiş olsun demek istiyorum. Mart'ta Japonya'da olan deprem sırasındaki yardımlarınıza bir Japon vatandaşı olarak teşekkür etmek isterim."
"Van'da meydana gelen depremin çok büyük hasara yol açtığını öğrendim. Bir Japon vatandaşı olarak, oradaki kurtarma operasyonlarI ve durumun normal hale gelmesi için yardımcı olmak istedim."
"Miktar az ama deprem mağdurları için kullanılırsa sevinirim. Hasarın daha büyük olmamasını diliyorum."
BU SEFER BEN SİZE YARDIMCI OLMAK İSTEDİM
"Van depreminde hayatlarını kaybedenlerin yakınlarına en derin taziyelerimi iletir, depremden etkilenen herkese geçmiş olsun demek isterim. 11 Mart'ta yaşanan Japonya büyük felaketinde ülkenizden bir sürü yardım malzemesi ve bağış katkılarınızı almıştık. Teşekkür ederiz. Bu sefer ise ben size yardımcı olmak istedim. (erkek, Fukuşima'da yaşıyor)"

Uzun evliliğin sırrı

Evliliğin uzun ömürlü olması için sevginin ölümsüzlük boyutu yakalanmalı. Bu da ancak ebedi hayat arkadaşlığı düşüncesiyle mümkün. Mutluluk ise problemler karşısında eşin iyiliklerini unutmayıp gönül evini paramparça etmemek ve "senin için her şeyi yapıyorum, hâlâ iyiliğimi bilmiyorsun" dememekte gizli.Son yıllarda aile çözülüyor. Evlilikler nisan yağmuru kadar kısa sürüyor. Aile fertleri bir hiç yüzünden harman gibi etrafa savruluyor. Modernizmin getirdiği problemler, pembe diziler ve yanlış kullanılan internet, ailemize büyük darbe vuruyor. Bu nedenle ailemizi ayakta tutan manevî değerlerimiz umarsız eller tarafından çalınıyor. Güzel duygularımız yüreğimizden sökülüp alınıyor. Vefa kör kuyulara saklanıp, sevda çıkmaz sokakların yokuşlarında kayboluyor. Peki, öyleyse ne yapmalıyız?
Gemiler karadan yürütülmeli
Fatih Sultan Mehmet'in gemileri karadan yürüttüğü gibi; eşler de evlilik gemisini hiç olmazsa denizde yürütme zahmetine katlanmalı. Akıl defterine şu notu düşmeli: Hayatta hiçbir şey kolay elde edilmiyor. Mutluluk kaleminin mürekkebi çoğu kez alın teri ve gözyaşı oluyor.
Sevginin ölümsüzlük boyutu yakalanmalı Evliliğin uzun ömürlü olması için sevginin ölümsüzlük boyutu yakalanmalı. Bu ise ancak ebedi hayat arkadaşlığı düşüncesiyle mümkündür. Yoksa kısacık dünya hayatına münhasır olan sevgi buz üstündeki yazı gibidir. İlk güneş ışığıyla eriyiverir.
Vefa kör kuyulara saklanmamalı
Vefa, değer ve kıymet bilmektir. Problemler karşısında eşinin iyiliklerini unutmayıp onun, gönül evini paramparça etmemektir. "Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı" olduğunu belleklere nakşetmek, tüm güzellikleri gönül defterine resmetmektir. Bu sebeple vefa duygusunu nefsimizin kör kuyularına hapsetmeyelim. Ta ki, her an kulağımıza eşimizin güzelliklerini fısıldasın.
Fedakârlık mutluluk kilidini açar Fedakârlık, karşılık beklemeden iyilik yapmaktır. Özveride bulunmak, sevmediği şeyleri bile eşinin hatırı için yapabilmektir. Yaptıktan sonra "ben işte senin için şunları şunları yapıyorum, sen hâlâ benim iyiliğimi bilmiyorsun" dememektir. Dikkat edilirse bütün mutlu evliliklerde fedakârlık ön plandadır. Çünkü fedakârlık mutluluk kilidini açan anahtardır.
Uysal olmak 'kölelik' olarak algılanmamalı
Aileyi ayakta tutan ana direklerden biri şefkattir. Şefkat, karşısındakine el uzatmaktır. Empati yapmaktır. Kendini eşin yerine koyarak onun çektiği acıyı hissetmektir. Şefkatin olmadığı kalp kaya kadar sert, harap bahçe gibi verimsizdir. Muhabbet güllerinin üzerini zehirli sarmaşıklar kaplar. Bülbüllerin yerine baykuşlar yuva yapar. Katı kalpler ancak şefkat güneşiyle yumuşar. Merhametsiz yüreklerdeki buzlar, o sayede erir.
Evlendikten sonra geriye dönüş yolları kapatılmalı. "Belki geri dönerim" diye arka bahçe kapısı aralık tutulmamalı. Kadınlarımız, uysal ve munis olmayı "kölelik" olarak algılamayıp, en basit şeyde "ekonomik özgürlüğüm var, senin derdini niye çekeyim" diye çekip gitmemeli. Erkekler ise eşlerini sahiplenmeli. Fakat onu kendi malı gibi değil; kutsal emanet olarak "gözbebeğim" diye korumalı. Nefsanî duygular uğruna yuvalarını terk etmemeli.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1194193&title=uzun-evliligin-sirri

Yeni Şehir Yeni Tatlar


Yeni bir şehir hem keyifli hem de sıkıntılı bir deneyimdir. Keyiflidir, her şey yenidir, farklıdır, alışılmışın dışındadır. Yabancılığın rahatlığı ve çekingeçliği bir aradır. Keşif etmek, tanımak, ilkleri yaşamak güzel duygulardır. Sıkıntılıdır her şeye yeniden başlamak, çevreyi tanımak ve neyin nerede ve nasıl olduğunu bilmemek.

Bu sıkıntılardan biriside yemek konusunda yaşanır. Yeni bir şehir'de lezzetli, ekonomik ve nezih ortamlar bulmak sanıldığı kadar kolay değildir. Başlangıçta tercihler tavsiyeler, mekanların dış görünüşü ve ulaşımı kolay olanlardan yana kullanılır. Zamanla Şehri ve mekanları tanıdıkça, keşfettikçe tercihler alışkanlıklara dönüşür ve yeni şehrin yeni keyifleri listesinde en önemli yerleri kaplarlar. Tabii bunun yanında bu süreçte istenmeyen deneyimlerde yaşanabilir. Bu olumsuz deneyimler bize pahalıya ve sağlığımızı olumsuz etkileyen sonuçlara yol açabilir. Şans işte !

Yeni Şehir Yeni Tatlar yazımızı sizleri mutlu edebilecek ve keyifli anlara not edeceğiniz bir tavsiye ile devam etmek istiyoruz. Lezzet konusunda işinizi şansa bırakmamak adına lezzetli, nezih, ekonomik ve güleryüzlü dost çalışanların hizmet ettiği Pide Yerim'i öneririyoruz size. "Lezzet Yolu" olarak adlandırdıkları Balgat'ta Ziya bey caddesindeki sıcak mekanlarında Lezzetli pide, kebap,tatlı ve ikramları olan tavşan kanı çay ile sizleri bekliyorlar.

Yeni bir Şehir Yeni bir Hayat Yeni bir Tat Ankara'ya gelenleriniz için sıkıntıdan çok keyifli anlarla dolması dileği ile önerimiz mekanın sloganı ile uğurluyoruz sizleri Ankara'ya
Acıkınca! Pide Yerim

iyiturks

Barış...


"Savaştan yeni çıkmıştık. Dünya kavgadan, kandan,öfkeden bıkmıştı. Bir savaş ancak bu kadar bezdirici olabilirdi.Hiç kimse artık birşeyin kavgasını vermiyordu. Dünyaya bir dinginlik bir sakinlik çökmüştü. Zerafet etrafa hakim tek davranış biçimi idi. İnsanlar sessizce sevgi yayıyordu etrafa. Sevgi yavaşça yayılıyordu her yana. Huzur gecenin mavisi idi,kaplıyordu mis kokulu dünyayı.Herşey ölçülü idi; Aşk, tutku ve arzular. Aşırılıklar karanlığa karışmıştı ne de olsa maviydi tek hakim olan huzur dolu akşamlara...."

iyiturks

Aile İşletmelerinde "Güven" Problemi



Güvene dayalı oluşturulan ve kaynakların tek bir havuzda toplanması ile kurulan aile işletmelerinin diğer ortaklıklara göre temel bazı farklılıkları vardır. Bu farklılıklar dikkatle incelendiğinde avantajların yanında dezavantajlarının da bulunduğu görülmektedir. Bu artı ve eksileri aşağıda madde madde şeklinde sıralanmıştır.
Avantajları:
·         Güven duygusu üst düzeyde olduğundan formaliteler ortadan kalkar.
·         Çalışama güdüsü üst düzeydedir.
·         Birbirine destek güç verir
·         Kültürel farklılıklar en az seviyededir.
·         Küçük kaynaklar birleşerek güçlü kaynaklara dönüşür.

Dezavantajları:
·         Güvene dayalı ilişki bazen iletişim kanallarını kapatır.
·         Ortaklar güven kırıcı davranışlarda bulunmamak adına kendini kısıtlar
·         Duygusal bağ kırılganlıkları artırır.
·         Akrabalık bağı ile ortaklık bağı karıştırılır.
·         Kırılganlıklar olmasın diye çoğu konular konuşulmaz
·         Konuşulmayan konular zamanla büyür ve farklı noktalara varır.
·         İletişimsizlik sonucu yanlış anlamalar çoğalır.
·         Yanlış anlamalar kırılganlıkları artırır.
·         Yapıcı eleştiriler yapılmaz.
·         Hatalı şeyler söylenmez.
·         Kötü giden şeyler düzeltilmez.
·         Önemli kararlar konuşulmadan, tartışılmadan alınır.
·         Zamanla işletme dümensiz gemiye döner.
·         Karaya oturunca ortaklar ya küser, ya da birbirine girer
·         Zamanında söylenilmeyenler “Ben demiştim” e döner
Öneriler
Aile işletmeleri modelinde en önemli avantaj “Güven”dir. Ancak iletişimdeki eksiklikler, kısıtlayıcı etkenler Güven duygusunu sinsice yok ederek avantajı yıkıcı bir dezavantaja çevirebilir. Sözlü iletişimin zor olduğu bu tarz işletmelerde kuralların, hedeflerin, planların, sorumlulukların, hakların v.b yazılı olarak hazırlanması ve tüm ortakların kendini ifade edeceği ortamların yaratılması önemlidir. Zamanla oturan iletişim düzeni Güven duygusu ve beraberlikten doğan güçle inanılmaz seviyede olumlu katkılar sağlayacaktır.
iyiturks

Türk uydusunun uzaydan çektiği ilk görüntüler

Türkiye'nin uzaya fırlattığı ilk milli yer gözlem uydusu RASAT'ın, dünyanın dört bir tarafından çektiği ilk görüntüler, TÜBİTAK'ın yer istasyonundan başarıyla indirilmeye başlandı. TÜBİTAK yetkililerinin verdiği bilgiye göre, TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü (TÜBİTAK UZAY) tarafından DPT desteğiyle tasarlanıp üretilen Türkiye'nin ilk uzaktan algılama uydusu RASAT'ın uzaydan çektiği ilk görüntüler, 10 gündür Enstitünün ODTÜ yerleşkesinde kurulu binasındaki yer istasyonundan alınabiliyor.
17 Ağustos 2011'de Rusya'dan uzaya fırlatılan ve yörüngeye yerleştirilen RASAT, Dünya çevresindeki bir turunu yaklaşık 98 dakikada tamamlıyor ve dün itibariyle dünya çevresinde 900 tur tamamladı.
Fırlatmadan sonra, RASAT'ın devreye alma işlemleri başlatıldı.
Uydu ile iletişim kurmak için Ankara'daki ana yer istasyonuna ek olarak, Norveç'in kuzeyindeki Andoya'daki geçici yer istasyonu kullanıldı.
Geçici istasyon, RASAT ile iletişimi sıklaştırabilmek amacıyla kiralandı. Kutupsal yörüngeye sahip olan RASAT, Ankara'daki ana yer istasyonunun kapsama alanından günde 4 defa geçerken, kutup dairesine yakınlığından dolayı Andoya'daki istasyonun kapsama alanından günde 11 defa geçiyor. Andoya'daki yer istasyonunun kontrolü de Ankara'daki ekip tarafından internet üzerinden gerçekleştirildi.
Fırlatmadan sonra neler oldu?

Çakır, Real Madrid-Lyon maçını yönetecek


FIFA kokartlı hakem Cüneyt Çakır, Şampiyonlar Ligi'nde 18 Ekim Salı günü oynanacak Real Madrid-Lyon maçını yönetecek.Futbol Federasyonu'ndan yapılan açıklamaya göre, Haziran 2011'den bu yana Elit Kategori'de yer alarak Avrupa'nın en üst 23 hakemi arasında bulunan Cüneyt Çakır, D Grubu'nda Real Madrid-Olympic Lyon maçını yönetecek. 18 Ekim Salı akşamı Madrid'de Bernabeu Stadı'nda oynanacak karşılaşma TSİ 21.45'te başlayacak.
Bu önemli maçta Çakır'ın yardımcılıklarını Bahattin Duran ve M. Emre Eyisoy yapacak. Hüseyin Göçek maçın dördüncü hakemi olurken, Tolga Özkalfa ve Süleyman Abay da ilave yardımcı hakem olarak görev yapacak.
-Cüneyt Çakır'ın 50. uluslararası maçı-
Real Madrid-Lyon maçı, Çakır'ın düdük çalacağı 50. uluslararası karşılaşma olacak.
2006'dan bu yana FIFA kokartı taşıyan Cüneyt Çakır, şu ana kadar 2011 20 Yaş Altı Dünya Kupası yarı final, 2009 21 Yaş Altı Avrupa Şampiyonası yarı final, 2010 UEFA Avrupa Ligi yarı final ve 4 Şampiyonlar Ligi grup maçında düdük çaldı.
Cüneyt Çakır, son olarak geçtiğimiz hafta İsveç-Hollanda arasında oynanan EURO 2012 elemeleri grup maçını yönetti.
Kaynak:Zaman

İyiturks Bilim: Feyzal Özel

1975 doğumlu Türk astrofizikçi. Feryal Özel 30 yaşında. Bilim çevrelerinin yakından tanıdığı genç ve güzel bir astrofizikçi profesör. Türkiye onun adını ilk kez 2004'te NASA İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde çalıştığına ilişkin haberlerle duydu. Kısa bir süre önce de Albert Einstein, John Nash gibi ünlü bilim adamlarının tarihe geçen çalışmalarıyla seçildiği 20 kişilik "Büyük Fikirler" listesine girmeyi başardı.
Dünya bilim çevrelerinin "dünyanın en akıllı kadını" olarak gösterdiği Özel, Üsküdar Amerikan Lisesi mezunu. ABD'deki Columbia Üniversitesi'ni burslu kazanan ve çift ana dal yapmayı başaran Özel, fizik mühendisliği ile matematik mühendisliği bölümlerinden okul ikincisi ve "Yüksek Onur Derecesi" unvanıyla mezun oldu.
Yüksek lisansını Danimarka'daki Niels Bohr Enstitüsü'nde yapan Özel, doktorasını Harvard Üniversitesi'nde tamamladı. Dünyanın en büyük fizikçisi Stephen Hawking ile aynı alanda çalışan ve galaksilerin oluşumu, yıldızların ölümü, kara delikler alanında yaptığı çalışmalarıyla dikkat çeken Özel, NASA'nın da dikkatinden kaçmadı ve 2002'de kurumun İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde çalıştı.
20 kişilik "Büyük Fikirler" listesine girmeyi başaran astrofizik profesörü Feryal Özel: "Uzayda hayat olup olmayacağı konusunda bahse girsem, 'Vardır' derim. Uzayda hayat olduğunu düşünüyorum. Uzayda milyarlarca galaksi, milyarlarca ışık düzeni ve gezegenler var. Ama oradaki hayatlar dünyadaki gibi mi gelişti, orada nasıl bir uygarlık var, bunu bilmiyoruz"
30 yaşında profesörlüğe kabul edilen Özel, üç yıldır Arizona Üniversitesi'nde çalışmalarını sürdürüyor. Bu sırada evlendi ve biri dört, diğeri sekiz aylık iki çocuk sahibi bile oldu... (1)
Ödül ve bursları(2)
·         Türk Bilimsel ve Teknik Araştırma Vakfı Akademik Bursu
·         Hubble Doktora Sonrası Bursu 2002-2005
·         Değerli Bilimadamı Ödülü, Daughters Atatürk Vakfı 2003
·         Keck Bursu, Institute for Advanced Study 2002
·         Van Vleck Bursu, Harvard Üniversitesi 1999
·         Kostrup Ödülü, Niels Bohr Enstitüsü 1.997
·         Niels Bohr Enstitüsü Yüksek Lisans Bursu 1996-1997
·         1996 Uygulamalı Matematik Fakültesi Ödülü, Columbia Üniversitesi 1996
·         Fu Vakfı Bursu, Columbia Üniversitesi 1994-1996
·         CERN Araştırma Bursu 1.995
·         1992-1994 Türk Sağlık ve Eğitim Vakfı Bursu 1992-1994
Kaynak 1:Milliyet

'Bugünlerde okuyacak iyi bir şeyler var mı?'


Bir zamanlar ödüllendirilmiş, klasikler katına çıkarılmış kitapların büyük bir kısmının adları şimdilerde unutulanlar hanesinde dolaşıyor. Bugün bizim değerli bulduklarımız da bir gün gelecek tahtlarından inecek
Okumaya yeni başlayanlar, yeni derken alfabeyi sökmeyi değil romanlarla yeni yeni tanışanları kast ediyorum, tavsiyelere ihtiyaç duyarlar. Aslında her okuma düzeyi için geçerlidir bu. Kısıtlı zamanın –ve elbette ödenecek paranın- hoşa gitmeyecek bir kitaba harcanmasını kimse istemez. İşte bu nedenle edebiyat dünyasını takip edenler ‘Ne okuyalım?’ ya da ‘Bugünlerde okuyacak iyi bir şeyler var mı?’ sorularıyla çok sık karşılaşırlar. Geniş zamanlara yayılacak bir edebiyat sohbeti başlatmak için güzel sorular. Nesnesi aynı olsa bile, cevapların farklı olması şaşırtmasın. Soruyu soranın yaşına, okuma geçmişine, ilgi alanlarına göre her seferinde farklı yanıtlar verilecek bir sohbettir bu. Üstelik insanlığın yüzlerce yıllık kültürel mirasını akılda tutmak kolay değildir. Hele ki yaş ilerlemiş, hafıza eskilere takılıp kalmışsa!..
Hangi alanda yapılırsa yapılsın listeler her zaman ilgimizi çekmiştir. Edebiyatta da öyle. Aslında hiçbir kesinlik taşımadıkları, edebiyat ya da diğer konularda belirleyicilikleri olmadığı halde, kısa süreli tartışmalara yol açarlar. İster başına ‘Dünyanın’ sözcüğünü koyun ister ‘Türkiye’nin’, ‘En İyiler’ listeleri her zaman olumlu/olumsuz tepkiler toplamıştır. Listeyi düzenleyenlerin niteliğinden listeyi hazırlatan yayın organına, siyasi eğilimlerden uluslararası siyasete kadar pek çok şey, bazen komplo mantığıyla didiklenir durur. Oysa, popüler kültürün her alanı bu tarz ‘En İyiler’ listeleriyle doludur. Futbolcular, şarkıcılar, türkücüler, artistler, arabalar, plajlar ve saymakla tükenmeyecek nice insan ve ürün bu listelerde yer almak için yarışır. Oysa kişisel beğenileri yansıtan geçici değerlendirmelerdir bunlar. Her dönemin, her sanat/edebiyat akımının, sanatın/edebiyatın her türünün, her ülkenin ve nihayet her okuyucunun kendine özgü seçimleri olacak ve listeler farklılaşacaktır.
Kültürel alanda kesin doğruluklar yoktur zaten. Bir zamanlar ödüllendirilmiş, klasikler katına çıkarılmış ürünlerin büyük bir kısmının adları şimdilerde unutulanlar hanesinde dolaşıyor. Bugün bizim değerli bulduklarımız da bir gün gelecek tahtlarından inecek. Ama ne önemi var? Önemli olan sevdiğimiz romanları başkalarıyla paylaşmak. Ayrıca eklemek isterim ki önemli olan mutlaka ‘değerli’ romanlar okumak ya da mümkün olduğu kadar çok okumak değil, hem okuma zevki almak hem bu zevki geliştirmektir. Okuma serüveninde değer verdiğimiz insanların, eleştirmenlerin ya da akademisyenlerin etkisi olmakla birlikte, bu bitimsiz serüvene görev duygusuyla çıkmayız. Kimilerinin başyapıt saydığı edebiyat şahaserlerini sevmek, onları şimdiye kadar okumamış olmanın utancıyla okumak zorunda da değiliz. Tekrar ediyorum; hiç kimsenin herkes için geçerli hazır bir okuma listesi olamaz. Listeyi tamamlayacak olan okuyucunun kendisidir.
Binlerce roman arasında

Eğitimde dönüşüm - 5



Bu hafta da bu "yetenekli öğretmenler" üzerine konuşacağız. Sahip olduğunuz en iyi öğretmeni bir düşünün. Sizce onu "en iyi" yapan neydi? Biraz zaman ayırırsanız, büyük bir olasılıkla listelediğiniz maddelerin çoğunun, öğretmeninizin bilgi ve becerileriyle değil, kendine has özellikleriyle ilgili olduğunu fark edeceksiniz. Listeniz; hevesli, ilgili, değer veren, merak uyandıran, heyecan katan, ilham verici, arkadaşça, pozitif, coşkulu, yenilikçi, komik gibi sıfatlar içerebilir. Tam olarak hangi kelime aklınızdan geçmiş olursa olsun, öğretmeninizi sizin için özel kılanın, onun içsel yetenekleriyle alakalı olduğunu tahmin etmek mümkün.
Daha önce de vurguladığımız gibi, ideal yaklaşımda öğrenme ve öğretme sürecine yön veren temel unsur, kişinin güçlü yönleri. Güçlü yönlerden anlamamız gereken bilgi, beceri ve yeteneklerin toplamı. Ancak her ne kadar bilgi ve beceriler, güçlü yönlerin oluşumunda kritik rol oynuyorsa da en mühimi yetenek; yani bilgi ve becerileri en iyi biçimde kullanmaya yarayacak kişisel özellikler.
Tanıdığımız etkili öğretmenlerin her biri, birbirinden çok farklı kişisel özelliklere sahip olabilir ama mutlaka bir ortak özellikleri vardır: İşlerini en iyi şekilde yapabilmek için sahip oldukları kişisel özellikleri, yani doğal yeteneklerini kullanır ve öğrencilerini de bu doğrultuda teşvik ederler.
Yetenekli öğretmenlerin bu yaklaşımını üç genel çerçevede düşünebiliriz:
Motivasyon: Yetenekli öğretmenlerin ilk etapta mesleği seçmelerinin ve yıllar boyu meslekte kalmalarının sebebidir. Ancak motivasyonu olmadan kendini meslekte bulmuş veya zamanla motivasyonunu kaybetmiş kişiler de çokça mevcuttur. Öğretmenin motivasyon seviyesi, öğrencilerin eğitim sürecinde kritik değer taşır. Kabul etmek gerek ki birçok kişi için düşük maaş ve mesleğin getirdiği günlük zorlukların karşısında motivasyon sahibi olmak güçtür; ama öğretmenliği bir iş veya kariyerin ötesinde, bir çağrı olarak gören öğretmenler de mevcuttur ve işte bu öğretmenler, harikalar yaratır.
İlişki kurma: Öğretmenin bir birey olarak kendini nasıl ifade ettiği, başkalarıyla nasıl bir iletişim içerisinde olduğu ve nasıl bir bağ kurduğu gibi konuların tümüdür. Öğrenciler ile olduğu gibi, veliler ve meslektaşlarla olan ilişkileri de kapsar. Olumlu ilişki; birebir ilgilenme, saygı gösterme, yardımcı olma ve doğru beklentiler koyma gibi niteliklere sahiptir. Sağlıklı ilişki kurma şekli, hem öğretmeni bir rol model olarak konumlandırır ve öğrencinin ilgisini kazanır hem de öğrenciye kendi ilişkileri için yol gösterir. Varlığı son derece gerekli ve bir o kadar da güçlü bir unsurdur.
Öğrenmeyi teşvik etme: Öğretmenin, ders alanı veya müfredata bağlı olmaksızın, öğrenmenin gerçekleşmesi için ne yaptığıdır. Etkili öğretmen, sürece değer katar; süreci, öğrenci için değerli kılar. Öğrenciyi derse dahil edecek yöntemlerden faydalanma, yenilikçi olma, öğrenme aşkını aşılama ve yetenekleri ortaya çıkarma, öğrenmeyi teşvik etmede yararlı birkaç metottur.
Yazar Gary Gordon ve Steve Crabtree'nin, ideal eğitim yaklaşımı üzerine yazarlarken yararlandıkları bir teori ile bitirelim. Bu, aslında psikoterapi alanına dair bir teori; ancak başka bazı alanlara olduğu gibi, eğitim alanına da uygulanabilir. Söz ettiğimiz, hümanist psikoloji ekolü kapsamında ve danışan odaklı psikoterapi anlayışıyla oldukça tanınan, psikolog Carl Rogers'ın psikoterapideki odağı olan "yapıcı kişilik değişimi" teorisi. Rogers, yapıcı kişilik değişimini, kişinin daha az içsel çatışma yaşamasını ve etkin bir hayat sürmek üzere enerjisini daha çok kullanabilmesini sağlayan, çarpıcı kişilik değişimi olarak tanımlıyordu. Bu, Rogers'ın da belirttiği gibi eğitim hedeflerine de oldukça uyarlanabilen bir tanım. Benzer şekilde, Rogers'ın yapıcı kişilik değişiminin gerçekleşmesi için gerekli olarak tanımladığı koşullar da eğitmenin, öğrenci için sağlaması gereken koşullar olarak da düşünülebilir:
İlişki: Kişinin, birileriyle ilişki halinde bulunması.
Tutarlılık: Kişinin değer ve inançlarıyla tutum ve davranışlarının uyum içinde olması.
Koşulsuz olumlu yaklaşım: Kişiye tamamen koşulsuz kabul, saygı ve sıcaklık gösterilmesi.
Empatik anlayış: Samimiyetle kişinin anlaşılmaya çalışılması ve anlaşıldığının gösterilmesi. Eğitim işi, insan işi.
Bir miktar psikolojiden faydalanmak şart. Haftaya yeni konularla burada olacağız.
Kaynak: Gordon, G. & Crabtree, S. (2006). Building Engaged Schools: Getting the most out of America's classrooms. NY: Gallup Press. Rogers, C. R. (1957). The necessary and sufficient conditions of therapeutic personality change. Journal of Consulting Psychology, 21 (2), 95-103.

Levrek Zamanı


Sümerlerde, Hint mitolojisinde ve semavi dinlerde balık sıklıkla değinilen bir kavram olagelmiştir. Bereketli toprakları dışında üç tarafının denizle çevrili olması Türkiye’yi deniz ürünleri açısından farklı kılar. Bizans mutfağının başyemeği olan balık ve diğer deniz ürünleri zamanla Osmanlı saray mutfağına girdi. Fatih Sultan Mehmet’in özel ilgisi haricinde 15. ve 16.yüzyılda pek fazla balık  yemeği yoktu. Ancak 17.yüzyıl saray yemeklerine baktığımızda balık dolmaları, çorbaları, tavaları göze çarpmakta. 18. ve 19.yüzyılda ise saray mutfaklarında balığın her türlüsü ve her çeşidi sofraları süslemekteydi.
Balık büyükten küçüğe vücudumuza A, B ve D vitaminlerinin yanı sıra koruyucu yağlar, fosfor, demir ve iyot olarak yarar sağlar. Kolestrol oranı son derece düşük olan balık yemeyi alışkanlık haline getirmek iyi beslenmenin gereklerinden.  Kalp rahatsızlığı olanların tavuk ve kırmızı et yerine balıketi tüketmelerinin daha yararlı olduğu bilinir.  Balık içinde bulunduğumuz ekim ayında bollaşır. Yazın Karadeniz’de beslenen balıklar suların soğumasıyla beraber Marmara’ya akın etmeye başlar. Bu akın esnasına levrek balığı da yağlanmış ve bollaşmış olarak tezgâhları doldurur. İrileştikçe lezzeti ve fiyatı artan levreğin balığı ızgara ve fırında pişirme teknikleri başta olmak üzere farklı pişirme teknikleri bulunur.
SEMİZOTU SOSLU LEVREK IZGARA
Malzemeler: 3 levrek, 1 limon suyu, 2 çorba kaşığı zeytinyağı, yeterince tuz.
SEMİZOTU SOSU İÇİN: 1 bağ semizotu  sadece yaprak kısmı yıkanmış ayıklanmış ince kıyılmış (robottan geçirilmiş), 1 orta boy soğan çok ince kıyılmış, 3 çorba kaşığı zeytinyağı, 2 ince kıyılmış sarımsak, 2 çorba kaşığı limon suyu, 1 dilim ekmek içi ıslatılmış ve suyu sıkılmış 1 tatlı kaşığı kapari, 1 tane kabukları soyulmuş domates (robottan geçirilmiş), yeterince tuz ve karabiber. (Tüm malzeme karıştırılır ve üzeri kapatılıp buzdolabında bekletilir.)
YAPILIŞI
Öncelikle balıklar temizlenir ve suyu alınır, diğer tarafta limon suyu ve zeytinyağı biraz tuzla karıştırılır. Izgara yağlanır balıklar (eğer iri ise üzerlerine bıçakla çizik atın) konur pişirilen kısma hemen limonlu zeytinyağı sürülür. Daha sonra tabaklara konan yemeğin yanına da semizotu sosu eklenip, servis yapılabilir.
LEVREKLİ BÖREK
Malzemeler: 5–6 adet milföy hamuru, 1 haşlanmış veya fırında pişirilmiş lüfer eti, 1 çorba kaşığı dövülmüş badem, 2 çorba kaşığı ufalanmış keçi peyniri, yeterince tuz ve karabiber,1 yumurta, 1 çay kaşığı kabartma tozu, 1 çorba kaşığı ince kıyılmış dereotu.
Yapılışı: Öncelikle milföy hariç tüm malzemeler güzelce karıştırılır. Diğer taraftan milföy hamurları tek tek su bardağı bastırılarak yuvarlak kesilir. Bunlar muffin kalıplarına yerleştirilir. İç konduktan sonra üzeri yandaki hamurlarla kapatılır ve yumurta sarısı sürülüp 15 dakika 175 derecede pişirilip, sıcak servis yapılabilir. Tereyağını eritin içerisine tarhunu koyup bir taşım kaynatın. Altını kapatıp, çorbaların üzerinde gezdirin. Servis yapabilirsiniz.
REZENELİ LEVREK
Malzemeler: 1 levrek balığı filetosu, 1 kâse ince kıyılmış haşlanmış ve suyu süzülmüş rezene, 1 kuru soğan, 2 çorba kaşığı zeytinyağı, yeterince tuz ve karabiber, 1 tatlı kaşığı  kavrulmuş ve dövülmüş susam, 1 çorba kaşığı ince kıyılmış siyah zeytin, yeterince kürdan.
Yapılışı: Öncelikle bir tencerede soğan ve bir çorba kaşığı zeytinyağında sotelenir. Üzerine tuz, karabiber ve rezene ilave edilir. Kısık ateşte gerekirse biraz su ilave edilerek pişirilir. Daha sonra soğutulur. Elde ettiğimizin levreğin filetosunu uzunlamasına kesip her bir parçaya rezene konup yuvarlanır ve bir kürdanla uçlar birleştirilir. Daha sonra isterseniz fırında isterseniz de az yağ koyduğunuz tavada önlü arkalı pişirilip, yanında salata ile servis yapılabilir.
LEVREKLİ BULGUR PİLAVI
Malzemeler: 2 su bardağı kalın bulgur, 1 ince kıyılmış kuru soğan, 1 ince kıyılmış kırmızıbiber, 2 rendelenmiş domates, 2 ince kıyılmış yeşilbiber, 2 ince kıyılmış yeşil soğan, 3 çorba kaşığı zeytinyağı, 1 tatlı kaşığı limon kabuğu rendesi, 1 dal biberiye, 4 su bardağı su, 1 haşlanmış ve ufak parçalara ayrılmış levrek.
Yapılışı: Öncelikle soğan yağda sotelenir. Daha sonra domates yeşilbiber, kırmızıbiber ve yeşil soğan konur. Biraz pişirildikten sonra üzerine yıkanmış ve süzülmüş bulgur eklenir. Hemen sonra karabiber,  biberiye dalı  ve tuz ilave edilir. Biraz çevirdikten sonra üzerine suyu koyup, kısık ateşte pişirilir. İneceğine yakın limon kabuğu ve levrek ilave edilip, karıştırılır. Biberiye dalı dışarı çıkarılıp, altı kapatılır. Demlendikten sonra sıcak servis yapılabilir.

Tüm "iyi ve güzel" duygularımızla Güle Güle



Yaptıklarının hayranlığına kapılmamış,  yapabileceklerin hayaline doğru koşan biri idi. Bizlere iyi ve güzel şeyler bıraktı. Yaptıkları insanları mutlu kıldı. Dünyaya pozitif bir enerji bıraktı.Gelecekte, onun ilham verdiği pek çok kişinin başarı hikayelerini dinleyebileceğiz.

Hayallerinin Peşinden koşan adam bugün Hayal oldu. Tüm "iyi ve güzel" duygularımızla Güle Güle...

iyiturks

Türk Mutfağının İncisi: Çorba

Çorba, dumanı tüten bakır taslarda, baharat kokularının, sütün, yoğurdun, etin, tahıl ve sebzenin harmonisiyle davetkar bir tat oldu yüzyıllar boyunca. Yüzlerce çeşit tada, kokuya ve buğuya büründü…
Bozkırların yalnız otu baldıranla lezzet bularak baldıran çorbası oldu, mısır kırıklarından meşhur korkoto çorbası doğdu, bulgurun defalarca inceltilerek elde edilen döğürceği olup, Çıtpıtı çorbasına dönüştü. Yemek kültürümüzdeki en temel tatlardan biri olan çorba, yüzyıllar içinde, binlerce çeşidi ile Türk mutfağının da en belirgin üyesi oldu…
Şurpa’dan Çorbaya
Çorbanın tarihi, onun temel malzemelerinden biri olan tahıl ürünlerinin bulunduğu tarihlere kadar gidiyor. Tarihte bilinen ilk çorba, kaya oyuklarına ya da hayvan derilerinin içine konan suyun içine ateşte kızdırılmış taşlar atılarak besinlerin kaynatılmasıyla yapılmış. Derken M.Ö. 6000’de çömlek kullanılmaya başlanıyor. M.Ö. 3600’lü yıllarda metal kazanlar icat ediliyor ve artık çorbanın kaynatılacağı kap ortaya çıkıyor.
Öte yandan, çorbanın medeniyetin beşiği olan Anadolu’dan çıktığı yönünde ciddi kanıtlar var. Arkeolojik araştırmalar, en eski çorbaların buğday ve bulgurdan yapıldığını gösteriyor. Bu iki ürünün anavatanının bu topraklar olduğu düşünülürse, söylem yanlış olmaz… Yakın coğrafyadaki tüm dillerde, çorbanın yakın seslerle karşılık bulması da önemli bir gösterge. Nitekim Kafkaslar, Ortadoğu, Orta Asya, Balkanlar ve Anadolu’da çorba, şorpa, çorba, corba, şorpo, şulpa ve hatta hurpa olarak biliniyor. Zaten kelimenin aslı da Farsça “şurba” kökünden geliyor. Bu kelime tuzlu demek olan “şur” ile aş demek olan “ba” nın birleşimi…
Mercimekten Erişteye
Sözün özü, çorbayı Türk ve Anadolu beslenme alışkanlıklarından ayrı bir yere koymak, farklı bir şekilde tanımlamak neredeyse imkânsız. Birçok bulgu, Türklerin çorba geleneğinin de çok eskiye dayandığını gösteriyor. Bugün sofralarımızda yer edinen bazı besin maddelerinin bize Orta Asya’dan miras kaldığı düşünülürse, bu besinlerden yapılan çorbaların kökeninin de aynı yere uzandığını düşünmek yanlış olmayacaktır.

Okuma Keyfi



İnsanın keyif alarak yaptığı her uğraş süreklilik şansına sahiptir. Keyif verici olan her neyse bir hobi, bir tutku ya da bağımlılık aşamasına ulaşabilir. Bu aşamalar kişinin psikolojik yapısına bağlı olarak değişir, değişmeyen uğraşın tekrarı için dış bir müdahaleye ihtiyaç duyulmamasıdır.
Bu uğraşlara örnek verecek olursa bilgisayar oyunları, maket yapımı, araba sürme, avlanma gibi. Örneklerimizde zarar verici ve olumsuz sonuçlar olan uğraşları vermedik. Gönül ister ki keyif verici olan her şey faydalı ve olumlu uğraşlar olsun, ama bu olabilecek bir istek değil tabii ki.
Okuma, bilginin yayılması ve gelişim için çok önemli uğraşlardan biridir. Çoğunluk olarak toplumların ve kişilerin gelişmişlik düzeyleri ile doğru orantılı olarak değişir.
Genel kanı okumak faydalı bir uğraştır. Kişisel gelişim için insanların okuması gereklidir. Ancak bu uğraş pek çoğumuz için sıkıcı ve katlanılmazdır. Kimimiz yıllar boyu kitaba dokunmazken kimimiz ise dönem dönem kapaklarını azıcık aralarız. Hâlbuki çoğu zaman okumayı ilerlettiğimiz kitaplarda sürükleyici ve keyif verici anları yaşarız.
 Bu anlar neden yaşamımızda süreklilik kazanmaz?
Neden kitap okumak bu kadar zor bir keyif alma sürecinden geçer?
Nedir bizi uzak tutan okumaktan?
Ne mutlu kitap okumayı bir tutkuya, bir bağımlılığa dönüştürenlere! Ne mutlu kitapların sunduğu dünyalarda keyifle dolaşanlara!
Herkesin keyif aldığı konular, yazım türleri ve basılı yayınlar farklıdır. İnsanlar kısıtlama olmadan, baskı altında olmadan öncelikle keyif aldıkları yazılardan okumaya bağlanıp zaman içinde çeşitli yönlere açılmalıdır. Öncelik, insanları okumanın keyifli dünyasına çekebilmek olmalıdır. Sonrasında zaten harflerin büyülü dünyası bizleri farklı mecralara taşır zaten.
Okumak keyifli ve faydalı bir uğraştır. Bu keyif insanlara bulaştıkça her şey iyi ve güzel olacaktır.
iyiturks

İyiturks Bilim: Gökhan Hotamışlıgil

Prof. Dr. Gökhan S. Hotamışlıgil, 1986 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Harvard Üniversitesi’nde uzmanlık çalışmalarını tamamlamış ve öğretim üyesi olarak göreve başlamıştır. Genetik ve Metabolizma Profesörü Hotamışlıgil’in Harvard Üniversitesi’nde bir araştırma laboratuvarı bulunmaktadır. Hotamışlıgil, yine bu üniversitede Genetik ve Kompleks Hastalıklar bölümünün başkanlığını yürütmektedir. Vücudun metabolizmasını denetleyen mekanizmaların incelendiği laboratuvarda, genetik bir özelliğin bir hücreden diğerine nakline, ayrıca metabolik dengenin moleküler ve genetik kontrol mekanizmalarına odaklanan biyokimyasal, moleküler ve genetik çalışmalar yapılmakta; insanlardaki metabolik hastalıklarda görülen belli anormalliklerin neden ve çözümleri araştırılmaktadır. Hotamışlıgil’in çalışmaları, günümüzde diyabet, şişmanlık, kalp hastalıkları, karaciğer yağlanması ve astım hastalıklarına yeni yaklaşımların geliştirilmesine yol açmış ve bu hastalıklara karşı hem akademi, hem de endüstride birçok ilaç geliştirme programına temel teşkil etmiştir.
Harvard Üniversitesi görev yapan Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil ve ekibinin ekibinin keşfettikleri “lipokin” isimli hormonun, diyabet ve karaciğer yağlanması gibi hastalıkları durdurabilecek özellikleri olduğunu söyleniyor. Dünyanın önde gelen bilim dergilerinden Cell’de yayınlanan makaleye göre, “lipokin” hormonu yağ dokusundan salındıktan sonra kasları ve karaciğeri etkiliyor. Kas dokusunda, hücrenin insüline karşı hassasiyetini artırıyor, karaciğerde ise, yağ toplanmasını engelliyor. Prof. Dr. Hotamışlıgil, iltihaplanmayı da önleyen bu hormonun vücuttaki düzeyi yükseltilebilirse, diyabet gibi hastalıkları için önemli tedavi yaklaşımları geliştirilebileceğine dikkat çekiyor. 
İnsülin hormonunun keşfinden beri, diyabet “şeker” metabolizmasının bozukluğu olarak bilinen bir hastalık. Aslında, diyabet hastalığının şeker metabolizması kadar yağ metabolizmasının da bozulduğu bir hastalık olduğu, yüz yıldır bilinen, fakat yeterince anlaşılamadığı için karanlık kalmış ve son derece önem taşıyan bir konu.
Harvard Üniversitesi Genetik ve Kompleks Hastalıklar Bölümü Başkanı Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil, bu yüz yıllık soruya yeni yaptığı bir çalışmayla ışık tuttu. Hotamışlıgil ve yönetimindeki araştırma ekibi, deney farelerinde insülin ile eşdeğer etkilere sahip ve yağ asiti karakterinde olan yeni bir hormon türü keşfetti ve yağlar ile diyabet arasındaki gizemli ilişkiyi ortaya çıkardı.
Dünyanın önde gelen bilim dergilerinden Cell’de yayımlanan makale ve beraberindeki yorumlara göre, söz konusu hormon, diyabet ve şişmanlığın ve bunlara bağlı diğer hastalıkların çözümü için çok önemli bir aşama olarak görülüyor.
Hotamışlıgil ve ekibi, bir yağ molekülü olan ve “lipokin” ismini verdikleri bu yeni hormonun, deneysel ortamda insülin direnci, diyabet ve “karaciğer yağlanması” gibi hastalıkları durdurabileceğini ya da tersine çevirebileceğini de bu çalışmalarında gösterdiler. Bilindiği gibi hormonlar, kana salgılanan kimyasal sinyaller olup, uzaktaki hücre ve organların çalışmasını düzene sokuyor. Lipokinler, lipidlerden, başka bir deyişle yağ asitlerinden oluşan hormonlar olarak tanımlanan yeni bir hormon türünün ilk örneği. Bütün diğer bilinen hormonlar, steroid ya da protein yapısında oluyor.
Hotamışlıgil, “Tıpkı evde yapılan yemek gibi, vücudun da kendi kendine ürettiği yağın en iyisi olduğunu görüyoruz. Bu gözlemlerin ardından, kanda her seviyesi yükselen yağın zararlı olduğu görüşünü de artık kitaplardan çıkarmamız gerekecek,” diyor.
Bilimadamları, yaptıkları bu keşifle, sadece palmitoleate hormonunun vücuttaki etkilerini ortaya çıkarmakla kalmıyor, buna ek olarak bu hormonun vücutta üretilmesini nasıl sağlayabileceklerinin de yöntemlerini gösteriyorlar. Hotamışlıgil, konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: “Hücrelerin kendi ‘iyi’ yağını üretmesi için kimyasal yollarla teşvik edilebileceklerine inanıyoruz ve bunun mümkün olduğunu bu çalışmada gösterebildik. Bu yöntemler insanlara uygulanabilir ve bu hormonun düzeyleri yükseltilebilirse, metabolizma için son derece avantajlı bir durum yaratılabilir ve daha önceden hiç öngörülmemiş tedavi yaklaşımları geliştirilebilir.”
Kaynak: ntvmsnbc