Einstein projesi!

Hükümet dâhi çocukların peşinde, TÜBİTAK planını hazırladı...

Bilim ve teknolojiye daha çok önem verilmesi gerektiğini her fırsatta dile getiren Başbakan Erdoğan'dan 'Türk Einstein'lar yetiştirin' talimatı geldi. Eylem planına göre ilköğretime proje odaklı bilim dersleri eklenecek. TRT'nin bilim kanalı kurması ve medyada bilim muhabirliğinin geliştirilmesi sağlanacak.

Akşam Gazetesi'nden Deniz Çiçek'in haberine göre, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında geçen hafta toplanan Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu'nun (BTYK) basına kapalı bölümünde, Erdoğan'ın talimatları doğrultusunda hazırlanan 'Bilim ve Teknoloji İnsan Kaynağı Stratejisi ve Eylem Planı' masaya yatırıldı. Planın yürütülmesinde YÖK, MEB, DPT ve TÜBİTAK gibi kurumlar görev alacak. Erdoğan'ın özel himayesine aldığı plan, Türkiye'de bilim ve teknoloji alanındaki insan kaynağının artırılmasını hedefliyor. Türkiye'nin kendi bilim ve teknoloji insanlarını yetiştirmek için izleyeceği yol haritası şöyle:

İLKÖĞRETİME İCAT DERSİ
■ Gençlerin Ar-Ge alanlarına yönlendirilmesi için ilköğretim ve ortaöğretimde müfredata proje odaklı bilim ve teknoloji eğitimleri eklenecek.
■ Eğitim fakültelerinin müfredatlarına proje yapma ve popüler bilim konuları eklenecek.
■ İlk ve orta öğretim öğrencileri arası Ar-Ge proje yarışmaları yaygınlaştırılacak.
■ Araştırmacı ücretlerinin performansa dayalı olmak üzere diğer meslek grupları ile rekabet edebilir bir düzeye getirilmesi sağlanacak.
■ Devlet üniversitelerinde TÜBİTAK bursiyeri olan lisansüstü öğrencilere yönelik desteklerin kapsamı genişletilecek.
■ Üniversitelere, özel sektörün Ar-Ge ihtiyaçlarına yönelik seçmeli tasarım ve proje gibi dersler konulacak.

YURT DIŞIYLA İŞBİRLİĞİ
■ Yurtdışındaki üniversitelerle ortaklaşa doktora programları oluşturulacak.
■ Araştırmacıların Türkiye'ye çekilmesi için söz sosyal güvenlik hakları iyileştirilecek. Yabancı personelin yol masrafları karşılanacak.
■ Yabancı uyrukluların eşlerine çalışma izni çıkarılacak.
■ Kamuda özlük hakları iyileştirilecek. Sözleşmeli araştırmacılar alınacak.

TRT'DEN ÖZEL KANAL
■ Toplumda bilim-teknoloji kültürünün yaygınlaştırılması için, bu konuların medyada popüler bir şekilde yayınlanması teşvik edilecek.
■ Bilim muhabirliği eğitimleri ile bilim-teknoloji muhabirlerinin yetişmesi sağlanacak. TRT tarafından ayrı bir bilim-eğitim kanalı kurulacak.

POST - DOC GELİYOR
■ Doktora sonrası araştırma (post-doc) uygulamasının hayata geçirilmesi sağlanacak. Doktora sonrası araştırmacı statüsü oluşturulacak. Post-doc araştırmacılarının sosyal hakları destek kapsamına alınacak.
■ Disiplinlerarası lisansüstü programların sayısı artırılacak.
■ Başarılılara kendi gruplarını kurmalarına yönelik destek mekanizmaları geliştirilecek.

7 GÜN 24 SAAT BOYUNCA ARAŞTIRMA İMKANI
■ Kamu, üniversite ve özel sektördeki araştırma merkezlerinin bütün araştırmacılara açık 7 gün 24 saat hizmet verebilmesi sağlanacak.
■ Araştırmacıya proje kaynağı belirleme, bilimsel, teknik, idari, fikri mülkiyet hakları ve çıktıların pazarlanması konularında destek sağlanacak Üniversite sanayi işbirliğini geliştirici ortak projeleri destekleyecek programlar geliştirilecek.
■ Üniversiteler ve özel sektörün bir araya getirilmesi için proje pazarları oluşturulacak.

AKADEMİK TERFİDE YAPILAN İCATLARA BAKILACAK
■ TÜBİTAK tarafından öncül araştırma projeleri için büyük ölçekli destek programları başlatılacak. Bilim-teknoloji personelinin çalışma ortamı iyileştirilecek.
■ Akademik yükseltme ölçütleri yeniden düzenlenecek. Buna göre
■ Üniversitelerdeki Ar-Ge altyapısı geliştirilecek. Üniversitelerin güçlü oldukları alanlarda gelişmesi sağlanacak.

NASA'dan Beşiktaş'a uyarı!


Beşiktaş'ın son günlerde kadrosuna kattığı Simao ve Almeida transferinin ardından oluşturduğu kadro ile internette çeşitli transfer geyiklerinin dönmesine sebep oldu...

İŞTE O GEYİKLERDEN BAZILARI

- Şu an Beşiktaş kadrosunun tek eksiği Karadenizli Temel. 4 Portekizli, 3 Alman, 2 Brezilyalı, 1 İtalyan, 1 İspanyol ve 2 Çek ve 1 Slovak.
- NASA'dan Beşiktaş'a sert uyarı geldi; ''Yıldızlarla oynamayın!''
- İstanbul'un girişinde durdurulan bir araçta, Beşiktaş'ta oynama vaadiyle kandırılan 7 Portekizli ele geçirildi...
- Artık Beşiktaş taraftarının Portekizce öğrenmesi gerekiyor takıma tribünden destek vermek İstiyorsa
- Futebol clube do Beşiktaş.
- Beşiktaş çatır çatır transfer yapıyor. Bizim elimiz armut topluyor galiba
- Beşiktaş'a gelmek isteyen C.Ronaldo'ya kontejandan dolayı olumsuz yanıt verildi.
- Yönetimde hedef hala Türk kalan defans hattı..
- Dış ticaret müsteşarlığı, Türkiye ile Portekiz arasındaki dış ticaret açığının alarm vermesi sebebiyle Beşiktaş kulübünü uyardı.
- Beşiktaş yönetimi, Portekiz'den göçmen alımına başladığını borsaya bildirdi.
- Guti, Almeida, Q7, Simao vay be takıma bak. Bravo Beşiktaş en azından maça gitmek için sebepleri var. Biz kimin için maça gidicez: Genç Anıl.
- Beşiktaş Portekiz Ligi'nde yabancı sınırlamasına takılmaz.

TARAFTAR ADINI KOYDU: Q7 ve ÇETESİ

Beşiktaşlı taraftarlar, Portekizli futbolcuların Beşiktaş'a transferinde önemli bir katkı sağlayan Quaresma'yı çetebaşı ilan etti. Film afişi formatında hazırlanan 'Q7 ve Çetesi iş başında' görseli 'Nefeskesici, hala etkisindeyim!' New York Times, 'Quaresma'nın kendini aştığına tanıklık edeceksiniz' Washington Post, 'Her karesi anlamlı, gözünüzü onlardan alamıyorsunuz' L.A.Express, ifadeleriyle desteklendi.

Hürriyet Spor

80'lerde çocuk olmak...

Sanatçılar Fazıl Say, Gürgen Öz ve Barış Müstecaplıoğlu’nun da aralarında bulunduğu 90 yazarın, 1980’li yıllara ait anı-öyküleri, '80’lerde Çocuk Olmak' adlı kitapta biraraya getirildi. Kitapta, teknolojinin hızla geliştiği ve iletişim olanaklarının dünyayı küresel bir köy haline getirdiği 2000’li yılların bol imkanlar dünyasında yetişkin olan, ancak tek kanallı Türkiye’nin kısıtlı imkanlarında yaşadıkları küçük keyifleri ve samimi insan ilişkilerini özleyen 80’lerin çocukları'nın, o dönemi yaşayan okurların kolayca empati yapabilecekleri 'Voltran! Voltran! Voltran!', 'Şeker Kız Candy', 'Kremalı Bisküvi', 'Siyah Önlük2, 'Heidi... Hey gidi Hey...', 'Şirinler: Hala Uslu Çocuklarız...', 'Kokulu Silgim, Gazoz Kapakları ve Diğerleri...', 'Kenan Evren, Özal ve Marlboro Zamanı'  gibi çok çeşitli öyküleri yer alıyor.

Kitabın yazarlarından Kader Çekerek, bir internet sitesinde açtığı blog sayfasında 70’li ve 80’li yıllara ait yazılar yazmaya başladığını, daha sonra burada paylaşım yapan insanların sayısının artmaya başladığını belirterek, böyle bir kitap projesiyle kendilerine gelen Kadir Aydemir’in önerisine, "Neden olmasın?" diyerek projeye başladıklarını dile getirdi.

'UZAK DURUN, DÜŞÜNMEYİN, KONUŞMAYIN'
Çekerek, 80’li yıllarda Türkiye’de yaşanan kırılmanın o dönemin çocuklarının hayatında da ciddi izler bıraktığını vurgulayarak, "Mesela biz hep, 'Uzak durun, düşünmeyin, konuşmayın' sözleriyle büyüdük. O kadar ciddi bir travma yaşadık ki toplum olarak, sosyal anlamda zaten çok derin bir uçurum açıldı 80’lerin öncesi ve sonrası arasında" dedi.

1980’li yıllarda yoklukların olduğu bir ülkeden serbest piyasa ekonomisine geçildiğini, yasak olan ithal ürünlerin ve dövizin serbestçe gelmeye başladığı bir ülke haline gelindiğini, yıllarca para biriktirilip alınan bir arabanın 20 yıl kullanıldığı dönemden, kredi kartlarıyla her ürünün borçlanarak alındığı bir döneme geçildiğini anlatan Çekerek, "Bunu bir gelişme olarak söylemiyorum, ama hakikaten iki farklı ülkeye dönüştük bir anda. Bütün manevi değerlerini, siyasi görüşlerini geride bırakıp tamamen paraya odaklanan bir sistem oturtuldu. 'Benim memurum işini bilir' ideolojisiyle gelen çok farklı bir toplum yapısı çıktı ortaya" diye konuştu.

'HANGİ ÇİKOLATAYI YESEM, O UCUZ GOFRETİN TADINI UNUTAMIYORUM'
Çekerek, yaşanan tüm bu keskin değişimlerin etkisi nedeniyle 80’li yıllara özlem geliştiğini belirterek, sözlerine şöyle devam etti:

"Değişen yaşam düzeni nedeniyle çok fazla değerin kaybedildiğini düşünüyorum. Dolayısıyla 80’li yıllara tutunma çabası da o değerlerin farkında olan son kuşak olmamızdan. Onun için o kaybedilen değerlere duyulan özlem de 1980’li yılları dönüp dönüp yad etme şekline geliyor. Komşuda yenebilen yemekler, komşuların çocuklara sahip çıkması, teklifsiz ilişkiler... Mesela teklifsiz çat kapı insanlar gelirdi. O insanlar geliyorlar diye ev sahipleri sinir olmazdı, sevinirdi. Ve o insanların önüne bir paket pötibör bisküvi koymak bir ikramdı, ama şimdi en yakın arkadaşın bile gelirken 'Müsait misin?' diye sorma ihtiyacını hissediyor. O naifliği kaybettik herhalde biraz da onun özlemiyle 80’lere tutunmaya çabalıyoruz.

Hayatını engellilere adadı


Sabancı Vakfı’nın desteğiyle hayata geçen “Fark Yaratanlar”ın 16 Aralık Perşembe günü, saat 21:10’da, CNN Türk’te yayınlanan onuncu bölümünde, kurduğu dernekle zihinsel engellilerin diş tedavisini sağlamaya çalışan Ertuğrul Sabah’ın öyküsü ekrana geldi. Bugüne kadar 57 bin kilometre yol kat ederek, 45 bin zihinsel engelliye ulaşan Sabah, zihinsel engellilerin diş sağlığı için çalışmalarına devam ediyor.

Cüneyt Özdemir’in sunumuyla CNN Türk’te canlı olarak yayınlanan “Fark Yaratanlar” programı, hiç tanımadıkları insanların hayatlarına katkıda bulunan, onlar için fırsatlar yaratan; daha iyi yarınlar için mücadeleden vazgeçmeyen insanların hikayelerini ekrana taşımaya devam ediyor. Fark Yaratanlar’ın bu haftaki konuğu Ertuğrul Sabah, Türkiye'de eve ya da engelli yurtlarına bağlı yaşayan zihinsel engelliler için geliştirdiği sistemle, diş tedavisini hastaların ayağına götürüyor.

Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışan Sabah, 2001 yılında İzmir'de Ege Ağız Diş Sağlığı ve Diş Hekimleri Derneği’ni kurdu. Sabah, dernek aracılığıyla, zihinsel engelli hastaların ağız ve diş muayenelerini yapmak ve gerekli tedavi yöntemlerini uygulamak için tam donanımlı seyyar diş hekimliği üniteleri geliştirdi. Hizmeti hastaların ayağına götüren ve Türkiye’de ilk defa uygulanan bu sistem sayesinde, kanal tedavisinden dolgu yapımına kadar birçok işlem yapabilen Sabah, hastalara diş fırçalama eğitimleri vererek yapılan tedavinin sürdürülebilir olmasını sağlıyor.

Ertuğrul Sabah, birçok engellinin yeteri kadar toplumla kaynaşamaması ve bazı temel sağlık sorunlarını giderememesi nedeniyle, gönüllü genç diş hekimleri ile birlikte toplumun bu kesimine ulaşmayı hedefliyor. Bugüne kadar 122 merkezde çalışmalar yapan Ertuğrul Sabah, yaklaşık 57 bin kilometre yol yaparak 45 bin zihinsel engelliye ulaştı. Sabah, Başbakanlık Özürlüler İdaresi, İl Sağlık ve Milli Eğitim Müdürlükleri, sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimlerle işbirliği yaparak seyyar tedavi sisteminin Türkiye genelinde yaygınlaşması için çalışmalarına devam ediyor.

Sıradışı kişilerin öyküleri her Perşembe ekrana taşınıyor
Birinci sezonda 54 ilden 500 aday gösterilen “Fark Yaratanlar” programın ikinci sezonu, CNN Türk ekranlarında her Perşembe saat 21:10’da izleyiciyle buluşuyor. 32 hafta sürecek programda her hafta yeni bir Fark Yaratan’ın hikayesi yayınlanıyor. Sıradışı kişilerin olağanüstü etkilerini ekrana taşıyan program için, “Fark Yaratan” olduğunu düşünen ya da çevresindeki kişiler arasında “Fark Yaratan” olduğuna inananlar http://www.farkyaratanlar.org/ internet adresinden adaylık başvurusu yapabiliyor.

Hürriyet

Dünya Kulüplerarası Voleybol Şampiyonu Fenerbahçe...


Fenerbahçe Acıbadem Bayan Voleybol Takımı, Dünya Kulüplerarası Voleybol Şampiyonası finalinde Brezilya ekibi Sollys Osasco'yu 3 -0 yenerek Türk voleybol tarihinde bir ilki gerçekleştirip dünya şampiyonu oldu.

Uluslararası Voleybol Federasyonu (FIVB) tarafından Katar'ın başkenti Doha'da düzenlenen şampiyona üçüncülük ve final maçlarıyla sona erdi. Fenerbahçe Acıbadem, final maçında Brezilyalı rakibini 25-23, 25-22 ve 25-17 setlerle 3-0 yenerek altın madalya kazandı.

Çok sayıda Türk taraftarın sarı-lacivertli ekibi yalnız bırakmadığı karşılaşmaya Skowronska, Fafou, Fürst, Sokolova, Osmokroviç, Eda Erdem ve Nihan ilk 6'sıyla başlayan Fenerbahçe Acıbadem rakibine set vermedi. Maçın genelinde hücumda özellikle Polonyalı Skowronska ve Rus Sokolova ile etkili olan Türk temsilcisi, savunmada da fazla açık vermeyince karşılaşmadan galip ayrılan taraf oldu.
Maçın ardından sarı-lacivertli takımda oyuncular ve teknik kadro büyük sevinç yaşadı.
Öte yandan günün diğer maçında Dominik Cumhuriyeti'nden Mirador'u 3-1 yenen İtalyan Volley Bergamo üçüncü oldu.

Türkiye'yi gururlandıran Sarı Melekler, yarın Türkiye'ye dönecekler. Sarı lacivertlilerinin uçağı 11.00 civarında Atatürk Havalimanı'na inmesi bekleniyor.

Sarı Melekler’e 200 bin dolar
Fenerbahçe Acıbadem’in sponsoru Aydınlar, organizasyon komitesinin şampiyonluk ödülü olarak verdiği 200 bin doların tamamını voleybolculara dağıtacağını söyledi.
TÜRK voleybol tarihinin en büyük başarısını elde eden Fenerbahçe Acıbademli voleybolculara ödül yağacak. Takımın sponsoru Mehmet Ali Aydınlar, organizasyon komitesinin şampiyon ekibe verdiği 200 bin dolarlık para ödülünün tamamını sporculara dağıtacağını açıkladı.


Sarı lacivertli voleybolcular da şampiyonluğu tüm Türkiye’ye armağan ettiklerini söylediler. Maçın ardından FB TV’ye açıklamalarda bulunan oyunculardan Eda Erdem, “Bu kupaların devamı gelecek. Şampiyonluğu tüm Türkiye’ye armağan ediyoruz” dedi. Seda Tokatlıoğlu, büyük gurur duyduğunu belirtirken Naz Aydemir, “Sezona bütün kupalara kazanma sözüyle başladık. Şu anda iki de iki yaptık. Devamını getireceğiz” diye konuştu.

Brezilyalı antrenör Ze Roberto da bu başarının bir ekip çalışmasının ürünü olduğunu vurgulayıp, “Onlar da şampiyonluğu çok istedi ama biz kazandık. Bu şampiyonluk Fenerbahçe için bir ilk. İyi bir çalışma yaptık. Hepimiz dersimizi iyi çalıştık. Bu kupayı taraftarımıza armağan ediyoruz” diye konuştu.
Skowronska MVP seçildi
KATAR’daki Dünya Kulüplerarası Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nın en değerli oyuncusu (MVP) Fenerbahçe Acıbadem’in Polonyalı yıldızı Katarzyna Skowronska oldu. Skowronska aynı zamanda en skorer oyuncu unvanını alırken, Eda Erdem de en iyi servis atan voleybolcu seçildi.

DHA

Mevlânâ, aranan o bağlantıdır

SON günlerim hep Mevlânâ‘yı düşünmek, okumak ve konuşmakla geçti. Hayatımın en mutlu günleriydi bunlar sanırım. Yeni fikirler öğrenmenin heyecanı, hayata yeni bir bakışın yüreğime yüklediği anlamla birleşince içim coşkuyla doldu. 

Konya’dan yaptığımız Öteki Gündem özel programında, tüm hayatlarını Mevlânâ düşüncesini anlayıp anlatmaya adamış düşünce insanlarından çok şey öğrendik. Hayattaki her şey büyüğünden küçüğüne bir dönme hareketi içindedir. Atom parçacıkları döner, evrende, gezegenler birbirlerinin etrafında döner hatta insanın vücudunun içindeki kan da dolaşım ile dönmektedir.
KÂİNAT İLE ATOM ARASINDA AHENGİ, DÖNEN DERVİŞLER SAĞLIYOR
Sema ayinine katılan derviş, dönmeye başladığında küçük parçacığından en büyük gezegenine kadar, hatta kendi iç dünyasıyla bile bir olup ahenk sağlamaktadır. Bu hareket insanın benliğinden çıkıp tüm evrenle birleşmesi hareketidir, dahası vücutlarımız öldüğünde evrene katılacak olan ruhlarımız için de bir alıştırma vaktidir bu.
KUANTUM FİZİĞİ VE MEVLÂNÂ
Geçenlerde çok ünlü bir kuantum fizikçisi bir konuşma yapmış ve konuşmasına “Bize Mevlânâ yol gösteriyor” diye başlamış.
Ben de bunu anlıyorum ve görüyorum. Modern fiziğin bir türlü çözemediği “her şeyin teorisi” başlıklı bir problem vardır. Einstein fizik teorisinin büyük parçacıklar ile ilgili sorunsalına çözüm getirmiştir, evrenin nasıl işlediği hakkında matematik formülleri yazmıştır.
Şimdilerde kuantum fizikçileri de küçük parçacıklarla ilgili formülleri oluşturmaya çalışıyorlar. Ama çok hayati bir bağ eksik kalıyor. Büyük parçalar ile küçük parçacıklar arasında bir uzlaşmayı, ahengi sağlayacak formül bir türlü yazılamadı.
Çok büyük beyinler bu işle uğraştılar ama formülü iç tutarlığı olan bir şekilde yazamadılar. Bir şey hep eksik kaldı o şeyin ne olduğunun çözümüne hep yaklaşıldı ama sonuna kadar gidilemedi.
HER ŞEYİN TEORİSİ MEVLÂNÂ’DA
Şimdi anlıyorum ki o kuantum fizikçisinin sezdiği gibi bunun da çözümü Mevlânâ‘da. Dervişlerin Şeb-i Arus ayininde dönerken tutturdukları ritim, vücutlarının şekli, ellerinin hareketleri ve büyük parçalar ile küçük parçacıklar arasında kurdukları ahenk, fizikçilerin aradığı “her şeyin teorisini” çözmeye gereken ipuçlarını içeriyor. Fizikçiler dönme hareketinin matematiğini yazdıklarında aradıkları bağlantıyı da bulacaklar. Bu gayet tabii çok zor bir iş, ama fizik teorisyenleri de bu zor işleri başarmak için varlar.
Her şeyin teorisinin Mevlânâ‘da bulunması sadece fizik teorisi açısından değil felsefe açısından da çok anlamlı. Birçok düşünür gibi, Mevlânâ‘da bize hayatın zor sorunlarına çözüm ipuçlarının olduğunu ve onun düşüncesinin bize anlamlı ve güzel bir yaşamın kılavuzunu sunduğunu düşünüyorum. Ben de aynı fikirdeyim. Onun düşüncesi bize ölüm korkusu gibi belki de tüm felsefelerin ve dinlerin temelinde yatan o duyguyla da uzlaşmak imkânını veriyor. Bu büyük düşüncenin her şeyin teorisinin temelini oluşturması bana çok mantıklı geliyor.
STRING TEORİSİ
“Dervişlerin dönme hareketinin formülü yazıldığı takdirde, fizik teorisinin aradığı en önemli formüle çözüm bulunacak” dedim ya bazı kuantum teorisyenleri bu çözüme çok yaklaştılar. String teorisi denilen bir teori var. Detaylarına bir gazete yazısında girmeye ne benim bilgim ne de sizlerin tahammülü yeter. Özetle bu teori dünyada atomdan da küçük parçacıkların olduğunu, bu parçacıkların daima kendi içlerinde hareket halinde olduklarını ve hayattaki her şeyin, en büyüğünden en küçüğüne her şeyin bu küçük parçacıklardan oluştuğunu söylüyor. İşte string teorisyenleri bu küçük parçacıkların hareketinin formülünü yazmaya çalışıyorlar. Dervişin dönerkenki vücut hareketleri aynen o küçük parçacıkların hareketine benziyor. Dolayısıyla string teorisyenleri dervişin vücut hareketinin formülünü yazabildikleri takdirde her şeyin teorisinin formülünü de yazmış olacaklar.

Edebiyat ve hayat

Gerçek hayat, doğal haliyle onu anlamayı olanaksızlaştıran pürüzlerle doludur; oysa onu soyutlamalarla almak, ne olduğunun anlaşılmasını kolaylaştırmakla kalmaz, bizi o olduğuna inandıracak bir sahicilik de kazanır

Bir hayatı ya da bir kişiyi kâğıt üstüne düşürülmüş sözcüklerle yaratmanın taşıdığı büyüyle aşık atmak kolay değil. Daha doğrusu, düşünce üretimiyle ilgili hiçbir alan edebiyatın bu yaratma becerisiyle boy ölçüşemez. Hiçbir şey yoktan var olmaz, diye biliyoruz, bir tek edebiyatın fizik ötesinde yarattıklarından başka.

Suç ve Ceza’nın daha ilk tümcesinde, “Temmuz başlarında, çok sıcak bir gün, akşama doğru, genç bir adam daracık S..... sokağındaki bir evde kiraladığı minicik odasından çıktı, ağır ve kararsız adımlarla K..... köprüsüne yöneldi,” sözcüklerinde görünen Raskolnikov hakkında, bu ilk tümcede anlatılanın ötesinde hiçbir şey bilmiyoruz. Oysa Raskolnikov sonradan bir katil olacak; insan doğası, suç, ceza, vicdan, tanrı kavramı çevresinde çok kapsamlı bir düşünsel sorgulamayı romanın başından sonuna sürükleyecek ve dünya edebiyatındaki en karmaşık roman kişiliklerinden biri olarak ortaya çıkacak. Nasıl? Dostoyevski’nin kullandığı sözcüklerle. Bir başlarına yalnızca gerçek hayatla kurdukları ilişkinin sınırlarınca anlamlı olan sözcükler, yaratıcı yazarın onları birbirine bağlayarak kurduğu dünya içinde bambaşka anlamlar da kazanmaya başladığı için. Bize okurken gerçek bir kişiden daha canlı ve çok yönlü bir kişilikle yaşadığımız duygusunu verecek yoğunlukta, sayfadan sayfaya, gerçek bir insandan daha gerçekmiş gibi ortaya çıkarak. Bunu bir mucize olarak görebilir miyiz?

Gerçeğin yeniden yaratılması
Yazınsal kişiler, Oscar Wilde’ın, edebiyat gerçekten daha gerçektir önermesini öylesine çarpıcı biçimde doğrular ki, yaratıcı yazarın gerçek hayatı nasıl o denli farklı biçimde kavradığını gördükçe, hem edebiyatın yüzyıllar boyunca aynı canlılıkta okunma nedenlerini daha iyi anlarız, hem de gerçeğin bizim gördüğümüzden bambaşka olduğunu. Bu öylesine içkindir ki yaratıcı yazıya, gerçekçi bir metinle gerçeküstü bir metin arasında, taşıdıkları büyü bakımından fark kalmaz. Rita Felski, “Gerçekçilik de büyüyle doludur,” diyor, “şeyleri görmemizi sağlar, tılsımlı kurgular ve özel efektler yaratır, hokuspokus alanında iş görür ve bizi düş ürünü olan her eserin yaptığı kadar kaçınılmaz ve mutlak biçimde hayali bir dünyanın içine çeker.”

Gerçek hayat, doğal haliyle onu anlamayı olanaksızlaştıran pürüzlerle doludur; oysa onu soyutlamalarla almak, aslında ne olduğunun anlaşılmasını kolaylaştırmakla kalmaz, bizi tam da o olduğuna inandıracak bir sahicilik de kazanır. Yaratıcı yazar, bir ayrıntıyı çevresinde onu örten fazlalıkları atarak aldığında, o ayrıntı sıradışılık kazanır. “Romanlar bize gündeliğin sıradanlığının yan sıra, büyüsünü de verir; şeylere sıradışılık zerk eder, cansız dünyaya can katar, çoğu zaman gözden kaçan, sıradan fenomenlerin estetik, duygusal, hatta metafizik anlamların birer taşıyıcısı halini alarak ışık saçmasını sağlar.” (Rita Felski) Sözcükler, kendilerine önceden verilmiş anlamları iki yönlü kullanarak hem taşıdıkları anlamlara uygun kurmaca gerçekler yaratır, hem de o yapıntı gerçeklere çarpıcı anlamlar kazandırır.

Bir insanı tanımanın zorluğundan hep söz etmez miyiz? Onyıllarca birlikte yaşayan insanların bile zaman zaman, karşısındakinin kendisini hâlâ tanımadığını söylemesi, insani bir yakınma olduğu kadar, insanın bütün bütüne anlaşılması olanaksız dünyasını anlatır. Peki bu arada yalnızca sözcükleri ve yazarın yaratıcılığını kullanarak, başlangıçta hiçbir şey olmayan, sözgelimi yalnızca odasından çıkıp ağır adımlarla yürüdüğünü okuduğumuz insan, sayfalar boyunca yazıldıkça, gerçek hayatta bildiğimiz insanlar gibi, çok karmaşık ve çok boyutlu bir insana nasıl dönüşüyor? İnsan, diyorum, aslında kurmaca kişilik de bir insan olduğu için; her yazar onu gerçek hayattan insanlara bakarak, insanları gözlemleyerek, onların kişilik özelliklerini süzerek, kurmaca içinde bir insanı sözcüklerle ortaya çıkarmayı aklından çıkarmadan yazar.

Edebiyatın büyüsü ve bilgisi
Sözcüklerin tekinsiz gücü: onun ne zaman, nasıl bir dünya kuracağı biliniyor mu? Gerçek hayatın bir yerlerinde var olan dünyaları biz bilmesek bile, bilen birileri var; oysa daha yazılmamış hayatları aynıyla düşünmek bile olanaksız, ama bugün hiçbir biçimde varolmayan hayatlar, sözcüklerin oluşturduğu metinler içinde, gerçek hayatta görmediğimiz çarpıcılıkta ortaya çıkacaktır. Öyle ki, Roland Barthes, “sözcüklerle kurulan duyumsal ve cisimleşmiş bir ilişki”ye işaret eder. Soyuttur o ilişki; kâğıt üstündeki yazıya dokunduğunuz zaman anlatılan hayatlara ya da kişilere dokunmuş olmayız; ama okurun zihninde uyananlar, ellerimizle kavrıyormuşçasına algılanan tensel dünyalardır.

Yazınsal yazının bu yaratma gizilgücünü, belki coşkusuna kapılarak biraz da abartılı biçimde anlatmaya başlayınca, şu da geliyor akla: Edebiyat metni, her zaman böyle mi okunuyordu? 1860’larda gitgide yoksullaşmaya yüz tutan Rusya’nın kent yoksulları ve aydınları, Raskolnikov’u yaşadıkları hayatın içinden çıkması doğal bir kahraman olarak okumuşlardır sanırım; oysa bugün, hem bir antikahraman olarak okuyoruz Raskolnikov’u, hem bir söylence kahramanı gibi, hem de edebiyatın bir insanı sözcüklerle nasıl güçlü biçimde yaratabileceğinin son kertedeki örneği olarak. Demek okur, zaman içinde niteliği gitgide yükselip zihinsel dağarı büyüdükçe, okuduğu metni daha yüksek nitelikli çözümlemelere uğratacak, dolayısıyla klasikleşmiş yapıtlar unutulmak yerine daha güçlenecek. Gelecekte de, ister basılı kitapta biçiminde okunsun, isterse elektronik kitap olarak ekrandan, Suç ve Ceza onun başına oturan yeni okurları metnin içine çekecek ve daha yoğun anlamlar kazanarak okunmayı sürdürecektir.

Hayranlık duyulan özneye teslim olmak
Sanırım yazınsal metnin büyüsü her zaman olacak ve okuduğu romanı, yalnızca hikâyesinin kendisini içine alıp sürükleme gücüne duyduğu hayranlıkla okuyan okur, dün olduğu gibi, yarın da olacak. İnsanın kendisini hayranlık duyduğu bir özneye teslim etmesinden farkı var mı bunun? Yanı sıra, metnin büyüsünü zamanla en aza indiren, eleştirinin alanında o büyünün büsbütün yoksandığı bir okuma biçimi de öte yakada güçlenir.

Edebiyatın klasik dönemlerden modernizme geçiş sürecinde, bana şu nokta da çözümlenmeye değer görünmüştür: Hayat, yazarın bütün bütüne anlayıp kuşatmasını olanaksızlaştıracak kertede karmaşıklaşıp çok katmanlı duruma gelmişse, edebiyat metinleri gerçeği gerçekten daha gerçek kılabilecek yetilerden uzaklaşmış mıdır? Toplumsal koşulları kapsamlı biçimde gözleme olanağını avucundan elbette yavaş yavaş kaçırmaktadır edebiyat, ama modernizmle birlikte insanı yeniden ve o güne dek olduğundan çok daha derin yapısına girerek keşfetmiştir ya, kendi derin yapısını insanın durduğu yerde kazanarak da oluşturmuştur.

Bu dediğimden bile, nitelikli edebiyatın alanının, yüz yıldan beri göze görünmeden daraldığını belirtebilir miyiz? “Ağızdan çıkan her sözü metalaştırmak ve şeyleştirmek yoluyla dili her türde anlamlı içerikten yoksun bırakan bir kapitalist sistemdeki, her ne kadar zedelenmiş ve yetersiz olsa da, yegâne seçenek diye Kafka ve Beckett’in eserlerinin sunduğu negatif bilgiyi yücelten Adorno’da bu bakış açısı karamsar, hatta melankolik bir havaya bürünmüştür,” diyerek, gerçeklik etkisinin azaldığını belirtir Rita Felski.

Bir eksiklik çıkıyor çıkmasına, üstünde yeterince durulmadı belki; dil başta, yazınsal metnin biçime ilişkin öğelerinin büyüleyici düzeyde yapılmasının, o eksikliği adamakıllı tamamladığını hemen söyleyebiliriz. Yaşantının yol açtığı eksiklik duygusu, dilin ve öteki yapımbiçimlerinin niteliğinin gitgide yükselmesiyle doldurulur. Üstelik niteliği çoktan beri daha yüksekte duran okur, sürükleyici serüvenlerden aldığı tadı, biçime ilişkin öğelerin güzelliğinden de almaya başlar. Orada edebiyat bir kez daha keşfedilir.

Radikal/SEMİH GÜMÜŞ

Diyar-ı Aşk: Esans


Film için Konya yeniden kurulacak
Mevlana ve Şems-i Tebrizi'yi konu alan 100 milyon dolar bütçeli “Diyar-ı Aşk: Esans” filmi için Antalya'da 300 bin metrekarelik dev bir alana, orijinaline uygun olarak 13. yüzyıl Konya'sı kurulacak.
“Diyar-ı Aşk: Esans” filmi için Dedeman Konya Otel'de tanıtım toplantısı düzenlendi. Toplantıya, filmin yönetmeni ve senaristi Mustafa Altıoklar, kardeşi olan yapımcı Mehmet Altıoklar, Setaş İnşaat Genel Müdürü ve Proje Yapımcısı Nalan Soygüder Erdoğan, Proje Danışmanı Selçuk Üniversitesi (SÜ) Mevlana Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler, SÜ Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü Anabilim Dalı Başkanı ve Proje Danışmanı Prof. Dr. Ahmet Alkan ile Diyar-ı Aşk kitabı yazarı Melahat Üzülmez katıldı.
Setaş İnşaat Genel Müdürü ve Proje Yapımcısı Nalan Soygüder Erdoğan, filmin “Diyar-ı Aşk” projesinin bir parçası olduğunu, bu projeyle kalıcı bir şehir kurulacağını söyledi.
300 bin metrekarelik dev bir alan içerisinde 13. yüzyıl Konya'sının yaşatılacağı “Diyar-ı Aşk” olarak adlandırılan bu şehrin dünyada örnek olacağına inandıklarını bildiren Erdoğan, dünyaya kapılarını “Diyar-ı Aşk: Esans” filmiyle açacak olan şehirde filmi izleyenlerin, kahramanların yaşadığı mekanları görme fırsatı bulacağını dile getirdi.
Şehrin Antalya'ya kurulacağını ifade eden Erdoğan, “Bildiğiniz gibi Antalya'ya yılda ortalama yerli ve yabancı 10 milyon turist gelmektedir. Bu nedenle projede, Antalya ön plana çıkarılmıştır” diye konuştu.
Erdoğan, film gelirlerinin Mevlana ve Şems Vakfı'na hibe edileceğini sözlerine ekledi.
FİLM NE ANLATIYOR?
Filmin senaristi ve yönetmen Mustafa Altıoklar da tanıtım toplantısında, filmin hikayesi hakkında şu bilgileri verdi:
“Hikayemiz, bir yandan Batı'dan yüklenen Haçlı seferleri, diğer taraftan Doğu'dan akın akın gelmekte olan Moğol istilaları ve tehlikesi karşısında daha fazla dirlik ve düzeni korumakta yeterlik sağlayamayan, merkezi otoritenin giderek güç kaybetmesiyle birlikte beyliklere parçalanmaya başlayan ve kaosa sürüklenen Anadolu Selçuklu Devleti'nin son yıllarında, 1242-1247 aralığında yaşananları ve Mevlana Celaleddin-i Rumi ekseninde gelişen reformist bir tasavvuf anlayışının temellenmesini anlatacaktır. Bu reformist tasavvuf anlayışının baş aktörlerinden birisi olarak Mevlana iyi bilinirken, tasavvufa ilgi duyanların bir kısmının bile derinlemesine bilmediği bir diğer baş aktör söz Şems-i Tebrizi'dir.”

Filmin adı ile ilgili açıklamalarda da bulunan Altıoklar, “Esans”ın batı dillerinde “mana” anlamına, Osmanlıca'da ise “ruh” ve “özün içindeki öz” anlamına geldiğini söyledi.
NİÇİN ANTALYA
Şehrin Antalya'da kurulması nedeniyle eleştiri alabileceklerini ancak Mevlana'yı dünyaya daha iyi tanıtmak amacıyla bunu yaptıklarını ifade eden Altıoklar, “Aslının yanında imitasyona ne kadar itibar edilir?” düşüncesinden hareketle imitasyon için Antalya'yı tercih ettiklerini kaydetti.
Filmin çekilmesinden sonra şehrin yıkılmayacağını ve yeni filmler ile kültür turizmine hizmet edeceğini söyleyen Altıoklar, “Herşeyin yolunda gitmesi ve herhangi bir aksilik yaşanmaması halinde 2011 yılının Temmuz-Ağustos aylarında 'motor' demeyi düşünüyoruz. Filmi önümüzdeki yıl Şeb-i Arus törenlerine yetiştirmeyi hedefliyoruz. Filmin dünya prömiyerini de Şeb-i Arus'da Konya'da yapmayı planlıyoruz” dedi.
100 MİLYON DOLAR BÜTÇE
Yönetmen Mustafa Altıoklar'ın kardeşi ve filmin yapımcılarından Mehmet Altıoklar da filmin bütçesi hakkında bilgi verirken, “Türk sinema tarihinin en büyük bütçeli filmini çekeceğiz. 300 bin metrekare alanda kurulacak plato şehir için 90, filmin prodüksiyonu için de 10 milyon dolar bütçe öngörüldü. Çok önemli dünya starları ile görüşüyoruz. En az bir dünya starını bu filmde oynatmayı düşünüyoruz” diye konuştu.
Proje danışmanı Prof. Dr. Ahmet Alkan ise 9 ayda tamamlanacak projenin dünyada bir ilk olacağını, şehrin içerisinde, Mevlana Evi, Medrese, Han, Bedesten, İplikçi Cami gibi anıtsal yapıtların bulunacağını söyledi.

Hürriyet

Işığı odaya hapsetti bilimde devir değişti

Mehmet Fatih Yanık, Amerika’da yaşamını sürdüren genç bilim adamlarımızdan sadece biri. Yanık’ı benzerlerinden farklı kılan ise bu genç yaşında bilim literatürüne geçen pek çok buluşa sahip olması.


Yanık, daha 26 yaşında bilgisayarları ışık hızına çıkartacak teknolojiyi icat ederek Türkiye’nin gururu olmuştu. Economist, Focus, Nature gibi ünlü dergiler, genç bilim adamının bu büyük başarısını tüm dünyaya duyurmuştu. Bugün 33 yaşında olan Yanık, aralıksız sürdürdüğü çalışmalarıyla bilim yolculuğına devam ediyor.
Massachusettes Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) Bilgisayar Bilimi ve Elektrik Mühendisliği bölümlerinde doçentlik yapan Yanık, Amerika’nın ünlü teknoloji dergisi Technology Review’in ‘35 Yaş Altı En İyi 35 Mucit’ (TR 35 2007 Young Innovators Under 35) listesine adını yazdırdı.

Dünyanın önde gelen üniversitelerinden Massachusettes Teknoloji Enstitüsü'nde (MIT) Bilgisayar Bilimi ve Elektrik Mühendisliği bölümlerinde öğretim görevlisi olan Mehmet Fatih Yanık, Amerikan teknoloji dergisi Technology Review tarafından ‘TR 35' listesine seçildi. Genç bilim adamı Fatih Yanık, böylece '35 Yaş Altı En İyi 35 Mucit'ten biri olarak adını yeniden tüm dünyaya duyurdu. Technology Review Dergisi 1999 yılından beri 35 kişilik bir liste yayınlayarak 35 yaşın altındaki genç ve başarılı bilim adamlarını onurlandırıyor.

Doç. Dr. Fatih Yanık da ‘ışığı bilgisayar çipinde durdurma' (stopping light on microchips) buluşuyla TR 35 listesinde yerini aldı. Doç. Dr. Yanık, ekibiyle birlikte ancak -270 derecede durdurulabilen ışığı oda sıcaklığında ve bilgisayar çipinde durdurmanın mümkün olduğunu göstererek iletişim alanında çığır açmıştı. Yani sadece bilimkurgu filmlerinde karşılaştığımız iletişim teknolojisinin hayata geçebilmesi için çok önemli bir adım atılmış oldu. Yanık, bu büyük başarıya Stanford Üniversitesi'nde doktora yaparken adım atmıştı.

Stanford Üniversitesi de bu gelişmeyi internet sitesinden tüm ayrıntılarıyla ve gururla duyurmuştu. Hatta ışığın mikroçiplerle durdurulabileceğini ve depolanıp zaman içerisinde geriye sarılabileceğini gösteren bu buluşuyla San Francisco'da yapılan mucitler yarışmasında birincilik almıştı. Ünlü haber dergilerinden The Economist de bu başarıyı okuyucularına geniş bir haberle aktarmıştı. Yanık'ın başarıları bunlarla da sınırlı değil. Genç bilim adamı, geliştirdiği mikroçip teknolojileriyle art arda ödüllendiriliyor. Yanık, en son geçtiğimiz ay Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından verilen ‘Yeni Mucit' ödülünü aldı. Ayrıca yapacağı çalışmalar için 2,5 milyon dolarlık araştırma-geliştirme fonu kazandı. Doç. Dr. Mehmet Fatih Yanık, yaptığı çalışmalar ve bilim dünyasına kazandırdığı buluşlar dolayısıyla TR 35 listesine girmesinin sevindirici olduğunu ifade ederek, "İnsanlık adına çalışmalar yaparken ödüllendirilmek gurur verici." diyor. Amerika'da bulunan Türk akademisyen ve öğrencilerin Türkiye'yi ve Türk insanını başarıyla temsil ettiğini belirten Doç. Dr. Fatih Yanık, şöyle konuşuyor: "Bu tip başarılar Türk bilim adamlarına duyulan güveni ve gösterilen ilgiyi artırıyor. Bu da Türkiye'nin tanıtımı açısından çok önemli. Büyük başarılara, büyük buluşlara imza attığınızda tüm dünya sizden, dolayısıyla da ülkenizden haberdar oluyor." Yanık, Türk öğrencilerin Amerika'daki durumunu ise şu sözlerle açıklıyor: "Bugün araştırma grupları, kuracakları ekipler için çalışma disiplinine ve başarılarına güvendikleri Türk öğrencileri tercih ediyor. Bu ekiplerde kendini gösteren, iyi işler yapan gençlerimiz, Türkiye'den gelen diğer öğrencilerin de önünü açıyor." Yakın zamanda Türkiye'ye dönmeyi düşünmediğini dile getirerek şu anda üzerinde çalıştığı projeyi şöyle anlatıyor: "Şu anda sinir hücresi yenilenmesi üzerine çalışıyoruz. Bunun için geliştirdiğimiz mikroçip teknolojileri ile insan kök hücreleri ve küçük hayvanlar üzerinde büyük çapta biyolojik ve kimyasal çalışmalar yapıyoruz."

Işığı odaya hapsetti bilimde devir değişti

Genç Türk bilimadamı Fatih Yanık, ışığı oda ısısında durdurmayı başardı... 'Matrix' ve 'Azınlık Raporu' filmlerinin bilgisayar teknolojisi artık hayal değil.

Mehmet Fatih Yanık, ABD'de yaşayan en genç Türk bilim adamlarından. Bilim ve Teknik dergisiyle başlayan teknoloji merakı, onu bugün bilim literatürüne geçen birçok buluşun sahibi haline getirdi. Yanık, dünyaca tanınmış Massachusetts Institute of Technology (MIT) üniversitesinde fizik ve elektrik üzerine burslu lisans eğitimi aldıktan sonra halen Stanford Üniversitesi'nde doktorasını sürdürüyor. Genç adam, önceden -270 derecede, gaz halindeki atomlara transfer edilerek hapsedilebilen ışığın, oda sıcaklığında ve çip teknolojisinde kullanılan mikro optik devrelerle durdurulmasını sağlayarak tarihe geçti.

SİNİR HASTALIKLARINA ÇARE Yanık beri yandan da, bu icadının sağlık alanında kullanılabilmesi için, bir saç telinin binde biri kadar küçük boyutlarda çok hassas cerrahi müdahale yapılmasını sağlayan nano cerrahi tekniğiyle sinir hücresi yenilenmesi üzerinde çalışmaya başladı. Fatih Yanık, bu çalışmaların sinir sistemiyle alakalı hastalıkların tedavisinde önemli rol oynayacağını belirterek, "Çok küçük organizmalarda sinir hücresi yenilenmesini çalışabiliyoruz. Bu kadar küçük organizmalarda sinir hücrelerinin yenilenmesini çalışabilmek moleküler biyoloji ve tıp açısından oldukça önemli. Küçük organizmalarda insanlar üzerinde yapamayacağımız moleküler deneyleri yapmamız mümkün. Bu sayede sinir hücrelerinin nasıl çalıştıklarını ve nasıl yenilendiklerini moleküler seviyede daha iyi anlayabileceğiz. Bu da, insanlarda sinir sistemiyle ilişkili hastalıkların tedavisi için çok önemli" diye konuştu.

HER ŞEY DERGİLERLE BAŞLAMIŞ Babası emekli subay, annesi ev hanımı olan Yanık, ilkokulu İstanbul Çapa'da bitirdikten sonra ortaokulu Antalya Anadolu Lisesi'nde okudu ve Ankara Samanyolu Fen Lisesi'nden mezun oldu. Yanık, bilime olan merakının bilim ve teknik dergileriyle başladığını belirterek, "Ortaokul yıllarımda dayım bilim teknik dergileri getiriyordu. Kuantum fiziğinin ne olduğunu o zamanlar öğrendim. Ailemde diğer bir fizikçi ise kardeşim Ahmet Yanık. Kendisi de nano teknoloji üzerine çalışıyor" diye konuştu. Genç bilimadamının fizik sevgisi kendisini fizik olimpiyatlarına kadar götürdü. Türkiye'de her yıl seçilen 5 kişilik takıma ilk olarak 1994'te girdi. Çin'de onur belgesi ve teoride bronz madalya aldı. 1995 yılındaysa Avustralya'da kardeşiyle birlikte gittiği olimpiyattan bronz madalya ile döndü. Yanık, "Türkiye'ye dönecek misiniz?" sorusuna "Şu anda bir süre daha ABD'de çalışmalarıma devam etmeyi düşünüyorum. Türkiye'de de çalışmalarımı sürdürmem mümkün. İleride kuantum fiziği ve moleküler biyolojinin kesiştiği konularda çalışıp kendi laboratuvarımı kurmaya çalışacağım" yanıtını veriyor.


Yanık'in eşi Hatice Altuğ da kendisi gibi bilim alanında başarıdan başarıya koşuyor. Boston Universitesi profesörlerinden Hatice Altuğ'un geçen yaz gelistirdiği nano boyuttaki lazerler, yine dünyaca ünlü Nature Physics dergisine kapak olmuştu. Genç bilim adamı Yanık, halen MIT'te doçent olarak bilimsel çalışmalarını sürdürüyor.


iyiturks Notu: Prof.Dr.Mehmet Fatih Yanık Hakkındaki bilgiler 2007,2008 dönemimdeki yayınlardan derlenmiştir.

Tenisin bir numaralı ismi Caroline Wozniacki Türk Hava Yolları’nın Business Class yüzü seçildi...

Uluslararası marka bilinirliği çalışmaları çerçevesinde spesifik çalışmalara ağırlık veren Türk Hava Yolları, bayanlar tenis dünyasının bir numaralı ismi Caroline Wozniacki ile anlaşma yaptı.

Türk Hava Yolları’nın Business Class yüzü seçilen Caroline Wozniacki ağırlıklı olarak Avrupa’daki marka iletişiminde tenisseverler ile biraraya gelecek. Polonya asıllı Danimarkalı tenisçi, 3 yıl boyunca reklam filmlerinde ve halkla ilişkiler etkinliklerinde Türk Hava Yolları’nı temsil edecek.

En çok gelecek vaadeden tenisçi olarak gösterilen 20 yaşındaki genç tenisçi 2010 yılını birinci olarak tamamladı. Dünya tenis sıralamasındaki en genç oyuncu ünvanını da elinde bulunduran Wozniacki, Uluslararası Tenis Federasyonu tarafından dünya şampiyonu ödülüne layık görüldü. 2011 Yılında grand slam ödülünü alması beklenen tenisçi şu ana kadar 12 tane turnuva şampiyonluğu elde etti. Wozniacki Women's Tennis Association (WTA) tarafından 2008 yılında en iyi yeni tenisçi ödülünün de sahibi olmuştu.

20 Aralık 2010 tarihinde reklam filmi çekimi için Türkiye’ye gelecek olan Caroline Wozniacki Türk basın mensupları ile de bir araya gelecek. Wozniacki’nin oynayacağı ve Türk Hava Yolları’nın yeni Business Class konseptinin tanıtılacağı reklam filmi Avrupa’daki tüm ülkelerde yayınlanacak. Reklam filmi aynı zamanda uluslararası haber ve spor kanallarında da izleyici ile buluşacak.


Göbeklitepe:Tarihi bilmece


GÖBEKLİ TEPE NEDİR ?
İnsanlık tarihi adına şimdiye kadar bildiğimiz tüm bilgileri tekrar gözden geçirmemize sebep olan Dünya’nın İlk Tapınağı Göbeklitepe’nin internet sitesinden aldığımız bilgilere göre, Şanlı Urfa’ya 15 km uzaklıkta olan bu arkeolojik site üzerinde yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkan sonuç çok şaşırtıcı, Göbekli Tepe günümüzden tam 12.000 yıl önce inşa edilmiş.
Arkeolojik olarak Çanak Çömlek Öncesi Neolitik A Dönemine (M.Ö 9.600 – 7.300) ait olan Göbeklitepe’de, bir tepe üzerine inşa edilmiş çok sayıda yuvarlak biçimli yapı bulundu. 1995 yılında arkeolog Prof. Klaus Schmidt tarafından Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün desteğiyle başlayan kazılar sonucu elde edilen verilere göre bu yapılar yerleşim amaçlı kullanılmamışlar. Göbeklitepe’de bulunan henüz sadece altı tanesi gün ışığına çıkarılmış, toplam 20 adet olduğu belirlenen bu üzeri açık yapıların dini amaçlı yapılmış olduğu biliniyor, yani bu yapılar dünyanın ilk tapınakları. Taş devrinden kalma bu tapınakların yapılış biçiminde ortak bir özellik göze çarpıyor, T biçiminde sütunlar ile çevrilmiş bu tapınakların merkezinde iki T biçiminde sütun karşılıklı olarak yer alıyorlar.
Arkeologlar boyları 3 ila 6 metre arasında değişen bu T biçimindeki sütunların stilize edilmiş insan tasvirleri olduğunu düşünüyorlar. Bunun sebebi T biçimindeki sütunlarda görülen kol ve el tasvirleri. Ayrıca bu sütunlar üzerine işlenmiş hayvan tasvirleri ve soyut semboller var.
Boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, turna ve yaban ördekleri en sık görülen hayvan tasvirleri. Taşlar üzerine kazılan bu hayvan tasvirlerinin yanında üç boyutlu kabartma şeklinde yapılan başka betimlemeler de bulundu. Bunlardan en önemlisi T biçimindeki sütunun yan tarafından aşağı doğru iner biçimde tasvir edilen aslan kabartması.
Göbekitepe’nin günümüze bu denli mükemmel olarak korunmuş şekilde kalması da arkeologları şaşırtan bir diğer konu. Yapılış yılından yaklaşık bin yıl sonra onlarca ton toprak ve çakmaktaşları ile tamamıyla gömüldüğü bilinen Göbeklitepe’nin niye gömüldüğü de cevabı bilinmeyen sorular listesinde yer alıyor.
Stilize edilmiş insanları tasvir eden T biçimindeki sütunların ağırlıkları 40 ila 60 ton arasında değişiyor. İlkel el aletlerinden başka bir aletin olmadığı bu dönemde sütunların nasıl taşındığı ve dikildiği arkeologlar tarafından henüz çözülemedi. İnsanlığın avcı toplayıcı döneminde yerleşim ve tarım kavramlarından çok uzak olduğu 12.000 yıl öncesinde bu yapıların nasıl tasarlandığı sorusu da henüz cevaplanmadı. Belki tüm bu sorular cevap bulduğunda insanlık tarihi yeniden yazılacak.
TAPINAKLAR
Göbeklitepe’de ilk kazılar 1995 yılında başladı. On beş yıldır ortaya çıkarılan altı tapınaktan dördünün aynı döneme ait olduğu biliniyor. Günümüzden on iki bin yıl öncesine ait bu tapınaklar A, B, C ve D olarak adlandırılıyor. Jeomanyetik araştırmalar toprağın altında en az on dört tapınak daha bulunduğunu ortaya çıkardı. Çoğunlukla dairesel bir formda yapılan bu tapınakların bazıları spiral biçiminde ve hiçbir tapınağın çatısı yok.
Eşmerkezli duvarlar ile çevirilen bu tapınakların yapım tarihinden yaklaşık bin yıl sonra Çayönü, Halan Çemi ve Nevali Çori’de benzer biçimde kült yapıların inşa edildiği biliniyor. Göbeklitepe’nin bu kült yapıların atası olma ihtimali çok yüksek.
KİM? NASIL? NİYE?
Göbekli tepe’deki tapınakları tasarlayanlar ve inşa edenlerin kim oldukları hala kesin olarak bilinmiyor. Bazı arkeologlar avcı toplayıcı olan bu topluluğun şamanik bir düzende organize olduklarını tahmin ediyorlar, yani tüm bu düzenin ardında şaman bir din lideri var. Ancak diğer bir görüş şaman liderlerin daha çok Antik Mısır’dan bildiğimiz özel bir rahip sınıfına dönüşmüş olduğu yönünde. Bu görüş bugüne kadar bilinen bilimsel verilerden çok daha önce toplumsallaşmanın gerçekleştiğini, insanların hiyerarşik düzende belirli sınıflara göre organize olduklarını ortaya koyuyor.
Boyları 3 ila 6 metre arasında değişen T biçimindeki sütunların taşınıp dikilme işlemlerinin de bu organizasyon sonucu gerçekleştiği tahmin ediliyor. Yani her işlem için belirli bir grubun çalıştığı ve idareci rahiplerin tüm topluluğu ve aynı zamanda törenleri yönettiği bir sistem olasılığı öngörülüyor.
Bazı arkeologların tezi ise Göbeklitepe’nin ölü gömme yeri olduğunu öne sürüyor. Her ne kadar şimdiye kadar ölülere ait kemikler bulunmasa da zeminin altında ya da henüz kazılmamış duvarların arasında kalıntılar olma ihtimalinden söz ediliyor. Bu görüş Göbeklitepe’de yapılan tüm ayinlerin ölü gömme töreni olduğunu ve bu törenler sebebiyle büyük bir grubun bir araya geldiğini savunuyor. Göbekli tepe ile ilgili soruların cevapları henüz tam olarak verilemiyor, her geçen yıl yapılacak yeni kazılar ve bu kazılarda bulunacak yeni malzemeler ile insanlık tarihi biraz daha aydınlanacak. Belki de bu yeni bulgular kendimiz hakkındaki düşünme biçimimizi tamamıyla değiştirecek.
http://gobeklitepe.info/tr/index.html

Bir Sanat ve Tarih İmecesi: Göbekli Tepe Çalıştayı

Türkiye’de son yıllarda sanat adına umut verici gelişmeler yaşanıyor. Ülke genelinde özel kuruluşlar, vakıflar, yerel yönetimler; özellikle metropol olmayan kentlerde farklı festivaller, çalıştaylar düzenleyerek kültürel ve sanatsal ivmeyi yükseltmeye çalışıyorlar. Ayrıca; Doğu illerinde gerçekleştirilen etkinlikler, festivaller, çalıştaylar da son zamanlarda sanatçı, eleştirmen, küratör cephelerinde yükselen bir trend olma özelliğini koruyor.
Türkiye’de farklı kentlerde gerçekleşen sanat odaklı etkinliklerde, bölge coğrafyasının, doğasının, kentin stratejik konumunun, tarihininin de önemli bir etkene dönüştüğü ve sanat yoluyla tüm bu etkenlerle önemli bir dialog oluşturulduğu bilinmekte ve izlenmekte. Geçtiğimiz Mayıs ayında gerçekleşen Erzurum Resim Festivali, Ağustos ayında gerçekleşecek olan Arhavi Kültür-Sanat Festivali, küratöryel duruşu ile Bienalleşen bir etkinlik olması nedeniyle de ayrıca önemli bir adım olan 4 Haziran- 5 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilen 1. Mardin Bienali İstanbul dışında sanatın sesinin yükseldiği önemli oluşumlardan sadece birkaçı. Özellikle Döne Otyam’ın küratörlüğünde gerçekleşen Mardin Bienali’nin İstanbul Bienali’ne önemli bir alternatif oluşturma olasılığının da yüksek olduğunu düşünüyorum. İstanbul’a rakip olabilecek kültürel katmanları ile Mardin’in uluslar arası bir sanat platformu, özellikle de Bienal kenti olarak seçilmesinin de önemli ve yerinde bir seçim olduğu şüphesiz. Sanat ve sanatçı duyarlılığını taşıyan ama bu olgularla iletişime geçen sosyal ortamın eksik olduğu kentlerde gereken bilinci taşıyan bazı vakıflar, yerel yönetimler ve kuruluşlar sanatta çok önemli ve her zaman eksikliği bilinen bir boşluğu böylece doldurmuş oluyorlar. Çoğunlukla aidiyet sorunu yaşayan Çağdaş Sanat ise bu anlamda daha geniş kitlelerle tanışma fırsatı buluyor. Bu durum da Türkiye’deki sanat ortamının gelişim ivmesini hızlandırıyor.
Son zamanlarda yapıldığı kent, sahip olduğu tarihi doku ve kent ile kurduğu bağ ile dikkatleri çeken etkinlik Göbekli Tepe Resim Çalıştayı idi. Çalıştay; 24-31 Mayıs 2010 tarihleri arasında Şanlıurfa Belediye Başkanı Dr. Ahmet Eşref Fakıbaba ve ressam Hasan Rastgeldi’nin girişimleri ile gerçekleşti. Merkez olarak Göbekli Tepe’nin seçilmesinin de çok önemli bir sebebi vardı. Göbekli Tepe; son yıllarda tüm dünyanın dikkatlerini üzerinde toplayan Neolitik dönem ile ilgili hafızaları değiştirecek çok iddialı buluntuları barındırıyor.
1994 yılında Alman arkeolog Prof.Dr. Klaus Schmidt tarafından bulunan ve 14 yıldır kazı çalışmaları devam eden Göbekli Tepe; yaklaşık 12.000 yıl önce , Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan bölgede insanlık tarihinin en önemli değişimlerinin yaşandığı bir bölge olarak tüm dünyanın ilgi merkezi haline gelmiş durumda. Binlerce yıl öncesinin avcı toplayıcılarının bu geçiş döneminde, sandığımız gibi mütevazi ve basit bir yaşam tarzıyla yetinmemiş olduklarını, aksine, görkemli bir evre yaşadıklarını, Göbekli Tepe’de bize bıraktıkları izlerde görebiliriz. Bu yeni buluntular; arkeolojik araştırma tarihinde neolitik dönem için düşünülen modelleri, teorileri alt üst eden verileri günümüze ulaştırıyor.
Çapı 30 metreye ulaşan yuvarlak ve oval planlı, sayısı 20’yi bulan yapılardan oluşan bölgede bu yapılardan 6 tanesi kazı sırasında ortaya çıkarılmış. Diğer buluntular ise; jeomanyetik ve georadar yöntemleriyle yapılan ölçümler sonucunda elde edilmiş. Bu bölgenin 12000 yıl öncesinde insanoğlu tarafından seçilen ve yaratılan büyük bir buluşma merkezi olduğunu, günlük yaşama yönelik mekanlarla değil, törensel amaçlı inşa edilmiş, anıtsal yapılarla kaplı olduğu görüşü benimsenmiş durumda. Bu bölgedeki çalışmalar ayrıca; İngiltere, İtalya, İspanya, Fransa ve Amerika’da çeşitli gazete ve dergilere konu olmuş. Ayrıca; bazen kapak konusu olarak, bazen iç sayfalarda geniş dosyalar halinde yazılarla tanıtılmış(1).
Klaus Schmidt’e göre, bu bölge Mezopotamya’daki ilk şehirlerden 5 bin 500 yıl, İngiltere’deki ünlü Stonehenge’den de 7 bin yıl daha yaşlı. Alman bilimadamı, Göbeklitepe ile ilk karşılaşmasını şöyle anlatmış: “Hayatımı değiştirdi. Bu kalıntılara rastladığım zaman önümde iki seçenek vardı. Ya hiç kimseye bir şey söylemeden hemen burayı terk edecektim, ya da hayatımın geri kalanını burada geçirmeye razı olacaktım. Ben ikinci seçeneği seçtim...” Schmidt’e göre, bu tapınağı yapanlar “yeryüzünde ilk kez evren nedir, biz neden buradayız sorusunu kendilerine soran” kişilerdi. Stanford Üniversitesi’nden Ian Hodder da Göbeklitepe sayesinde tarihin yeniden şekillenebileceğini belirtiyor. Uzun süre Çatalhöyük’teki kazıları yöneten Hodder ise Göbeklitepe hakkında; “Bu tür yapıların sadece yerleşik hayata geçmiş tarımla uğraşan medeniyetler tarafından yapılabildiği düşünülürdü. Ama Göbeklitepe her şeyi değiştirdi. Çünkü bunu yapanlar avcılıkla hayatını sürdüren insanlar. O yüzden bildiğimiz her şey değişebilir. Çok uzun bir zamandır yapılan en önemli arkeolojik buluş ” yorumunu yapmıştır (2)
Bu önemli keşif tüm dünyanın dikkatlerini Türkiye’ye çekerken kendi ülkemizde böylesi bir mucizeden ne kadar kişi haberdar? Sanırım bu sorunun bölge yerel yönetimleri ve ressam Hasan Rastgeldi de farkındaydı. Bu bilinci sanat ile oluşturmak yolunu seçtiler ve çok da doğru bir karar verdiler. Hem kent halkının, hem Türkiye’nin sanat yoluyla bu bölgeye yönelik farkındalığının arttırılması Çalıştay’ın en önemli amacı idi. Çalıştay’a Türkiye’nin farklı kentlerinden; Süleyman Saim Tekcan, Basri Erdem, Seyid Bozdoğan, Ali Candaş, Bedri Karayağmurlar, Turan Enginoğlu, Zeki Serbest, Numan Arslan, Hakan Esmer, Zeliha Akçaoğlu, Hande Rastgeldi, Nevin Yavuz, Orhan Umut, Meher Bayramoğlu ve Hasan Rastgeldi katıldı. Etkinlikler kapsamında; bir haftaya yayılan, kültürel ve toplumsal dinamiği incelemeye yönelik geziler sonucunda kent ve sanatçının sanatın birleştirici gücünde buluşması sağlandı. Bu anlamda ilk gün tüm sanatçılar Göbeklitepe’yi gezdiler. Arkeologlar sanatçılara Göbekli Tepe ile ilgili bilgiler sundular. Yine Harran ve Urfa kent gezisi düzenlenerek sosyal, kültürel ve tarihi doku ile sanatçıların buluşması sağlandı. Üçüncü gün ise Şurkav( Şanlıurfa İli Kültür Eğitim Sanat ve Araştırma Vakfı) ‘a ait olan ve halkın da sanatçıları izlemesine olanak tanıyan mekanlarda resimler yapıldı. Yedinci günün sonunda bitirilen çalışmalar sergiye hazırlanarak son gün büyük bir sergi ile halk buluşması gerçekleşti. Çalıştayın gücünü artıran en önemli unsur; halkın atölye çalışmaları ve sergi açılışına gösterdiği yoğun ilgi idi. Kent belleği açısından bu tür etkinlikler izlendiğinde ise; en önemli unsurlardan birisi de koleksiyonların oluşmasıdır. Koleksiyonlar zaman sonunda müzelerin açılımını da gerekli kılar. Bu anlamda kentlerde oluşturulacak koleksiyonlar bir anlamda müzeye giden yoldaki ilk basamaklardır. Urfa Belediyesi’nin bu yolda önemli bir adım attığını da belirtmek gerekiyor.
İlerleyen yıllarda uluslararası yapılması planlanan Göbeklitepe Çalıştayı ; tarihi ve sanatsal bilinci kent bilinci ile buluşturmuş olması ile özellikle dikkat çekilmesi gereken bir etkinlik idi. Diğer kentlerde gerçekleştirilen festivaller, çalıştaylardan en önemli farkı ise; sanatın stratejik etkisini kullanarak kent, tarih ve toplumsal bilincin ivmesini yükseltmiş, tüm bu unsurlar yoluyla farkındalığın oluşmasını sağlamış olması idi. Burada önemli bir kent ve tarih bilincinin varlığı ve tüm bunların içerisinde sanatın üstlendiği anlam göz ardı edilmemesi gereken bir öneme sahip. Metropollere hapsolmuş, sırça köşklerde sunulan ve tekrarlardan oluşan sanat- sanatçı- tüketici üçlemenin uzun süredir alışkanlıklarından vazgeçtiği gözlenmekte. Ayrıca bu durum; Türkiye’deki sanatın alımlanması, yaygınlaşması ve sorgulanması adına da oldukça merak uyandırır ve umut verici görünmekte…


Kaynak 1 :(Klaus Schmidt, Göbeklitepe: Bir Büyük Keşfin Hikayesi, Şanlıurfa Kültür Sanat Tarih ve Turizm Dergisi, yıl:2 sayı:5, Eylül 2009, syf: 6-15

Göbeklitepe Tarihi alt Üst edecek! Ne kadarını biliyoruz?



Şanlıurfa’nın 15 kilometre kuzeydoğusunda yer alan ve Neolitik döneme ait yerleşim birimi olduğu belirlenen Göbeklitepe, ilk kez 1963 yılında İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi’nden görevlilerin yüzey araştırmaları sırasında fark edilmişti. Geçtiğimiz günlerde, Der Spiegel Dergisi’nde çıkan makalede, Hz. Adem ve Havva’nın burada yaşadığı iddiaları yer aldı. Yetkililer, Göbeklitepe’de sürdürülen arkeolojik kazılarda, “Tarih öncesi yaşam ve uygarlığa geçişle ilgili yerleşik bilgileri altüst edecek buluntulara” rastlanıldığını söyledi.
Şanlıurfa Valisi Yusuf Yavaşcan, Göbeklitepe’de gerçekleştirilen arkeolojik kazı çalışmalarından elde edilen bilgilerin insanlık tarihine yeni açılımlar getireceğini belirtti. Yavaşcan, bölgede yapılan kazı çalışmalarında Neolitik döneme ait 11 bin 500 yıllık kalıntılara rastlandığını anımsattı.
Dünyanın en eski tapınaklarının bölgede olduğuna dair bilgilerin bulunduğunu aktaran Yavaşcan, bölgede 10 yıldan beri kazı çalışmalarının devam ettiğini ve burada 80 bin metrekarelik alanın Kültür ve Turizm Bakanlığınca 1. derecede SİT alanı olarak ilan edildiğini kaydetti.
Yapılan kazı çalışmalarının henüz bölgede yüzde 1’lik alanı kapsadığını ifade eden Yavaşcan, şöyle devam etti:“Hz. Adem ve Havva’nın burada yaşadığını hayalimizden geçirmek insana heyecan veriyor. 11 bin 500 yıl öncesinden bahsediyoruz. Burada ilk yerleşimin kurulduğu ifade edilmekte. Göbeklitepe adını Avrupalı bilimadamları çok iyi biliyorlar. Buranın en önemli özelliği Neolitik dönemde ilk yerleşim birimi olması. Bunun yanı sıra ilk tapınaklar da burada. Bugüne kadar bilinen en eski tapınak Malta Adası’ndaki bir tapınaktı ve M.Ö. 5 bin yıllarına ait, yani 7 bin yıl öncesine. Mısır’daki tapınaklar ise 6 bin yıllıktır. Buradaki tapınaklar ise 11 bin 500 yıllık. Der Spiegel Dergisi’nde çıkan makalede Hz. Adem ve Havva’nın burada yaşadığı söyleniyor. Buradaki kazılardan elde edilen bilgiler, insanlık tarihine yeni açılımlar getirecektir, bunu iyi kullanmalıyız. Amacımız Avrupalı turistlerin buraya getirtilmesi ve Şanlıurfa ile Türkiye turizmine katkı sağlamasıdır.”
Bölgede her yıl eylül-ekim aylarında kazı çalışmasının yapıldığını bunun da uzun yıllar alabileceğini kaydeden Yavaşcan, “Burada kepçeyle hafriyat yapılamaz. Ancak ekip sayısı çoğaltılarak kurtarma çalışmaları yapılabilir” dedi.
Şanlıurfa’da bölgeyle çağdaş başka yerleşim yerlerinin de bulunduğunu ve bunların Hamzan Tepe, Sefer Tepe ile Balıklıgöl çevresinde olduğunu aktaran Yavaşcan, kazı işlemlerinin şimdilik sadece Göbeklitepe’de yapıldığını sözlerine ekledi.
‘YERLEŞİK BİLGİLERİ ALTÜST EDECEK BULUNTULAR’
Şanlıurfa Kültür ve Turizm Müdürü Selami Yıldız ise, Göbeklitepe’de sürdürülen arkeolojik kazılarda, “Tarih öncesi yaşam ve uygarlığa geçişle ilgili yerleşik bilgileri altüst edecek buluntulara” rastlanıldığını söyledi. Yıldız, yaptığı açıklamada, bölgenin Milattan Önce 9 bin 500, yani günümüzden 11 bin 500 yıl öncesindeki Neolotik döneme ait bir yerleşim merkezi olduğunun tespit edildiğini belirtti.
Şanlıurfa il merkezinin 15 kilometre kuzeydoğusunda, Örencik köyünün yakınlarında bulunan Göbeklitepe’nin adını bölgede bulunan “taş yatır mezardan” aldığını anımsatan Yıldız, kazı alanının ilk kez 1963 yılında İstanbul ile Chicago üniversitelerinin karma projesinde gerçekleştirilen yüzey araştırmasında bulunduğunu, 1995 yılında Şanlıurfa Müze Müdürlüğü başkanlığında ve Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Arkeolog Doç. Dr. Klaus Schmidt danışmanlığında kazı çalışmalarına başlanılmasının kararlaştırıldığını kaydetti.
KAZI BU HIZLA DEVAM EDERSE 1000 YIL SÜRER’
Kazı çalışmalarının finansmanının Alman Arkeoloji Enstitüsü’nce karşılandığını hatırlatan Yıldız, şöyle devam etti:“Cilalı Taş dönemine yani çanak çömleksiz dönem diye tabir edilen Neolotik dönemli Göbeklitepe yerleşimi 80 bin metrekarelik alanı kapsamaktadır. 1996 yılından bu yana her yıl ancak 2 aylık süre zarfıyla sınırlı yapılan arkeolojik kazılarla, bu alanın ancak yüzde 1’inde arkeolojik kazı yapılmıştır. Bu hızla devam edecek kazı, basit hesaplamayla 1000 yıl gibi süreyi göstermektedir. Kazı çalışmalarının daha profesyonel şekilde ele alınıp, hızla yapılması gerekir.”
BÖLGENİN DİNSEL BİR MERKEZ OLDUĞU KANISI...
Bölgede bugüne kadar çapları 15 metreye varan 5 alanın ortaya çıkarıldığını bildiren Yıldız, şöyle devam etti: “Yapılan arkeolojik kazılar olağan dışı buluntularıyla, bölgenin dinsel bir merkez olduğu kanısını uyandırmaktadır. Kazılarda ele geçen alet ve artıkların iyi kalitede çakmaktaşından yapıldığı anlaşılmaktadır. Bazalttan satır, havan, öğütme taşı gibi yüzey buluntularının yanı sıra kazıda, kazı bezekli taş kap parçaları gibi bazalt ve kireç taşından çok zengin çeşitlenmesi olan buluntular elde edilmiştir. Ayrıca çıkarılan ilginç buluntular arasında timsahı temsil eden bir sürüngen kabartması, ağzı açık, dişleri korkutucu şekilde betimlenen bir canavar kafatası, erkeklik organı abartılı olarak tasvir edilmiş bir heykelcik gibi o dönem insanlarının inançlarını yansıtan buluntulardır. Göbeklitepe’de sürdürülen arkeolojik kazılarda, tarih öncesi yaşam ve uygarlığa geçişle ilgili yerleşik bilgileri altüst edecek buluntulara rastlanıldı.”
DÜNYANIN BİLİNEN EN BÜYÜK VE EN ESKİ TAPINAĞI
Yerleşkede yapılan her keşfin arkeoloji dünyasındaki mevcut bilgilerin yenilenmesine vesile olduğunu öne süren Yıldız, “İnsanoğlunun tek tanrılı dinlerden önceki çok tanrılı döneme ait ilk tapınağı, Milattan Önce 5 bin yıl tarihli Malta Adası’ndaki tapınak olarak biliniyordu. Göbeklitepe’de gerçekleştirilen kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan tapınağın, dünyanın bilinen en büyük ve en eski olma özelliğini taşıdığı bilimsel verilerle kanıtlandı” şeklinde konuştu.
GÖBEKLİTEPE
Şanlıurfa’nın 15 kilometre kuzeydoğusunda yer alan ve Neolitik döneme ait yerleşim birimi olduğu belirlenen Göbeklitepe, ilk kez 1963 yılında İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi’nden görevlilerin yüzey araştırmaları sırasında fark edilmişti.
Bölgede kazı çalışmaları, 1996 yılından itibaren Şanlıurfa Müzesi ve Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü’nce ortak olarak yürütülüyor.
Şimdiye kadar ki arkeolojik kazı çalışmalarında, çanak çömleksiz Neolitik döneme ait 11 bin 500 yıllık, yabani hayvan figürlü “T” biçimli, dikili taşların yanı sıra, çapları 15 metreye varan daire ve dikdörtgen biçimli 5 alan bulunuyor.

NTV-MSNBC VE AJANSLAR
Güncelleme: 10:33 TSİ 06 Haziran 2006 Salı

iyiturks notu: İyiturks olarak iyi ve güzel haberlerin peşinde kaynak bulmada sıkıntılar yaşarken, karşımıza çıkan bir kelime dünyadan ve gerçek gündemden ne kadar da kopuk olduğumuzu gösterdi. Google trends'e baktığımızda Amerika'da Hot trends alanında 5. sırada "Göbeklitepe" karşımıza çıktı. Buradan yola çıkarak yaptığımız araştırmalarda bu bilgilere ulaştık. Ulaştığımız bilgiler konusundaki cahilliğimiz bizi mahcup etti. Bunu telafi etmek için, konu hakkındaki bilgileri sizlerle paylaşmak istedik.

Modern zaman problemlerine Mevlânâ'dan çözümler



Mutlu bir evliliğin formülü, depresyondan kurtulmanın yolları, yalnızlığın sebepleri ve çocuk eğitiminin püf noktaları... Hz. Mevlâna'nın 7 asır öncesinden bu günün insanına önerileri var.

Son günlerini yaşadığımız 2010, aynı zamanda Hz. Mevlâna'nın Sevgilisine vuslatının (vefatının) 737. yıldönümü ve her geçen yıl daha çok insan, 7 asır önce Konya'da yaşayan bu büyük alimin anlattıklarından etkileniyor. Her aralık ayında, Konya'da yapılan törenlere dünyanın dört bir tarafından binlerce insan geliyor. Mesnevi, dünyanın en çok satan kitapları listesinde. Peki modern zaman bireyleri asırlar önce yaşayan bu İslam aliminin anlattıklarında ne buluyor? Selçuk Üniversitesi Mevlâna Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Dr. Nuri Şimşekler, bu soruya "Dertlerine deva buluyorlar. Çünkü derdi olmayanın Hz. Mevlâna'yı anlaması zor." cevabını veriyor. Hz. Mevlâna'nın anlattıkları, günümüz insanının büyük problemlerine pratik ve kolay çözümler, kolayca uygulanacak formüller sunuyor. Şimşekler, günümüz insanının en yaygın sıkıntılarına Hz. Mevlâna'nın sunduğu bu pratik formülleri, bizim için derledi. Bu zamanların en yaygın derdi depresyon için Mevlâna, 7 asır öncesinden şu öğütte bulunuyor: "Ey oğul, özgür ol, kopart zincirlerini, daha ne zamana kadar paranın pulun esiri olacaksın?"
Evlilik problemleri içinse anlayana büyük mesajlar içeren şu cümleleri kurmuş: "Her şeyin başı sevgidir." ve "Sevgiyle padişah, köle yapılır." Sadece depresyon ve evlilik problemleri için değil, çocuk eğitimi, yaşlanma korkusu ve yalnızlık gibi günümüzün yaygın problemler için Hz. Mevlâna şunları söylemiş:
Gamdan başka bir şeyden neşelenme!
Depresyon modern zaman bireylerinin en yaygın psikolojik sorunu. Can sıkıntısı da öyle. Hz. Mevlâna'ya göre yoksulluk ve hastalık gibi bu sıkıntılar da gerçek dertler değil. Onun için insanı eleme sevk eden en büyük sıkıntı Allah'tan ayrı kalmak. Mevlâna bedenden ayrı kalan bir uzvun işe yaramadığı gibi aslından, yani kendini yaratan Yüce Allah'tan uzak kalan kişilerin de 'eksik' ve 'işlevsiz' olacağını vurgular. Dolayısıyla dünyalık dertleri için sıkıntıya giren insanlara "Kopart zincirlerini, esiri olma onların." önerisinde bulunuyor. Mevlâna insanın sıkıntılarının ancak, 'dertlerin insanı yoğurup yetiştirdiğini' anlamakla göğüslenebileceğini belirtir ve şu beyiti söyler: "Gamdan neşelen, ondan başka bir şeyden neşelenme!" Mevlâna bu konuda, dibine gübre atılan gül fidanı bu kötü kokuya sabredip güzel bir kokuya kavuşuyorsa ve yine dikenine sabreden gül kadife gibi bir tene sahip olabiliyorsa, dert ve sıkıntıya sabreden kişilerin de çektikleri derdin tam tersi, hatta daha fazlası rahatlığa kavuşacaklarını anlatır.
Erkek cesur olsa da karısının esiridir
Modern psikolojinin yenilerde keşfettiği 'optimist' bakış açısını Mevlâna, insan ilişkilerinde özellikle de evliliklerde bir formül olarak sunuyor: "Sevgiyle acılar, tatlılaşır; bakırlar altına dönüşür. Muhabbetle tortular, berraklaşır; dertler, şifa verir. Muhabbetle ölü, canlandırılır. Sevgiyle padişah, köle yapılır." Unutmamalı ki hiçbir şey mükemmel değildir ve eksiklikleri vardır. İnsan gözüne eksiklik görme gözlüğü takarsa hiçbir zaman mutlu olmayacaktır. Evlilikte erkekle kadın arasındaki sevgi bağına dikkat çeken Mevlâna, böyle olmadığında da sorumluluğu erkeğe yüklüyor. Büyük alim erkeğin kadına olan sevgisinin-meylinin bunun ilacı olduğunu belirtip şunları söyler: "İnsan, yiğitlikte Zaloğlu Rüstem bile olsa, Hamza'dan bile cesur olsa yine de hükmetme hususunda karısının esiridir. Görünüşte su, ateşten üstündür... Fakat ikisinin arasına bir tencere (sevgi) girdi mi ateş o suyu kaynatır, buharlaştırır, yok eder. Görünüşte su nasıl ateşten üstünse sen de kadından üstünsün; fakat hakikatte ona mağlupsun, onu istemektesin. Kadınlar, akıllı erkeklere karşı galip gelirler; fakat cahil kişiler kadınları mağlup ederler. Bu tür cahiller, sert ve kaba olan insanlardır. Bunlarda acıma, lütfetme ve sevme duygusu azdır; çünkü yaratılışlarında hayvanlık duygusu üstündür. Sevgi ve acıma insanlık özelliğidir, hiddet ve şehvet ise hayvanlık."
Çocuklar oyunla olgunlaşır
Mevlâna çocukların ilk öğretmeninin anne olduğunu söyler ve henüz bebek olduğu dönemlerde bile sözlerine dikkat etmesi gerektiğini vurgular. Çocukların üslubunu bu dönemde duyduklarının belirlediğini düşünür. Çocukların oyunlar vasıtasıyla olgunlaştığını söyler. Modern bilim bunu daha yeni 'oyunla eğitim' formasyonu olarak kavramlaştırdı.
Gençliğin kıymetini, yaşlılığın hikmetini bil
Mevlâna yaşlı kadınların kendilerini genç göstermek için yüzlerini boyamasını yadırgamış. Kendilerini komik duruma düşürdüklerini düşünmüş. Onlara hep 'geçmişi bırakıp kaza ve kadere teslimiyetle yaşadıkları dönemin kıymetini bilmelerini' öğütlemiş. Mevlâna yaşlanmaktan korkan veya gençliğine özlem duyanlara şu öneride bulunmuş: "Yarın yaparım deme; nice yarınlar geçti. Ekin zamanı tamamıyla geçmesin, uyanık ol!"
İyi dostlar edinmek için iyi bir dost ol
İnsanlık var oldu olalı belki de hiç bu kadar kolay iletişim kurmamıştı. Aklına gelen kişiyle nerede olursa olsun anında konuşabilme imkânına sahip. Ama modern zaman bireylerinin tüm bu imkânlara rağmen en yaygın problemlerinden biri 'yalnızlık'. Sanal âlemde yüzlerce arkadaşı bulunan, cep telefonunda onlarca numara kayıtlı olan yalnız insanlar yığını dolaşıyor sokaklarda. Akrabalık ilişkileri de eski zamanlara göre çok zayıf. Hz. Mevlâna, bu dertten muzdarip günümüz insanına şu öğütlerde bulunuyor:
  • Sen dost ol da sayısız dost gör; fakat dost olmazsan dostsuz, yardımsız kala kalırsın.
  • Hep 'ben' diyen arkadaş bulamaz.
  • Dostları arayıp onların halini hatırını sormayı, gerekli bil; ister yaya olsun, ister atlı.
  • Temizlerin muhabbetini ta canının içine dik! Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbete gönül verme!
  • Yürü, tez bir Allah dostu ara. Böyle yaptın mı, Allah, senin dostun olur.
  • Bilgisiz adam bir müddet seninle gönül arkadaşlığında bulunsa bile, nihayet cahillikten sana bir yara vurur.
  • Tatlı sözlü cahil dostun sözlerine pek kapılma! O sözler, eskimiş, yıllanmış zehre benzer.
  • Akraba olanlar birbirlerine sevgilerini dile getirmek zorunda değildir; akrabalık zaten sevginin ta kendisidir.
  • Ev komşusu önemlidir, ama gönül komşusu daha önemlidir.
  • Eğer anlarsan komşunun iyi ya da kötü yaşam tarzı sana öğüttür.

Lale, öz vatanı Anadolu'da yetiştirilecek

Türkiye, Anadolu topraklarından 100 yıl önce Avrupa'ya götürülen laleyi öz vatanına kavuşturmak için harekete geçti.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü'nce (TAGEM) geliştirilen proje ile ülkenin dört bir yanından toplanan soğanlı bitkiler (lale, sümbül, kardelen), Yalova'da kurulacak Türkiye Geofitleri (doğal çiçek soğanı) Bahçesi'nde yeniden canlandırılacak. Böylece Türkiye tarihinde bir devre ismini veren lale artık Hollanda'dan ithal edilmeyip Anadolu'da üretilecek. 2005 yılında başlatılan proje kapsamında şimdiye kadar doğada kaybolmaya yüz tutmuş 260 çeşit soğanlı bitki toplandı.
 
TAGEM Genel Müdürü Doç. Dr. Masum Burak, projenin Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarafından kabul edilerek 2011-2013 yılı yatırım programına alındığını açıkladı. Şimdiye kadar toplanan 260 çeşit soğanlı bitkinin ağırlıklı Yalova olmak üzere 5 enstitüde muhafaza edildiğini anlatan Burak, "Yapılan araştırmalara göre Türkiye'de 100 civarında soğanlı süs bitkisi türü var. İkinci bir projeyle önümüzdeki 4 yıl içinde tamamını toplayacağız." dedi.
TAGEM, 2 milyon liralık yatırımla Yalova Atatürk Bahçe Kültürleri Merkez Araştırma Enstitüsü'nde Türkiye'nin en büyük geofit bahçesini kuruyor. Türkiye'nin değişik yerlerinden sökülen soğanlı ve yumrulu süs bitkilerinin burada yetiştirilerek ekonomiye kazandırılacağını belirten Burak, "Hollanda, Türk bitkisi olan laleden büyük gelir elde ediyor. Artık bu durum olmayacak. Bu projeyle laleler Türkiye'de çoğaltılacak." diye konuştu. Masum Burak, Türkiye'nin değişik coğrafyalarında yetişen soğanlı ve yumrulu süs bitkilerini bir mekânda sergileyerek hem halkın görmesini sağlayacaklarını hem de üretim tekniklerini geliştirerek ticarete kazandıracaklarını ifade etti.
 
Burak'ın verdiği bilgilere göre, bahçe 100-150 dekar alan üzerinde olacak. Toplam 2 milyon liraya mal olacak bahçenin büyük bölümü 2011 yılında tamamlanacak. Özel sera ve laboratuvarların da olacağı bahçede üretilecek soğanlı bitkilerin ekonomiye katkısının yıllık 40 milyon dolar civarında olması bekleniyor.
 
İstanbul'un simgesi, en çok Hollanda'da yetişiyor
 
Osmanlı İmparatorluğu tarihinde 1718 ile 1730 yılları arasındaki dönem Lale Devri diye tanımlanır. Anadolu topraklarından 100 yıl önce Avrupa'ya götürülen lale, en çok Hollanda'da yetişiyor. Topraklarının dörtte birinde lale yetiştiren ülke, yılda 6 milyar adet lale soğanı üreterek bütün dünyaya satıyor. Hollanda'da en önemli ihraç ürünü olan bu güzel çiçek, ülkenin ekonomik gelişmesine büyük katkı sağlıyor.
 
İstanbul'un simgesi olarak kabul gören lale, soyluluğun en değerli öğesi sayılıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Türk kültürünün bir parçası olan laleyi yeniden İstanbullularla buluşturmak için 2005 yılında festival başlattı. Uluslararası İstanbul Lale Festivali, her yıl nisan ayında düzenlenen etkinliklerle kutlanıyor.

Zaman